İslam ve Sol: Dindardan solcu, solcudan dindar pekâlâ olur; neden olmasın?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/325230883″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün İslamiyet ve sol arasındaki ilişki üzerine konuşmak istiyorum. Bu konuşma nereden çıktı diye soranlar olabilir. Ramazan nedeniyle diyelim; ama aslında daha başka bir öyküsü var. O da hafta sonu, kendilerini ilerici olarak gören birileri benim yaklaşık yirmi beş yıl önce Said Nursi hakkında verdiğim demecin kupürünü, görüntüsünü bularak sosyal medyada beni linç etmeye kalktılar. O da şudur: ben Fethullah… Fethullah Gülen nereden çıktı? Allah yazdıysa bozsun. Said Nursi hakkında, Said Nursi’ye saygı duyarım ve takdir ettiğim birisidir. Baştan beri, İslamcılık üzerine çalıştığımdan beri hep bu vardır. O da böyle bir şeydi. Said Nursi’nin önemli birisi olduğu, hakkında önyargılar olduğu, söylediğim bir şey. Burada tabii akılları sıra beni köşeye sıkıştırmak istediler. Niye böyle bir dertleri varsa. Bugünün Türkiye’sinin herhalde şu anda kendini solda gören birilerinin en son dert edeceği şeylerden birisi Ruşen Çakır adlı bir gazetecinin 25 yıl önce Said Nursi hakkında dile getirdikleridir.

Bir solcu gazetecinin İslami hareketlerle serüveni

Ama neden bunu yaptıklarını biliyorum. Çünkü hayatım boyunca buna tanık oldum. Biraz kişisel olacak ama bunu kısaca özetleyeyim. 1982 Ağustos ayında bir buçuk yıl hapis yatıp cezaevinden çıktıktan sonra, 12 Eylül şartları hâlâ sürerken Boğaziçi Üniversitesi’nde okumaya başladım. Ve bir müddet sonra da, 1985’te Nokta dergisinde gazetecilik yapmaya başladım. Gazetecilik yapmaya başlar başlamaz da Türkiye’de İslamî hareketler hakkında çalışmaya başladım. Ve her zaman için de solcu kimliğimi muhafaza ettiğime inanıyorum. Ki solcu kimliğimi –cezaevine girme nedenim de buydu- 14 yaşından beri, Galatasaray Lisesi’nde daha ortaokulda okurken edindiğim ve yaklaşık herhalde bir kırk bir yıl diyelim en aşağı, kırk yıldan fazla zamandır sürdürdüğüm bir kimlik. Tabii İslamcılık üzerine çalışan ve doğrudan İslamcılara mikrofon tutan bir gazeteci olarak solda yadırgandım. İslamcılar da yadırgadı, soldakiler de yadırgadılar ve buna bir anlam veremedikleri için benim aslında İslamcı olduğumu falan söylemeye çalıştılar. Neyse, uzun hikâye. Hayatım boyunca, en azından gazetecilik hayatım boyunca hep bununla muhatap oldum. Özellikle de sık sık sakal bıraktığım için, hayatımın önemli bir kısmını sakalla geçirdiğim için –ki bu da tamamen tembellikten dolayı– bunu da bağdaştırmaya kalktılar.
Halbuki bilenler bilir, ben İslamcılık üzerine çalıştığım ilk andan itibaren, gittiğim İslamcılara karşı da hiçbir zaman yalan söylemedim, gerçek kimliğimle konuştum. Ama en önemlisi de, bu yaptığım çalışmalar boyunca şunu gördüm ki, Türkiye’de solun İslam’a ve özellikle Müslümanlara ve dindarlara bakışında çok ciddi sorunlar var. Bunlarla da kendimce –yani gazeteciliğime ek olarak, bir solcu vatandaş olarak diyelim– mücadele etmeye çalıştım. Çok saldırıya uğradım. Hayatımın değişik aşamalarında, değişik kişiler tarafından, değişik vesilelerle çok saldırıya uğradım. Şu anda bana saldırmaya kalkanların abileri, amcaları ya da babaları tarafından saldırıya uğramış birisiyim. Yani ilk andan itibaren, 85-86’da, en çok da kitabım Âyet ve Slogan’ın çıktığı 1990’dan beri bunlara çok muhatap oldum. O anlamda derim kalın. Yani sanki bir pop-starın geçmişteki porno görüntülerini bulmuş ve onu ortaya sürüyormuş gibi bir paparazzi iştahıyla davranan arkadaşlar çok saçma sapan bir şey yaptılar. Ama şöyle de bir hayrı oldu: Bugün ben size kalkıp bu vesileyle tekrar sol ve İslam hakkında neler düşündüğümü söylüyorum. Kendilerine teşekkür ediyorum.

Allah’a çok şükür solcuyum

25 yıl önce Said Nursi üzerine söylediklerim zaten çok daha önce Âyet ve Slogan’da yazdıklarımdır, bugün de söylediğim şeylerdir. Solcu bir insan Said Nursi’yi beğenebilir. Beğenmeyenlerin daha çok olduğunu biliyorum. Ama bu, insanların kendi tercihidir. Nereden baktığınızla ilgilidir. Şimdi burada şöyle bir mesele var: Aslında olay çok basit. Dindar bir Müslüman pekâlâ solcu olabilir. Bu basitlikte bir cümleyi kurduğunuz zaman, hem kendini İslamcı olarak görenler, hem de solcu olarak görenler aynı anda birden size bunun yanlış olduğunu söylerler. Yani birisi der ki “İslamiyet’te sol falan yoktur, her şey Kur’an-ı Kerim’de vardır”. Birisi de der ki “Solun dine karşı pozisyonu, böyle bir şey olamaz” vs. Ve ikisi de aynı anda bu önermeye karşı çıkarlar. Çok sık başıma geldi bu. Aynı cümleyi kurduğum, solcuların ağırlıkta olduğu bir toplantıda suratıma karşı küfredenlere de tanık oldum. Ya da Malatya’da –hiç unutmuyorum– İslamcı bir radyoda canlı yayında bunu söylediğim zaman öfkeli bir genç dinleyici kapıya kadar gelip çıkışta beni bekleyip bana bunu nasıl söyleyebileceğimi, bunun İslam’a iftira olduğunu falan söylemişti. Aynı cümle söz konusu.
Bu son dediğim olaydan sonra da hatta sosyal medyada beni sözümona teşhir ve linç etmeye kalkanlara verdiğim cevapta şöyle bir cümle kurdum: “Allah’a çok şükür solcuyum” diye. Bunun üzerine de aynı şekilde hem dindarlardan hem de solculardan –bir kesiminden tabii; bereket, Allah’a çok şükür bunlar çoğunlukta değil ama sesleri daha çok çıkıyor– böyle bir cümlenin kurulmayacağını söylediler. Niye kurulamasın ki? Türkiye gibi bir ülkede yaşıyoruz. Şükretmek lafı artık dilimize yerleşmiş bir laf. Bunu pekâlâ solcular da kullanabilir. Burada bir sorun yok.

Özgürlük ilahiyatçıları deneyimi

Dünyanın hiçbir yerinde, özellikle Hıristiyan toplumlarda ve Yahudi toplumlarda da özellikle, dinle solcuların kurduğu ilişki bu kadar sorunlu, mesafeli değil. Hatta şunu biliyoruz: Latin Amerika’da bu konuda çok köklü gelenekler var. Özgürlük İlâhiyatçıları olarak adlandırılan, Katolik kilisesinden çıkan rahipler ve onların etrafında örgütlenen dindarların Latin Amerika’daki sol hareketlerin, faşizme karşı mücadelede çok önemli roller oynadıklarını, diktatörlüklerin devrilmesinde çok önemli roller oynadıklarını biliyoruz. Bunu söylediğiniz zaman da size işte “Hıristiyanlık reform yaptı, ama İslam yapmadı” gibi birtakım çok klişe laflarla konuşuluyor. Bunlar çok anlamsız şeyler.
Çok basit, solun hedefi nedir? Bunu koymak yeterli. Yani toplumda eşitsizliklerin, zulümlerin, baskıların kaldırılması ve toplumun özgürleştirilmesi, devlet karşısında toplumun hakkını savunmak vs. olarak çoğaltılabilir. Ya da en basite indirgeyerek, Fransız Devrimi’nin o meşhur eşitlik, özgürlük, dayanışma –ya da kardeşlik olarak da söyleyebiliriz–, bu ilkeler. Bu ilkelere tutunurken; hele dayanışma, kardeşlik gibi bir ilkeyi savunduğunuz zaman, toplumun içerisindeki dindarları dışlamaya kalktığınızda zaten kendi kendinizle çelişiyor oluyorsunuz. Şimdi burada şöyle bir şey yapılmaya çalışılıyor: Tamam, biz dindarlarla ilişki kurarız, ama İslam’a karşı –solcular açısından söylüyorum– eleştirel duruşumuzu muhafaza ederiz. Bu aslında çok abes bir tespit. İslam’a karşı eleştirel, mesafeli olup dindarla ilişki kurmak nasıl mümkün olur? Bir yerde yalan söylüyor olmanız gerek. Normalde benim yıllardır söylemeye çalıştığım şu: Dindarlarla kurulan ilişkide onların dinî kimliklerini, dinle kurdukları ilişkiyi hiçbir şekilde göz ardı etmeden, ama hiçbir şekilde de onu bir sorgulama mevzuu etmeden sol mücadelesini yürütebilir. Bu basitlikte bir şey.

Solculuk ve ateizm

Ama Türkiye’de –dünyanın bazı yerlerinde de var ama Türkiye nedense daha çok var– bu iliklere işlemiş bir kaba materyalizm ve ateizmle iç içe geçmek, ateizm propagandasını sol propagandasıyla karıştırmak gibi yanlışlar nedeniyle burada çok hata yapılıyor, çok tutucu tavırlar takınılıyor. Ve dolayısıyla da Türkiye gibi muhafazakâr, dinî muhafazakârlığın çok güçlü olduğu bir ülkede sol hep belli bir kesimle sınırlanmak durumunda kalıyor. Aslında 60’lı, 70’li yıllarda bu, bu kadar değildi. Ben 70’li yılları devrimci hareket içerisinde yaşamış birisi olarak biliyorum. Din tabii ki gündemimizde yoktu. Ama hiçbir şekilde de, hiçbir zaman da insanlara sırf dindar oldukları için vs. bakışlarda değişiklik olmazdı. Gündeminde din gibi bir mesele, solun, sosyalist solun, benim tanık olduğum 70’li yıllarda yoktu. Ama 80’li yılların başından itibaren solun bariz bir yenilgi yaşayıp bununla ortaya çıkan boşluğun belli ölçülerde İslamcılık tarafından doldurulmasına paralel olarak reaktif bir tutum gelişti. Ve burada sol kendi yenilgisi ve devlet eliyle İslamî harekete belli alanların da özellikle 12 Eylül’de açılmasına verdiği tepkiyle aşırı şekilde din meselesini gündeme alır oldu. Ve bugüne kadar da bunu taşımaya çalıştı.
Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: 90’lı yıllardaki bu tutucu tavrın günümüzde bayağı bir aşınmış olduğunu memnuniyetle görüyorum. Bunda da özellikle Kürt hareketinin –sosyalist solla çok yakın ilişkisi olan Kürt hareketinin– kendi içerisinde dindarlarla olan mesafesini büyük ölçüde kapatmasının etkisi olduğunu düşünüyorum. Yani Kürt hareketinin ve onun yasal partilerinin dilindeki değişim Türkiye’deki sosyalist solun da belli bir kesimini ciddi bir şekilde etkiledi. Şimdi çok basit bir şey, laikliği savunmak, solun Türkiye gibi ülkelerde hele olmazsa olmazıdır. Laikliği savunuyor olmak dine karşı olmayı, dindarların özgürlüklerine karşı olmayı hiçbir şekilde gündeme getirmez. O anlamda özgürlükçü bir laikliği Türkiye’de solun benimsemesi gerekiyor. bu anlamda bayağı bir mesafe kat edildi. Ama hâlâ birtakım unsurlar, solun içerisinde sesleri çok çıkan birtakım kişiler bunlara rağmen, bu gelişmelere rağmen hâlâ eski tutumlarda ayak diremeye çalışıyorlar. Ama çok başarılı olma ihtimallerinin olduğunu düşünmüyorum.
Yine de bununla birlikte Türkiye’de solun dinle olan, İslâmiyet’le olan meselesini çözmesinin o kadar kolay olmayacağının da farkındayım, gerçekçi olmak gerekirse. Bununla ilgili söylenecek çok şey var. Bu konuda zamanında “İslam ve Sol” diye Birikim’in o zaman çıkmış olan bir özel sayısından ilham alarak, onun verdiği esinle Vatan gazetesine bayağı uzun bir yazı dizisi yapmıştım. Çok ilgilenenler ondan zaten bir şekilde haberdardırlar.
Çok fazla uzatmak istemiyorum, ama tekrar söylüyorum: Çok basit, bunun ötesini söylemeye gerek yok. Pekâlâ bir dindar da solcu olabilir ya da terse çevirelim, bir solcu da pekâlâ dindar olabilir. Bu Türkiye’de de olabilir. Bu dünyanın sonu değildir, hatta tam tersine dünyanın başı da olabilir. Ama böyle bir önermeye aynı anda tepki veren iki uca baktığımız zaman bu önermenin aslında ne kadar sahici, ne kadar elzem ve ne kadar doğru olduğunu görüyorsunuz. Toparlayacağım, çok uzatmayacağım. Said Nursi’yi okuduğum, hakkında okuduğum andan itibaren, özellikle hayatını okuduğum andan itibaren hep belli bir saygı duydum. Birçok solcu bunu anlamayabilir. Ben de onların birçok şeyini anlamıyorum. Kimsenin kimseyi soldan aforoz etmeye ne yetkisi var ne de böyle bir şeyin anlamı var. Zaten Türkiye’de hâlâ kendini solcu tanımlayan insanların sayısı giderek azalıyor. Bir de böyle bir ortamda kalkıp birilerinin bir aforoz müessesesi inşa etmeye kalkmalarının hiçbir şekilde anlamı olduğunu düşünmüyorum. Bu olay Said Nursi olur, başka birisi olur, hiç önemli değil. Önemli olan özgür düşüncenin solda hâkim olması, önyargılardan uzak olunması. Bu hiçbir zaman toplumun değerlerine saygı duymak, toplumun değerlerini olduğu gibi benimsemek anlamına gelmiyor. Ama önemli olan solun kendi değerlerini öne çıkartması öncelikle ve eşitlik, özgürlük, dayanışma ve kardeşlik gibi değerleri varken kalkıp başka konularla uğraşması hem zaman hem enerji kaybı, hem de solun kendisini kötü göstermesi anlamına geliyor diyorum ve burada noktalıyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus