Uluslararası Gözaltında Kayıplar Haftası’nı Sebla Arcan ile konuştuk

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/324247374″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Ekmekçi: Merhaba. Bugün Medyascope.tv’de konuğumuz İHD (İnsan Hakları Derneği) Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan. Sebla Hanım’la Türkiye’de gözaltında kayıpları ve Uluslararası Gözaltında Kayıplar Haftası’nı konuşacağız. Merhaba, hoşgeldiniz.

Elvan: Merhaba.

Arcan: Merhaba.

Ekmekçi: Öncelikle, konuya çok aşina olmayan izleyicilerimiz için şununla başlamak istiyorum. Bize Türkiye’de gözaltında kayıpların nasıl cereyan ettiğini, ne zaman başladığını, kaç kayıp olduğunu, –siz çok uzun zamandır bu mücadelenin içindesiniz– Cumartesi Anneleri’ni ve İHD’nin çalışmalarının nasıl kazanımlar elde ettiğiniz özetleyebilir misiniz?

Arcan: Öncelikle şunu ifade edeyim, daha basit ve anlaşılır olması açısından bu anlattıklarımı çok hukukî ve teknik terimlerle açıklamayacağım. “Gözaltında kaybetme” politikasının 12 Eylül askerî darbesinden sonra geliştiğini söyleyebiliriz. Öncesinde de üç kişi gözaltında kaybedildi, ama o zaman süreğen bir politika olarak uygulanmıyordu. İnsan Hakları Derneği kayıtlarına göre, 12 Eylül askerî darbe döneminde 15 kişi gözaltında kaybedildi. 12 Eylül’ün hemen akabinde, 13 Eylül’de, Kars’ta Cemil Kırbayır gözaltına alındı ve kaybedildi. Akabinde, 18 Eylül’de Bingöl’de bir kayıp yaşandı ve Kasım ayında İstanbul’da Hayrettin Eren kaybedildi. Toplamda 15 kişi gözaltında kaybedilmiş oldu. Ama “gözaltında kaybetme” politikasının sistematikleşmesi, sistematik bir devlet politikası haline gelmesi 90’lı yıllara tekabül ediyor. 90’lı yıllarda, “gözaltında kaybetme”, muhalifleri ortadan kaldırmak için ve topluma korku yaymak için bir devlet politikası olarak kullanıldı. Çünkü “gözaltında kaybetme”, bilinmezliği hedef aldığı için diğer suçlardan çok daha ürkütücüdür. Bilinmezlik, ilk çağlardan beri, insanın ilk dönemlerinden beri en ürkütücü, en korkutucu şey olarak algılanır. Dolayısıyla, toplumu sindirme üzerine, dünyanın her yerinde, “kaybetme” politikasının uygulandığı her yerde böyle oldu. Bir sindirme politikası, geride kalan muhaliflerin artık susmasını sağlamaya yönelik olarak uygulanan bir politika halini aldı.

90’lı yıllarda öyle bir hale geldi ki artık, kadın, çocuk, yaşlı hiçbir ayırım gözetilmeden insanlar gözaltında kaybedilmeye başlandı. 3 yaşındaki Dilek Serin, Dersim’de kaybedildi, anne ve babasıyla birlikte. Yalnızca 3 yaşındaydı. Dargeçit’te 12 yaşındaki Davut Altınkaynak kaybedildi. Kaybedilenlerin içinde 80 ve 90 yaşında insanlar vardı. Bu insanlar bizler gibi insanlardı; öğretmen, doktor, avukat, insan hakları savunucusu, gazeteci ve üniversite öğrencileriydi. Evet, Türkiye’de “gözaltında kaybetme” politikası, 90’lı yıllarda daha yüksek oranda, OHAL bölgesinde, Kürt coğrafyasında uygulandı; ama orayla sınırlı kalmadı. İzmir, Ankara, Adana, Mersin, İstanbul gibi metropollerde “gözaltında kaybetme” politikası sosyalistlere yönelik olarak uygulandı. İnsan Hakları Derneği kayıtlarına göre, İstanbul’da 30 kişi kaybedildi. Bu kaybedilenlerin çoğunluğu üniversite öğrencisiydi. Tıp Fakültesi öğrencisi, Mühendislik Fakültesi öğrencisi, Gazetecilik öğrencisi, Sanat Okulu öğrencileriydi. Bu insanların kaybedilmeleri 1994 yılında en yüksek seviyeye çıktı. İnsan Hakları Derneği kayıtlarına göre, 328 kişi İnsan Hakları Derneği’ne kayıp başvurusu yaptı.

Ekmekçi: Sadece 1994 yılında.

Arcan: Yalnızca 94 yılında. Tabii şunu söylemek lazım. O dönemde gözaltında kaybedileni aramak, kaybedilme nedeniydi. Mesela, Mustafa Bulut Diyarbakır Lice’de gözaltına alındı. Onu arayan, onu aramak için arkasından gelen ailesinden 4 kişi daha kaybedildi.

Örneğin, Şevket Epözdemir İnsan Hakları Derneği temsilcisi bir avukattı. Gözaltında kaybedilen gazeteci Ferhat Tepe’nin davasını takip ettiği için ve tehditlere rağmen hukukî girişimleri sürdürdüğü için kaçırılarak infaz edildi.

O dönemde ailelerin İnsan Hakları Derneği’ne başvurmaları düşünüldüğü kadar kolay değildi. Dolayısıyla, biz sayıları verirken hep bir marj bırakarak veriyoruz. Onlar, İHD’ye ulaşabilen, o riski göze alabilen ailelerdi. 94 yılında bu ailelerin sayısı 328’di — ki o koşulları düşündüğünüzde çok yüksek bir başvuru.

İnsan Hakları Derneği kurulduğundan beri “gözaltında kayıplar”la mücadelenin hep içerisinde oldu. Çünkü 1980 yılında İstanbul’da kaybedilen Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren, İnsan Hakları Derneği’nin kuruluşunun da içinde yer alan bir anneydi. Dolayısıyla İnsan Hakları Derneği, hep kayıplarla ilgili olmuştu. Ama gözaltında kaybetmenin artık sistematik bir devlet politikası olması nedeniyle 1992 yılında “Kayıplar son bulsun” diye bir kampanya düzenlendi. Akabinde de, 1995 yılında ikinci kez bir kampanya düzenledi. Gözaltında kayıplarla ilgili ilk mücadeleyi yürüten kurum olarak İnsan Hakları Derneği’ni söyleyebiliriz. Bu kayıpların bu kadar yoğun yaşanması, dediğim gibi, 1994’te tavan yapması, İstanbul’da da 1994 ve 1995 yıllarında çoğunluğu üniversite öğrencisi olan çok sayıda kayıp, şöyle bir ortamda gerçekleşiyordu: Ana akım medyada yer almadığı için kamuoyuna ulaşamıyordu kayıp davaları. Ailelerin hukuken yaptığı tüm başvurular karşılıksız kalıyordu, hiçbir dava açılamamıştı. Yüzlerce insan kaybediliyor ama hukuken hiçbir şey yapamıyorsunuz. Etkin bir başvuru yapma yolunuz kapalı. Kamuoyuna ulaşma yolunuz kapalı, çünkü ana akım medya size sırtını dönmüş vaziyette. Tam o dönemde, 1995 yılında Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç İstanbul’da kaybedildi. Çok uzun bir mücadelenin sonunda, 58 gün sonra Kimsesizler Mezarlığı’na defnedilmiş bedenleriyle karşılaşıldı. O zamana kadar gözaltına alındığı inkâr edilen ve kaybedilen insanların bedenine ilk kez ulaşılmış oldu.

Hasan ve Rıdvan’ın gözaltına alındıkları, bedenlerindeki izlerden belliydi. Parmak izi alınırken kullanılan mürekkep vardı. Filistin askısının izleri vardı. Bütün her şey onların gözaltına alındığını gösteriyordu. Buna rağmen, gözaltına alındıkları reddedildi. Savcılık, “Türk polisi gözaltında kaybetmez, işkence yapmaz” diye dosyaya takipsizlik kararı verdi. Artık hukuken yapacak hiçbir şey kalmamıştı; çünkü bütün yollar denenmişti. Ama sonuç alınamıyordu. Bunun üzerine “Kayıp Aileleri” ve İnsan Hakları Derneği bir araya geldiler. Çünkü İstanbul’daki kayıp ailelerinin de ilk başvurduğu yer, zaten İnsan Hakları Derneği’ydi. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu az sayıda insan hakları savunucusu ve dört aile bir araya gelerek “bir şey yapmalıyız” diye düşündüler. Tabii ki “Plaza de Mayo Anneleri” ve onların mücadelesi bir örnekti. Aslında belki onların mirasını bu topraklarda sürdürmeye karar verdiler ve bir sessiz eylem yapma kararı aldılar. O güne kadar Türkiye’nin çok alışık olduğu bir eylem biçimi değildi bu.

Bu arada şunu da ifade etmeliyim; İnsan Hakları Derneği’ne toplam 900’ün üzerinde “gözaltında kayıp” başvurusu yapıldı. Bunların 556 tanesi İnsan Hakları Derneği tarafından kayıt altına alındı. Netleşmiş sayı bu. Ama maalesef sayılar konusunda hiçbir zaman net rakamlar veremiyoruz. Hem başvuruların gerçeği yansıtmadığını, az olduğunu biliyoruz. Hem de, her geçen gün, örneğin, kaybedilişinden 20-25 yıl sonra aldığımız başvurular oluyor. Yani, biz bir sayı açıklıyoruz, ama bu arada, 20 yıl hatta 30 yıl önceki bir kayıp nedeniyle bize başvuran aileler oluyor ve bu sayılar sürekli değişiyor. Ama şu an 556 tanesi kayıt altına alınmış, 450 tanesi Birleşmiş Milletler’e bildirilmiş gözaltında kaybedilmiş insan var.

Elvan: Sizce, devlet hâlâ sistematik bir şekilde bu politikayı sürdürüyor mu?  15 Temmuz 2016’da bir darbe girişimi oldu. Birleşmiş Milletler’in raporunda, darbelerin ve iç çatışmaların olduğu dönemlerde çok yoğun olarak bu politikayı sürdürdüğü yazıyor. Siz, İHD olarak veya Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyonu olarak, OHAL’den sonra başvuru aldınız mı?

Arcan: Aslında “gözaltında kaybetme” spesifik, nev’i şahsına münhasır bir suç olarak değerlendirilir uluslararası hukukta. “Kesintisiz suç” diye tanımlanır. Yani, bu suç yalnızca gözaltında kaybetme fiilini yapanlarla sınırlı değildir. Eğer bir devlet, bir hükümet, bir iktidar, bu suçu işleyenleri açığa çıkarıp yargılamıyorsa, kaybedilenlerin akıbetini açığa çıkaracak girişimlerde bulunmuyorsa, bu suçun devamcısı sayılır. Yani, buradan şunu söyleyemeyiz: “Evet, artık ‘gözaltında kayıplar’ suçu işlenmiyor”. Devam ediyor, çünkü devam eden bir suç. Çünkü bu suçun işlenmesinden sonra bütün iktidarlar bu suçu açığa çıkarmadı ve bu suçu işleyenleri korudu.

En son, 2001 yılında “gözaltında kaybetme” suçu işlendi. İki Kürt siyasetçi, Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz gözaltında kaybedildiler. Ondan sonra bize yapılan başka başvurular oldu, ama bu insanlara ulaşıldı. Dolayısıyla, 2001 yılından sonra bize yapılan başvurularda, bizim de “Evet, artık bu kişi gözaltında kaybedilmiştir” dediğimiz insan yok. 15 Temmuz’da da bize yapılan başvurularda o insanlara ulaştık. Dolayısıyla şu an fiili olarak “gözaltında kaybetme” bir devlet politikası olarak yürütülmese de, hakikatin açığa çıkarılması, faillerin yargılanması ve bu suçun bir daha işlenmemesi için gerekli mekanizmalar kurulmadığı için bu suç devam ediyor, diyebiliriz.

Ekmekçi: En azından “inkâr” sistematik olarak devam ediyor, değil mi?

Arcan: Aslında son dönemde, Cumartesi Anneleri’nin oturması ve İnsan Hakları Derneği’nin çalışmalarının sonunda, en ciddi kazanım olarak şunu söyleyebiliriz ki, artık devletin bütün kurumları, bu suçu inkâr edemez hale geldiler. İnkâr edemez halde geldiler, ama gereğini yapmıyorlar. Bu daha kötü. Hem inkâr etmiyorlar, hem gereğini yapmıyorlar. Fakat teknik anlamda inkâr tabii ki devam ediyor. Neden devam ediyor? Eğer bir suçu açığa çıkarmazsanız, bu suç nedeniyle ailelerden ve toplumdan özür dilemezseniz, inkâr devam ediyor demektir. Ama devletin hiçbir yetkilisi şu an bize, “Hayır, bu topraklarda hiç kimse gözaltında kaybedilmedi” diyemeyecek duruma geldi.

Ekmekçi: Siz 2011 yılında, o dönemin başbakanı, şu anda cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmüştünüz. Bunun ardından Meclis’te bir komisyon kurulmuştu. Bu, en azından devletin attığı bir adımdı. Biraz bu deneyimi de konuşalım istiyorum. Sizce, bu komisyon nasıl kuruldu? O sırada neler yaptı ve şu anda hâlâ var mı? Varsa neler yapıyor? Yoksa neden bitti? O komisyonun kurulması deneyimi ve Erdoğan’la görüşmenizden biraz bahsedebilir misiniz?

Arcan: Bizim o dönem başbakan olan Erdoğan’la yaptığımız görüşmede 10 aile ve ayrıca İnsan Hakları Derneği yetkilileri vardı. Kayıplarla ilgili genel bir bilgilendirme yaptık, bir dosya sunduk ve taleplerimiz anlattık. Toplantıya katılan annelerin yaş ortalaması 90 civarındaydı. Yaşlı annelerin katıldığı bir toplantıydı. 103 yaşındaki Berfo Anne de toplantıdaydı. Annelerden Hediye Coşkun –kendisini yakında kaybettik–, “Sen Başbakan’sın, istersen kayıplarımızı, çocuklarımızı bulabilirsin, bunları bulmanı istiyoruz” dedi, dönemin başbakanına. Başbakan da, “Bu sorun kabinemin sorunu, elimizden geleni yapacağız” dedi. Bizim oradaki en önemli taleplerimizden biri de, Birleşmiş Milletlerin Kayıplar Sözleşmesi’nin imzalanmasıydı. Çünkü bu sözleşme 2010 yılında yürürlüğe girdiği halde, Türkiye imzalamamakta ısrar ediyordu. Biz bunu da kendisinden istediğimizde bize verdiği cevap, “İmzalamıyorsak bir nedeni var” olmuştu. Bu görüşmenin ardından özel bir komisyon kuruldu. Bu komisyon yalnızca Tolga Baykal Ceylan ve Cemil Kırbayır ile ilgili kuruldu. Biz, daha sonra bu tür komisyonların kurulabileceğini umut etmiştik, çünkü talebimizden biri de buydu. Ama bu iki kişiyi araştırmakla sınırlıydı görevleri. Ve şunu açıklıkla söyleyebilirim ki, o dönemde özellikle Cemil Kırbayır soruşturması, araştırması bizi şaşırtacak kadar düzgün bir araştırmaydı. 350 sayfalık bir rapor hazırlandı. Bu raporda, Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedildiği, bedeninin kaybedildiği yazıldı. Hatta bütün tanıkların beyanları yer aldı. Onunla da kalmadı, Cemil’in işkencesine katılan, onu kaybeden MİT görevlilerinin ve polis mensuplarının, hatta o dönemde çaycı olarak geçici görevle 20 gün çalışan insanın bile ifadesi alındı. Bu ifadeler, raporla birlikte Meclis tarafından Kars Cumhuriyet Başsavcısı’na sunularak suç duyurusunda bulunuldu. 2011 yılında gerçekleşti bu. Peki, ne oldu? Hâlâ soruşturma tamamlanmadı. Yedi yıl oldu ve davaya bile dönüşmedi. Dolayısıyla, o dönemin atmosferinde bunlar yapıldı.

O dönem, hükümet Ergenekon soruşturmaları nedeniyle ordu içinde bir tasfiye hareketinde bulundu. O, “Temiz Eller operasyonu” diyordu ama ordu ve hükümet arasındaki bir bilek güreşiydi. Tam da o dönemde, gözaltında kayıplarla ilgili çok sayıda dava açıldı. Çok sayıda fezleke yazıldı örneğin. Ama ne zaman ki hükümet Ergenekoncularla anlaştı, o zaman, gerçekten çok ciddi suçlamalar olan fezlekeler sonucu açılan davalar da beraatle sonuçlanmaya başladı. O bir dönemdi. Çatışmasızlık sürecine yönelmiş bir hükümet vardı ve o dönemde bunlar yapılabildi. Ama ne zaman ki hükümet ve iktidar tekrar çatışmaya dönmek istedi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, demokrasi söyleminden geri adım atmaya başladı, bin bir emekle açılan kayıp davaları beraatle sonuçlanmaya başladı. Artık hükümet nezdinde kayıpların adı yok.

Elvan: Bu sene “Kayıplar Haftası”nın konusu “cezasızlık”. Bize “cezasızlık” kavramını, nasıl işlediğini biraz anlatabilir misiniz?

Arcan: Tabii. Önce “gözaltında kaybetme”nin ne olduğuna dair kısa bir şey söyleyeyim. Devletin güvenlik güçleri ya da onlarla bağlantılı örgütlerin, kişilerin, insanları gözaltına alması ve gözaltına aldıktan sonra onların varlığını inkâr etmesi. Onları hukukun korumasının dışına çıkarması ve bir daha o insanlardan haber alınamaması durumudur “gözaltında kaybetme”. Bu suça her zaman inkâr eşlik eder. “Gözaltında kaybetme” suçunun çok önemli bir unsuru da inkârdır. Diğer bir önemli unsuru da “cezasızlık”tır. Bu suçu işleyenler, “benim başıma bir şey gelmez, cezalandırılmam” rahatlığıyla bu suçu işlerler. Dolayısıyla, “inkâr” ve “cezasızlık” bu suçun bir parçası.

Peki, “cezasızlık” nedir? “Cezasızlık” güvenlik güçlerinin yurttaşa karşı, bireye karşı işlediği suçların bir yaptırıma tâbi tutulmaması. Mesela, bizim en önemli taleplerimizden biri, Türk Ceza Yasası’nda “gözaltında kaybedilme”, insanlığa karşı bir suç olarak tanımlanmıyor. Bizim açtırmayı başarabildiğimiz davalar da, sıradan cinayet davaları olarak görülüyor, insanlığa karşı bir suç kapsamında görülmüyor. Bu nedenle de zamanaşımına tâbi tutuluyor. Bu uygulama aslında evrensel hukuka aykırı bir uygulama. Çünkü evrensel hukuka göre “gözaltında kaybetme” uluslararası bir suç ve uluslararası yaptırımları olan bir suç. Ve uluslararası hukuka göre zamanaşımının işlemeyeceği bir suç. Daha önceki konuşmamda, kesintisiz süreğen bir suç olarak bahsetmiştim. Kayıpların akıbeti açığa çıkana kadar ve failleri yargılanana kadar süren, devam eden bir suç olduğu için, zaten bu suçun doğası gereği zamanaşımı işlemez. Ama ne yazık ki Türkiye’de böyle değil. Dediğim gibi, bütün “gözaltında kaybetme” fiilini gerçekleştirenler, bu fiilin emrini verenler, bu fiili görmezden gelenler, bu fiili cezalandırmayan adlî makamlar, hepsi, bir yaptırımla karşılaşmayacaklarını bildikleri için bunu yapıyorlar. “Cezasızlık”, işlediğiniz suçun karşılığında herhangi bir cezaya, yaptırıma tâbi tutulmamanız demek. Burada, hukuktan, adaletten, insan haklarından, insanlıktan söz etmek mümkün değil.

Ekmekçi: Az önce söz ettiniz: “Gözaltında kaybetme”nin insanlığa karşı bir suç sayılmaması ve bu yüzden zamanaşımına uğruyor olması birçok davanın düşmesine sebep oluyor. Teknik konuklara girmek istemediğinizi biliyorum ama bizi izleyenlere bir fikir vermek açısından, kaç tane dava açıldı? Dava açma konusunda da bir sürü zorlukla karşılaşıyorsunuzdur diye tahmin ediyorum. Hem bunu sormak istiyorum,  dava açılmaya çalışırken ne tür sorunlar oluyor? Bir de, açılan davaların kaçı düştü, kaçı devam ediyor? Biraz daha hukukî boyutunu anlatabilir misiniz?

Arcan: Aslında gözaltında kayıp başvurularının % 90’ından fazlası soruşturma aşamasında kapatılıyor. Yani bir davaya dönüşmeden takipsizlikle kapatılıyor. Çok büyük emeklerle açılabilen davalar da beraatle sonuçlanıyor. Bugüne kadar açılabilen, yani davaya dönüşen başvuru sayısı çok çok az. 2001 yılında iki dava beraatle sonuçlandı. Bu iki davada da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi mahkûmiyet kararı verdi. Yani, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi suçu tespit etmiş. Bu iki dava, Abdullah Canan davası ile Şemsettin Yurtsever ve diğerleri davası, Susurluk Raporu’nda ve Meclis raporlarında yer almıştır. Bu iki dava 2001 yılında beraatle sonuçlandı ve Yargıtay da bu davaları onayladı.

Daha sonra, bu bahsettiğim Ergenekon sürecinde 2010’dan sonra açılan sekiz tane dava oldu. Bu yedi davadan üçü devam ediyor. Sekiz davadan beş tanesi beraatle sonuçlandı. Yine bu davaların içinde de, AİHM mahkûmiyeti olan davalar var. Biz şöyle diyoruz: “AİHM’de mahkûmiyet, Türkiye’de beraat.” Bu davalarda, çok ciddi tanık ifadeleri var. Yani, bu suça iştirak etmiş askerlerin, korucuların, itirafçıların mahkeme tutanaklarına geçmiş beyanları var, suçun nasıl işlendiğine dair. AİHM kararlarına rağmen bu beş dava beraatle sonuçlandı. 2005 yılında sonuçlandı bu davaların çoğu. Hâlâ süren üç dava var: Dargeçit Davası, Kızıltepe JİTEM Davası ve Kulp Davası. Kulp Davası Türkiye’nin AİHM’de mahkûm olduğu çok önemli bir dava. Aynı zamanda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kulp’ta kaybedilenlerle ilgili çok ciddi bir raporu var. Bu, belki de, kayıplarla ilgili Meclis’in ilk önemli raporudur. Cemil Kırbayır’dan öncedir bu rapor.

Ekmekçi: O rapor ne zaman hazırlandı?

Arcan: 2010 diye hatırlıyorum ya da daha önce, tarihten çok emin değilim. Galiba 2005 yılı gibi. İlk ciddi rapor ve bu raporda suç tespit edilmiş, hatta suçu işleyenlere yönelik de çok ciddi işaretler var. Şimdi bakalım bu dava nasıl sonuçlanacak. Devam eden üç dava var. Ama diğer davalardan da biliyoruz ki, hakkaniyetli bir sonuçlanma burada da olmayacak. Çünkü Temizöz Davası dışındaki bütün davalarda, çok ağır suçlarla itham edilen sanıklar –mesela, 21 kişiyi kasten öldürmekten suçlanıp 21 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası istenen kişiler– hiç tutuklanmadan yargılandılar. Yalnızca Temizöz Davası’nda tutuklanma söz konusu oldu bir süre. Hatta Musa Çitil Davası’nda –13 kişinin kaybedilmesi ve infazı ile ilgili bir davaydı bu– 13 kez ağırlaştırılmış müebbet talep edilen Musa Çitil, dava süresince terfi etti. Dava sonuçlanmadan da Diyarbakır Bölge Jandarma Komutanı oldu. Dolayısıyla, diğer üç davadan da çok umutlu değiliz. Bu davaların gerçekten hakkaniyetle sonuçlanması için, devletin demokrasiye, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne yönelmesi lazım. Türkiye’nin demokratikleşmesi lazım.

Bu koşullar altında biz ne kadar çaba gösterirsek gösterelim, bu davalar beraatle sonuçlanıyor. Çünkü Türkiye’de bağımsız bir yargıdan söz edemiyoruz. Türkiye’de bağımsız bir yargı yok. Bu, bir tek yargının sorunu değil. Türkiye’de bu işi çözmeye niyetli bir siyasî irade yok. Eğer siyasî irade bu sorunu çözmek isterse, bu sorun çözülür. Beraatle sonuçlanan davaların fezlekelerine bakarsanız, eğer savcılar isterse, suçu ne kadar net bir şekilde açığa koyabildiğini, faillerini ne kadar net bir şekilde işaret edebildiğini görüyoruz. Neden? Siyasî irade o dönem engellemedi, itiraz etmedi. Ama bu kadar ciddi fezlekelerin beraatle sonuçlanması, Türkiye açısından gerçekten utançtır. Çünkü karar ve fezlekeler arasında uçurum var.

“Gözaltında kaybetme” suçunun en büyük delili tanık ifadeleridir. Ama maalesef Türkiye’de tanık ifadeleri hiçbir biçimde delil olarak değerlendirilmiyor. Bu da yine uluslararası hukukun inkârı anlamına geliyor.

Elvan: Peki, hazır kayıpların davasından bahsetmişken, “Uluslararası Gözaltında Kayıplar Haftası”ndan bahsedelim. 17-31 Mayıs tarihleri arası, “Kayıplar Haftası” olarak anılıyor. Siz 30 Mayıs’ta Kenan Bilgin Davası için Ankara’ya gideceksiniz. Bu davayı biraz bize anlatır mısınız?

Arcan: Tabii. Onu anlatmadan önce bir ilave yapayım: 2010 yılından sonra Anayasa Mahkemesi’ne de bireysel başvuru hakkı doğdu. Bundan sonra 18 tane kayıp davasının Anayasa Mahkemesi’ne başvuruları yapıldı. Bu davalardan beş tanesi sonuçlandı. Sonuçlanan üç dava, soruşturmanın etkili yürütülmediğine dair Anayasa Mahkemesi kararıydı. İki dava ise “Bu davalar 2010 yılından önceki davalar, dolayısıyla bizim yetkimizde değil” diye reddedildi. Aslında, Anayasa Mahkemesi’nin her iki kararı da, evrensel hukukun, uluslararası hukukun “kayıplar”la ilgili sözleşmelerin müktesebatına aykırı bir biçimde sonuçlandı. İç hukukta en üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nde “gözaltında kayıplar” suçu gündeme geldiğinde, adaletle, hukukun üstünlüğüyle davranmadığını, karar vermediğini gördük.

Elvan: Kenan Bilgin Davası için konuşalım biraz.

Arcan: “Gözaltında Kayıplar Haftası”nın sonunda, Kenan Bilgin Davası için Ankara Adliyesi önünde olacağız. Kenan Bilgin Davası, Türkiye’de “gözaltında kaybetme”nin nasıl cezasız bırakıldığına dair en örnek davalardan biridir.

Kenan Bilgin 1994 yılında Ankara’da gözaltına alındı. Onun gözaltına alındığını görenler İnsan Hakları Derneği’ne telefonla başvurdular. İnsan Hakları Derneği, yaptığı araştırmalar sonucunda Kenan Bilgin’in on kişiyle birlikte, bir operasyon kapsamında gözaltına alındığını tespit etti. Kenan Bilgini on kişi gözaltında gördü ve tanıklık etti: “Biz Kenan Bilgin’in tanığıyız, onu gözaltında ve işkencede gördük” dediler. Ama o operasyonda gözaltına alınan iki kişinin gözaltına alındığı reddedildi. Birisi Kenan Bilgin’di, diğeri de Cavit Nacitarhan’dı. Nacitarhan’ın 6 gün sonra gözaltına alındığı kabul edildi. Ama Kenan Bilgin hiç edilmedi. Kenan Bilgin’den bir daha da haber alınamadı.

Kenan Bilgin soruşturmasını yürüten Ankara Cumhuriyet Savcısı Selahattin Kemaloğlu, tanıkları dinledi ve “tanıkların doğru söylediğine inanıyorum” dedi. Terörle Mücadele Şubesi’ndeki yaptığı girişimlerde engellendiğini söyledi. Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemaloğlu bu konuda ısrarcı olunca, Ankara’dan sürüldü. Yerine başka bir savcı görevlendirildi. Bu savcı da “Kenan Bilgin gözaltına alınmamıştır, Kenan Bilgin’in gözaltına alındığını söyleyen tanıklar gerçeği söylemiyorlar” şeklinde özetleyebileceğimiz bir rapor hazırladı ve dosyayı kapattı. Sonra bu dava AİHM’e taşındı. AİHM yargıçları Ankara’ya geldiler ve Ankara’da günlerce araştırma yaptılar. Türk Hükümetinin tanıklarından birisi de, eski Ankara Savcısı Kemaloğlu’ydu. Savcı, AİHM yargıçlarına “Ben yemin ettim, gerçeği söyleyeceğim. Ben Kenan Bilgin’in kaybedildiğine inanıyorum. Çünkü Kenan Bilgin’in akıbetini araştırmak için çok uğraştım, ama Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından engellendim. Bu davayı takip edip, açığa çıkarmakta ısrar edince de beni sürdüler” diye beyanda bulundu.

Diğer savcı olan Özden Tönük’ün hazırladığı raporun gerçeği yansıtmadığı açığa çıktı. Özden Tönük hiç Emniyet’e gitmeden, yani Kenan Bilgin’in tutulduğu iddia edilen yere gitmeden, oraya gitmiş gibi rapor hazırlamış,  gözaltı kayıtlarına bakmadan sanki o kayıtları kontrol etmiş gibi rapor hazırlamıştı. Bu dava sonucunda Türkiye oybirliğiyle mahkûm edildi.

Ama iç hukukta, bir ay öncesine kadar en ufak bir kımıldanma olmadı. Bir ay bile değil, üç hafta öncesinde aileye bir yazı geldi; “Savcılığımızın elinde hiçbir bilgi ve belge bulunmuyor, bu nedenle zamanaşımı da söz konusu” diye. Takipsizlik kararıyla dosya kapatıldı.

AİHM’de mahkûmiyet var. On tane tanık var. Ve buna rağmen Savcılık “Elimizde bir şey yok” diyor. İşte bu nedenle biz Ankara Adliyesi önünde olacağız ve “Kenan Bilgin davasında cezasızlığa son, adalet istiyoruz” talebimizi bir kez de yargı mensuplarına seslenerek dile getireceğiz.

Ekmekçi: Siz çok önemli bir şey söylediniz. Türkiye’deki “gözaltında kayıplar”la ilgili olumlu adımların atılması için en elzem olan şey, siyasî iktidarın demokrasiden ve insan haklarından yana bir irade koyması. Şu anda çok da öyle bir tablo göremiyoruz. Şayet, Türkiye’de tekrar demokrasi ve insan hakları için iyi şeyler yapma iradesini ortaya koyabilecek bir siyasî iktidar gelirse –hem siz söylüyorsunuz hem de gözaltında kayıplarla ilgili çalışan bütün kurumlar söylüyor– Birleşmiş Milletler Kayıplar Sözleşmesi’nin imzalanması şart. Sizce, “gözaltında kayıplar”la ilgili Devlet’in yapması gereken şeyler nedir?

Arcan: En başında söyledim. “Gözaltında Kayıplar”la ilgili bir gelişme sağlayacaksak, bunun için bir siyasî iradeye ihtiyaç var. Dünyada örnekleri var bunun. Siyasî irade bu konuda net bir tavır koymazsa mümkün değil. Çünkü “gözaltında kaybetme” suçu gerçekten bu nedenle işleniyor. İspatlanması en zor suç. Cezalandırılması en zor suç. Bu nedenle işleniyor. Ve en önemlisi, “cezasızlık” Türkiye’de bir kültür. Bu iktidara, bu döneme özgü bir şey değil. “Cezasızlık” bir kültür ve devletin bütün kurumlarının işbirliği ile yaratılmış bir kültür.

Biz BM Kayıplar Sözleşmesi’nin imzalanmasını elbette istiyoruz. İstiyoruz, çünkü Kayıplar Sözleşmesi imzalanırsa, “gözaltında kaybetme” suçu cezasız kalmayacak.

Ekmekçi: Evet, zamanaşımına uğrayamayacak.

Arcan: Zamanaşımına uğramayacak, cezasız kalmayacak ve Ceza Yasası’nda “insanlığa karşı suç” olarak tanımlanacak. Ama bu yeterli mi? Değil. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de imza atmış bir ülke. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve uluslararası sözleşmeler, Anayasa’nın üstünde bağlayıcılığı olan hukukî metinler. Peki, uygulanıyor mu Türkiye’de? İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü… Bunların hepsi, kâğıt üzerinde baktığınızda hak. Neye ihtiyaç var? Zihniyetin değişmesine ihtiyaç var. Yalnız yasaya geçmesi, yalnız sözleşmenin imzalanması da yetmiyor. Türkiye’nin demokratik bir dönüşüm geçirmesi lazım. Artık, devletin gerçekten vatandaşa hizmet eden, yargının vatandaşın haklarını devlete karşı koruyan bir anlayışa gelmesi lazım.

Mithat Sancar’ın da içinde olduğu bir çalışma yapılmıştı, 2010 yılıydı galiba. Yargı mensuplarının büyük çoğunluğu, bir davada devlet ve yurttaş söz konusu olduğunda, devletten yana tavır alacağını açıklıyordu. Türkiye’de böyle bir sorun var. Yurttaşın, yani bireyin haklarını korumakla yükümlü olan, gerçek işlevi o olan yargı, devleti koruma refleksiyle davranıyor. Bir kere bunun da değişmesi lazım. Bunun değişmesi için, Türkiye’de gerçekten demokrasiye, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne yönelen bir devlet yapılanmasına ihtiyaç var. Neden bu olmuyor? Eğer “cezasızlık” son bulursa, “gözaltında kaybedilme” davaları hakkaniyetle sonuçlanır ve bu suçu işleyenler gerçek anlamda cezalandırılırsa, bugün bu topraklarda, güvenlik güçleri yurttaşa karşı suç işleyemez. TOMA’yla eve girip, yatağında uyuyan çocuğu kimse öldüremez. Sokaktaki çocuğu kimse öldüremez. Çünkü bunun cezaî bir yaptırımı olduğunu bilir. Aslında, “cezasızlığın” bir devlet politikası olarak hâlâ devam etmesi, devletin yurttaşa karşı suç işlemekte ısrarı nedeniyledir. Eğer devlet bir gün yurttaşa karşı suç işlemek ısrarından vazgeçer ve devlet yapılanmasının yalnızca yurttaşa hizmet etmekle mükellef olan bir mekanizma olduğunu hatırlar ve buna uygun örgütlenirse, bizim bu söylediğimiz şeyler ancak o zaman gerçekleşebilir. Bu yüzden, biz gerek Galatasaray’da gerek bulunduğumuz her yerde şunu söylüyoruz: “Biz yalnız kayıplar için mücadele etmiyoruz. Demokrasi için, insan hakları için, hukukun üstünlüğü için mücadele ediyoruz”. Çünkü bunlar gerçekleşmeden “gözaltında kayıplar”ın açığa çıkması, faillerinin yargılanması mümkün olmayacak.

Ekmekçi: Bütün olarak düşünmek gerekiyor.

Arcan: Dolayısıyla, evet, spesifik bir alanda çalışıyoruz. Evet, spesifik bir suçla ilgiliyiz. Ama o suçun, insan hakları ve demokrasi ile ilgili çok derin bağlantısının da farkındayız. Dolayısıyla taleplerimizin başında, barış hakkı, adalete ulaşma hakkı, insan hakları, temel hak ve özgürlüklerin hayata geçmesi geliyor. Bütün bunları talep ediyoruz. Yalnızca kayıplarla ilgili değil talebimiz.

Elvan: Ben size kişisel bir soru sormak istiyorum. Bu hafta, 27 Mayıs’ta 635. oturumunuzu gerçekleştireceksiniz. İlk oturuma çıktığınız tarih de, 27 Mayıs 1995. Neler hissediyorsunuz? Siz, hep bu sürecin bir parçasıydınız, neler yaşadınız?

Arcan: Evet. Bu Cumartesi günü Galatasaray’a çıkışımızın 22. yılı olacak. Bu, dünyada da çok uzun erimli bir eylemlilik. Yani “Plaza de Mayo Anneleri”nden sonra bu kadar uzun süren bir eylemlilik dünyada da yok. Türkiye’nin de en uzun süreli sivil itaatsizlik eylemi bu. Burada 22 yıllık bir mücadeleden bahsediyoruz. Bu mücadelenin sonunda, 70’e yakın insanın toplu mezarlardan kemiklerinin açığa çıkmasına, o ailelerin, adalete ulaşmasalar bile bir mezar sahibi olmalarına katkı sunan bir mücadele bu.

Bu mücadelenin bir diğer özelliği de, kuşaktan kuşağa devam etmesi. Biz alanda ilk oturmaya başladığımızda, yanımızda oturan annelerin bir kısmını kaybettik. Yaşlandılar ve vefat ettiler. Bir kısmı, artık o kadar yaşlandı ki alana gelemez haldeler. Ama onların yerini kayıpların çocukları, kayıpların torunları doldurdu. Dolayısıyla, hakikaten üç kuşaktır süren bir mücadele bu. Az önce anlattığım gibi, yalnız kayıplarla mücadele değil, bir insanlık mücadelesi, insanlık onurunu koruma mücadelesi. Çünkü “gözaltında kaybetme”, diğer insanlık suçlarında olduğu gibi yalnızca kişiyi hedef almaz. İnsanlığın onurunu hedef alır. Bütün insanlığı hedef alır. O nedenle, “insanlığa karşı işlenmiş bir suç” olarak nitelendirilir. Dolayısıyla, “gözaltında kaybetme” suçu yalnız kayıp yakınlarının sorunu değil, bütün insanlığın sorunu. Vicdan sorunu. Onlar, her hafta Galatasaray’da insanlığın vicdanına sesleniyorlar. Bir adalet çağrısını dile getiriyorlar. Dolayısıyla, yalnız 22. yılı için değil ama insan haklarına inanan, demokrasiye, adalete inanan ve insan olmanın aslında yalnız haklarıyla ve onuruyla insan olunabileceğini düşünen herkesin “Cumartesi Anneleri”ni desteklemesi lazım. Bu hafta ve her hafta Galatasaray’a gelmelerini bekliyoruz.

Elvan: Size çok teşekkür ederiz.

Ekmekçi: Çok sağolun, çok teşekkür ediyoruz.

Elvan: Bugün, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan’la, gözaltında kayıpları ve Uluslararası Gözaltında Kayıplar Haftası’nı konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus