Levent Gültekin ile Adalet Yürüyüşü üzerine söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/331509108″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler! Levent Gültekin’le birlikteyiz. “Adalet Yürüyüşü”nü konuşacağız. Levent, hoşgeldin!
Merhaba, hoşbulduk!

Seninle yayın yapmayı zaten tasarlıyorduk, yürüyüş denk geldi. Sen yürüyüşe dün gittin ve ayağının tozuyla bugün de buradasın. Bir: Önce, niye gittin?
Şimdi, aslında şöyle bir durum var; Türkiye’de hukuksuzluğun neden olduğu çok dramatik bir tablo var. Aydınlar içeride, gazeteciler içeride, KHK’yla atılan yüz binlerce insan haksız hukuksuz bir şekilde açlığa mahkûm edilmiş, siyasetçiler içeride, HDP’liler. Hukukun ortadan kalkmasıyla beraber ülkenin aldığı bir yara var. Aslında her birimiz, sen de ben de öbürü de yürürken, yatarken, yemek yerken aklımızda bu hukuksuzluklar var. Yani bu sadece Ankara’dan İstanbul’a yürüme meselesi değil; bu vardı, hayatımızın her alanını etkiliyor. Mail’ler geliyor, insanlara yapılanları görüyoruz; yaşayamayız ki böyle. Bir anlamda onu topluma göstermek açısından gittim; çünkü orada bir çaba var, Türkiye’deki hukuksuzluğu, adaletsizliği, insanlara yapılan haksızlığı toplumun diğer kesimine gösterme çabası var. Ben de o çabaya katkı lâzım diye gittim.

Peki beklediğini buldun mu?
Şimdi, beklediğim şu: Ben aslında yürüyüş başladığında çok tedirgindim, çünkü çok hassas bir dönemden geçiyoruz; yani Türkiye çok kutuplaştı, kurumlar kayboldu, adalet yok oldu, demokrasi yok oldu, özgürlük… yani değerler yok oldu; bütünüyle bir adamın iki dudağı arasındayız. Ona karşı yapılacak bir şey, onun kışkırtmasıyla, kontrol dışına çıkabilir, hiçbirimizin istemediği bir boyuta gidebilir diye tedirgindim; fakat tahmin ettiğimden daha iyi gidiyor. Bir kere çok moralli gidiyorlar onu gördüm, çok dikkatli gidiyorlar, üslûp çok dikkatli; yani bir olgunluk kazanmış oradaki insanlar; o çok önemli bir şey. Protestolara verdikleri olgunca cevaplar –üç beş tane de olsa–, hassas davranmaları, “Aman dikkat edelim, aman bir yanlış yapmayalım da bizim üzerimizden bir provokasyon çıkmasın, bizim buradan bir şey olmasın” diye. Ama en önemlisi toplumun bütününe hitap edecek bir duygu yakalanmış olması önemli…

Onu biraz açsana.
Diyelim ki CHP başka bir şey için yürümüş olsaydı; örnek veriyorum: “Atatürkçülük elden gidiyor, Atatürk değerleri elden gidiyor” diye yürüyor olsaydı ben de orada olmayacaktım –bu benim Atatürk değerlerini önemsemiyorum anlamına gelmez, başka bir şey için söylüyorum, o çok sembolik bir şey orada–, birçok insan gitmeyecekti. Adalet artık hepimizin ortak, bir ülkeyi var eden en temel direk, adalet olmazsa ülke olmaz burası, başka bir şey olur. Adalet niye çok önemli aynı zamanda? Şimdi bu yüz bine yakın KHK mağduru var ya; bunların çok önemli bir kısmı Ak Partili, AKP’nin seçmeni ve kiminin annesi, babası, eniştesi, yani bu 100-150 bine yakın insanın dokunduğu milyonlar var, eşten dosttan ve akrabadan ve onlar da mustarip. Yapabileceği bir şey yok, sesini yükseltemiyorlar çünkü bir sıkışıklık var. Bu anlamda adalet ortak bir şey haline geldi, bir şapka haline geldi; bu anlamda iyi bir şey. Yani bir ideolojik talep değil, bir grubun talebi değil, “Herkes için adalet” dediğinde, aslında biz buranın düzgün, yaşanabilir, herkesin huzur içinde olduğu…

Burada şöyle bir husus var yalnız, biraz daha ayrıntılandırmak için söylüyorum; şimdi CHP’nin kendinden olmayan kesimlere de açılmasını adalet kavramı kolaylaştırmışa benziyor; ama öte yandan hâlâ CHP’ye karşı olan çevreler aslında adaletin bahane olduğunu söylüyorlar. Şimdi, şunu sormak istiyorum; yani “Bu adalet bahane, aslında CHP’nin başka bir gündemi var” propagandası etkili olamıyor mu sence?
Bence olmuyor; çünkü adaletsizlikten canı yanan insan çok, çok mustarip var. CHP’yle ilgili o kısım, evet, şöyle söyleyebiliriz – ben katılıyorum anlamında demiyorum: Ben de mesela yürüyüşle ilgili düşündüğümde şöyle dedim: “Keşke kendi milletvekiline dokunmadan önce böyle bir şeye başlamış olsaydı, çok daha kıymetli olurdu”. Yani diyelim ki Selahattin Demirtaş tutuklandığında başlamış olsaydı, HDP’liler tutuklandığında başlamış olsaydı, yüz binlerce KHK’lı işten atıldığında başlamış olsaydı, bu çok daha etkili olabilirdi, hepimiz o zaman daha dikkatli davranırdık. Kendi milletvekiline dokunulduğunda başlamış olması, evet, bir miktar bize “cık” dedirtse de, arkasında bir artniyet arama hakkını vermez bize. Yani bu eğer “Arkadaş, sen bugün başladın; o yüzden çok katılmıyorum sana. Arkamı dönüp gidiyorum” dersek, biz hiçbir şeye gelemeyiz. Bir yerden sonra olabilir, bir kere arkasında ne niyet olabilir ki? Adamın yaptığı çok basit bir şey. “Yürüyorum, dikkat çekiyorum; kırmıyorum, dökmüyorum, bağırmıyorum, kavga etmiyorum, hakaret etmiyorum, kimseden bir şey istemiyorum. Yürüyorum ve sadece bu Türkiye’deki hukuksuzluğa dikkat çekiyorum.” Şimdi bunun arkasında ne olabilir ki? Arkasında bir şey aramak biraz Türkiye’deki o paranoyak ruh halinin yarattığı bir şey. Yani benim son yazımda o var; bir korku teslim aldı iktidarı, “Bütün dünya bir araya geldi bizi yok etmek istiyor.” Şimdi o korku, bak, korkmuş bir insan “tık” sesi duyduğunda bir panik yapar, korku öyle bir şeydir. Şimdi o yürüyüşü bir ses olarak algılıyorlar; “Acaba ne numara çekiyorlar? Acaba dışarıdan birileriyle görüştüler, beraber mi kurdular?” Biraz sakin olun, senin yaptığın tonlarca haksızlık var, kendin de biliyorsun. Kadri Gürsel’in niye içeride olduğunu izah edemiyorsun insanlara, niye? Niye bu adam içeride? Cevabın yok, iddianamen yok, hiçbir şey. Geçen bir akşam arkadaşım söyledi, ben bilmiyordum, HDP milletvekili Ahmet Yıldırım parti binasının merdiveninde oturmuş. İddianamedeki tek suçlama bu: “Parti binasının merdiveninde oturmak.” Şimdi böyle saçma sapan işler yaptığında insanların canı yanıyor. KHK’yla yüz bin insan atmışsın, haksızlığa neden olmuşsun ve birileri tabii ki hakkını arayacak, tabii ki sesini çıkaracak.

Levent, arkadaşlar seni yürürken gösteriyor, sen Kemal Bey’le de yürüdün, daha doğrusu şu anda Şükrü (Küçükşahin) mü var yanında?
Evet, Kemal Bey’le sohbet ettik biraz. Yanımda Şükrü var evet, Periscope yayını yaptık onunla.

Ne konuştunuz Kemal Kılıçdaroğlu’yla? Havadan sudan mı?
Yok, ben biraz, “Ne yapacaksınız? Nereye varacak bu iş? Ne bekliyorsunuz?” dedim. Şimdi ben hakikaten çok tedirginim. Önce bir şeyin altını çizeyim: Kemal Bey’in hakkını teslim etmek istiyorum; bak, çok eleştiriyorum, çok iyi diyaloğum olmasına rağmen en çok eleştirenlerden biriyim. Zayıf buldum, yetersiz buldum, çok daha zekice işler yapmalı dedim; ama şu hakkını teslim etmek istiyorum özellikle bu yürüyüş sürecinde; Türkiye’de eğer bugün çatışmacı ortam yoksa bunda Kemal Bey’in büyük bir katkısı var.

Ya da çatışmacı ortam bu kadar yoğun değilse..
Yoğun değilse, o ayrı. Çatışmaya dönüşmemişse diyeyim daha doğrusu. Ben fiili çatışmadan bahsediyorum; o tartışma fiili çatışmamaya dönüşmemişse bunda çok ciddi katkısı var. Üslûbunu çok iyi ayarlıyor, çok dikkatli davranıyor. Protestolara verdiği cevaplar çok yerinde, hiç provokeye gelmiyor, öbür tarafın eline koz vermiyor… Bunlar çok kıymetli şeyler, ama ben yine çok tedirginim; çünkü iktidarın –biraz önce söylediğim– o korku psikolojisine teslim olmuş olması, her türlü şeyden bir nem kapıp refleks gösterme şeyi..

Orada ama şimdi en son İbrahim Kalın açıkladı biliyorsun, bir program hazırladı 15 Temmuz üzerinden. İşte “Demokrasi Nöbetleri” tekrar başlıyor vs. Cumhurbaşkanı da katılacak, eksen belirli şu-bu falan.. Bu sanki, siyasi iktidar tepkisini ya da “Adalet Yürüyüşü”ne cevabını diyelim, ya da refleksi 15 Temmuz ve sonrasında gösterecekmiş gibi…
Keşke sadece öyle gösterse. Yani gitsin karşı yürüyüş yapsın, biz yapalım, biz derken kendimi bir cephenin mensubu olarak göstermiyorum, biz özgürlük talep eden, adalet talep eden, eşitlik talep eden, insan gibi yaşamayı önemseyenler… Başka bir şey söylesin, tartışsın o da “Hayır kardeşim” deyip kendi yürüyüşünü yapsın; ama onun dışında kaba kuvvete, çatışmaya mahal vermesin, hatta sosyal medya üzerinden saçma sapan tweet’lerle provokasyona gelen insanların önünü kessin, engellesin; onun dışında, gitsin yürüyüşünü yapsın; toplumun bir kısmı da onu haklı bulsun. Bunu anlarım, ama belli ki bir sıkışmışlık var, bir psikolojik tıkanıklık yaşıyor orada. Bir kere, dikkat et, referandum sürecinde de başaramadı, şimdi de başaramıyor, kendi tabanını da artık provoke edemiyor.

“Terörist” diyerek halledemiyor.
Halledemiyor. “Bunlar terörist” diyerek orayı değersizleştiremiyor, bunu referandumda denedi. Bence kendi içinde onun öfkesinde yaşıyor. “Bunlar terörist, bunlar dış güçlerin elemanı” vs. ama bakıyor ki o kabarıklığı almıyor. Bak, şimdi bir şey söyleyeceğim sana belki dikkatini çekecek; özellikle muhafazakâr camiadan gelenleri kastediyorum, etraftaki sonradan oluşanların dışında aklı başında hiç kimse yürüyüş aleyhine yazı yazmadı; destek yazdılar hatta.

Evet, kimden fırça yediler?
Tabii, fırça yediler üstelik.

Fırçayı atan da İslamcı olmayan…
Hah! onu söylüyorum.

Haşmetli Pelikan…
Haşmetli’den yediler, evet. Tam da onu söylüyorum yani — bir yazıda kullanmıştım cümleyi, şimdi tekrar burada söyleyeyim: Tayyip Erdoğan olmazsa ayakta kalabilecek, yaşamını sürdürebilecekler, artık Erdoğan’ın politikalarına destek vermiyorlar. Sade destek verenler şu: “Erdoğan olmazsa biz mahvoluruz” diyenler, o da bir grup, çok değil 8-10 kişilik grup. Şimdi bu çok önemli bir şey; yani muhafazakâr camiada CHP’nin yapmış olduğu bir şeye sempati var, en azından haklı buluyor…

Haksız bulmuyor…
Haksız da bulmuyor. Tayyip Bey’in konuşmalarında çok dile getirdiği gibi o provokasyona da gelmiyor; “Bunlar terördür, terörü destekliyor” bilmem falan filan. Bu çok kıymetli bence; Tayyip Bey’in asıl ayarını bozan da bu. O yüzden: “Bunu sözle provoke edemedim, bari 15 Temmuz yürüyüşü yapayım”. Ben ondan çok rahatsız olmuyorum, hatta ilgilenmiyorum. Tayyip Erdoğan’ın bu saatten sonra ne yaptığıyla ilgilenmemizin hakikaten…

Bu söylediğin hususta, en son yaptığımız yayında Ömer Dinçer’den pozitif olarak bahsetmiştik. Ömer Dinçer yine bir yazı yazdı biliyorsun, “Adalet Yürüyüşü”yle ilgili. Çok net bir yazıydı aslında, ama bu sefer çok anlamlı bir yazıydı; Ömer Dinçer daha önce de yapıyordu ama senin de demin dediğin gibi Ahmet Taşgetiren’in yazıları var, Nihal Bengisu’yu gördüm ben…
Hakan Albayrak destek yazısı yazdı.

Bilmiyordum.
Gördüm, öyle bir yazısını okudum –ki yani şöyle destek değil, “çok güzeldi” falan demiyor– “Böyle bir barış yürüyüşünden rahatsız olmamamız gerekiyor. Yürüsün, talep etsin; yani bundan biz niye rahatsız oluyoruz?” anlamına gelen bir yazısı vardı. Şimdi ben AKP tabanında da öyle bir… Kemal Bey’le onu konuştuk; o da anlattı, AKP’lilerden “Yapılan protestolardan utanıyoruz, biz öyle insanlar değiliz, destekliyoruz” diye… tam anımsayamıyorum ama, çikolata mı göndermişler, çiçek mi göndermişler. Bir araştırdım; Saadet Partisi’nin filan yerdeki il başkanı. “Çok hoşuma gitti, gidince ona çok güzel bir mektup yazacağım, çok duygulandırdı beni” falan dedi. Bu Düzce olayından sonra Düzceliler Derneği’nden aramışlar; o da AKP’denmiş, “O yapılanlardan utanıyoruz, biz öyle insanlar değiliz” diye.
O çok… nasıl bir şey? Yani bir de bunu sosyal medyada köpürtmüşler, bilmem ne yapmışlar.
Türkiye’de mide bulandırıcı bir lümpen takım oluştu. Onların hiçbir değeri yok, kuralı yok, ahlâk anlayışları yok, disiplinleri yok, insanî vasıfları kalmamış. Ötekini aşağılamak, ötekiyle kavga etmek, ezmek, ötekinin üzerine üstünlük kurmaktan başka tek görebildikleri hiçbir şey yok. O yüzden de onları çok büyütmememiz gerekiyor. Ben de aynı noktadayım; ama Düzce’de… elbette ki bu ülkede her kesimde saçma sapan insanlar var, saçma sapan işler yapabilir. Önemli olan, benim için kıymetli olan o gece o amcanın verdiği tepkidi, odur çünkü en kıymetli olan; öbürünün yaptığı değil. Ben onu dikkate alırım, “Türkiye böyle bir ülke” derim. Bak, kendi arkadaşlarının yaptığından utanan, onu oradan kaldırana kadar dert edinen insanlar var.

Şimdi söyleyince aklıma Özge Mumcu Aybars’ın… bu hani Özgür’ün bir tweet’ine çok adi bir cevap vardı ve kız kardeşi Özge de “İyi insanlar var, kötü insanlar var. Biz iyilere bakalım” diye tweet attı.
Aynen. Gördüm o tweet’i, çok değerli buluyorum. Orada şöyle bir şey söyledi, çok da güzel söyledi: “Binlerce olumlu telgraf almıştık, üç-dört tane de berbat.” Şimdi o üç-dört taneyi büyütemeyiz, bu ülkede her tarafta ruh hastası var, bütün dünyada vardı; bu sadece bize ait değil.

Olaya dönelim: Şimdi, seninle burada yaptığımız bir yayında –hatta oradan bir parçayı da şey diye kesmiştik, dedim ki: “Şunu Levent tam evdeyken tekrar koyayım”. “CHP lokomotif parti olursa kaybederiz” demiştin. Ne diyorsun? Hâlâ aynı noktada mısın?
Hâlâ aynı noktadayım. Mesela bu Adalet Yürüyüşü’nü CHP değil de –bunu da CHP’yi kötülemek için demiyorum, yanlış anlaşılmasın, CHP’nin bir imajı var toplumda, o imajından dolayı insanlar uzak duruyorlar– başka bir organizasyon yapmış olsaydı, eminim ki AKP’den çok katılım olurdu oraya.

Öyle bir organizasyon var mı?
Yok, işte lokomotif dediğim o. Şimdi yürüyüşün hep olumlu yönünü anlattık, Kemal Bey’le konuşmamı anlatıyordum. Beni rahatsız eden ve kafamda olan bir şeydir bu, şimdi bunun sonuç alma ihtimali yok. Sadece bir duygu kabartmasına, bize bir enerji verdi diyelim; yani parti teşkilatlarına enerji verdi; dışarıdaki durumdan rahatsız olan, Türkiye’deki tablodan rahatsız olan insanlara bir güç verdi, enerji verdi; tamam, o enerji var. O enerjiyi kullanabilecek miyiz? Kullanamayacak mıyız? Önümüzdeki 6 ayda 8 ayda. O gelen enerjiyi nasıl kullanacaksın? Nerede kullanacaksın? Şimdi Kemal Bey de farkında, dedim ona: “Ne yapacaksınız İstanbul’a vardığınızda? “Bu adam bir terslik yaparsa, hallederiz” dedi. Burada açıklamam doğru değil, kafasında bir model var; yani bir engel çıkarırsa nasıl davranacağıyla ilgili; çok makul bir nedeni var, nasıl davranacak? Nasıl edecek? Ama bir sonuç… Ben de beklemiyorum, o da beklemiyor. Şu dönemi geçtik: Biz artık iktidardan, Tayyip Erdoğan’dan ya da başka birinden demokrasi dilenemeyiz, pek de umut edemeyiz. Bak, neydi bizim açlık grevi yapan iki tane… İsimlerini unuttum..

Semih’le Nuriye…
Semih’le Nuriye… İki tane insan gözümüzün, bütün ülkenin, 80 milyonun gözü önünde eriyip yok oluyor da adam vicdana gelip “Ya, gel arkadaş, sizin işinizi teslim edelim” demiyor. Bu kadar gaddarlaşmış, bu kadar hassasiyetini kaybetmiş bir insana “Senden adalet talep ediyoruz” demek bana çok ağır geliyor. “Senden demokrasi talep ediyoruz” demek çok ağır geliyor. “Ya, bu olağanüstüyü kaldır” demenin, ondan bir talepte bulunmanın artık bana anlamı yok çünkü. Yani biz demokrasiyi yok eden birinden demokrasi talep edemeyiz; biz hukuku, adaleti yok eden birinden, hukuku yok eden birinden hukuku talep edemeyiz; biz özgürlükleri yok eden birine, “Arkadaş, özgürlükler lazım” diyemeyiz. Yapmamız gereken –artık kabul edelim–, onu bırakıp yüzümüzü –tekrar ediyorum– topluma döneceğiz. Bunu Kemal Bey’e de söyledim: “Aldık bu enerjiyi. Bu enerjiyi topluma kullanmamız lazım, dilinizi çok iyi ayarladınız; bunu sürdürmek ve bizim bir şekilde AKP’lilere, böyle bir ülkenin ayakta kalmayacağını göstermemiz lazım. O Semih’le Nuriye’nin eriyip gittiği bir ülkede âbat olamayız, onlara da kabul ettirmemiz lazım. Yüz binlerce KHK’lı –geçen bunu yine senin programında söylemiştim–, savcılıktan atmışsın, hiçbir gereği olmayan… Kadın evlere temizlikçiliğe gidiyor, böyle bir ülkede huzur içinde yatamayız. Böyle bir ülkeyi hiçbir AKP’li kabul etmez, bunu göstermemiz lâzım ve bizim ülkemizi bir şekilde sağ salim Tayyip Erdoğan’ın ya da iktidarın elinden geri almamız gerekiyor.

Peki burada tekrar şuna dönüyor tabii: 2019 –yani yapılacaksa o tarihte cumhurbaşkanlığı seçimi, daha doğrusu başkanlık seçimi–, sonuç olarak bu olay aslında bir nevi… “Hayır Cephesi” diye tam amorf olan o yapı seçim hilesi iddialarına karşı pek bir şey yapmadı; ama ilk ciddi çıkışı oldu ve “Hayır Cephesi”nin büyük ölçüde –Kemal Kılıçdaroğlu’nun dediğine göre üçte ikisini– bir araya getirmiş bir olay oldu.
Ben daha fazlasını bir araya getirdiğini düşünüyorum. Bir kere artık hayır-evet cephesini geçtik, o çok geride kaldı, biz yeni bir Türkiye’deyiz. Her an, hepimizin duygusu değişiyor, durduğumuz yer değişiyor… Yani adam üç ay önce anayasaya evet demiştir, bugün “Ne halt ettim!” diyen vardır; “Hayır” diyen vardır, “Bir dakika” diyen de vardır; yani o geçişkenlik hâlâ devam ediyor. O yüzden ben “Adalet Yürüyüşü”ne duygusal destek verenlerin Türkiye’de % 50-60’ın üzerinde olduğunu düşünüyorum; açıklayamamış, deklare edememiş olsa da. Adalet gibi, özgürlük gibi, eşitlik gibi evrensel değerler etrafında toplanma ihtimali çok daha yüksek; o yüzden, demokrasi mücadelesi vereceksek, kimlikten, ideolojiden bir şeye çekmemiz lazım ki herkes katılabilsin diye söylüyorum. Şimdi, 2019, evet, Türkiye için çok önemli bir dönem. Benim kanaatim biz ülkemizin bir kazaya daha…. “Ne kadar gidecek?” diyebilirsin, ayrı bir şey de… büyük bir felakete gitmeden sağ salim bu girdaptan çıkarmanın yolunu bulmalıyız, enerjimizi oraya vermemiz gerekiyor. Tayyip Erdoğan’la tartışmamızın bir anlamı yok, kavga etmemizin bir anlamı yok, ona laf yetiştirmemizin bir anlamı yok; ondan bir şey talep etmemizin de bir anlamı yok. Çünkü eleştiriden öğüt çıkarabileceği, uyarılardan ders alabileceği dönemi geçti, çok geçti. İstediğin kadar eleştir, duymuyor zaten, karşılığı yok. Tekrar ediyorsun. Semih’le Nuriye’nin ölümüne, erimesine ses etmeyen birinden herhangi bir alanda vicdan bekleyemeyiz. Ben hakikaten inanamıyorum, iki tane insanın söylediği tek bir şey var: “İşimizi geri istiyoruz, bize haksızlık ettin.” En azından şunu demiyor: “Arkadaşlar, şunlarla ilgili durumu bir araştırın, bir rapor hazırlayın. Bunlar yalan söylüyor” –olabilir ya, bizim bilmediğimiz bir şey söylüyordur– “…bunlarla ilgili bir raporu kamuoyuna izah edin, bak bunların şu örgütlerle şöyle bağlantısı var.” Buna da ihtiyaç duymuyor; ya da: “Tamam, çağıralım, bu arkadaşlar ölmesin” demiyor. Bu ruh haline gelmiş, bu duyguya kapılmış, bu derece vicdandan uzaklaşmış birinden artık talepte bulunamayız. Bulunacağımız taleplerin her biri onu daha da öfkelendirmekten başka bir şeye yaramayacaktır, göreceksiniz. O yüzden diyorum, yani yürüyüşle ilgili tek eleştirim şudur: Baştan “Nasıl bir sonuç bekliyoruz?” diye düşünülmesi gerekiyordu. Sonuç düşünüldü mü? Bilmiyorum. Ne bekliyorlar mesela? Tayyip Bey Enis Berberoğlu’nu bırakacak mı? Hukuku yeniden inşa mı edecek? Ya da ne yapacak? Bağımsız yargı mı kuracak?

Bazen ama –biliyorsun– yürümek, öyle bir İngilizcesi vardı, yani hayat tarzı olarak yürümek diye bir şey vardı. Yani bu gidilen, sonuçta varılan yerden…
“Hiç çıkılmasın” diyenlerden değilim; fakat tekrar edeyim: dönem, strateji, adım… Öyle bir dönemdeyiz yani oturup strateji, yol haritası, yani “Şunu yapıyoruz, buraya vardığımızda şöyle bir şey bekliyoruz, eğer o beklediğimiz olmazsa şöyle yapacağız”…

Burada ama, birazcık kervanı yolda yapıyorlar.
Biraz öyle bir tepki var. “Çıktık yola, bakalım nasıl bir tepki olacak?” Allah’tan iyi gidiyorlar, eleştirmiyorum bak. En azından –tekrar edeyim– hiçbir faydası olmazsa bile toplumda duygu kabarmasına neden oldu, bir umut oluşturdu, bir cesaret getirdi; bütün bunlar bizim için pozitif.

Peki, katılanlar ve katılmayanlar bahsinde, mesela HDP’liler, siz sabah gittiniz onlar öğleden sonra dahil oldular, kısa bir süre beraber yürüdüler; en azından sembolik bir fotoğraf oluştu. Herhalde bu fotoğrafa bir itirazın yok.
Şimdi benim tabii ki bir itirazım yok. İktidarın bütün Türkiye üzerinde estirdiği bir psikolojik terör havası var. HDP’yle bir araya geldiğinizde, “terörü destekliyorum”, ben bu psikolojiden çıkılması gerektiğini düşünenlerdenim. Ben kiminle bir araya geleceğime ben karar veririm, iktidar karar veremez. O yüzden, tamam, Kemal Bey’in o çekingenliğini anlıyorum, fakat doğru bulmuyorum. Ben HDP’lilerin işin içinde olması gerektiğini savunanlardanım. Çünkü bu şu anda… evet, yanlışları yok mu? 50 tane eleştiri getirebilirim HDP’ye, tonlarca benim de hiç tasvip etmediğim konuşmaları yapıyorlar, asla tasvip… Ama ben AKP’yi de tasvip etmiyorum, CHP’yi de tasvip etmiyorum, konuşmaları. AKP’nin yaptığı hangi politikaları destekliyorum? Ama resmî bir parti muamelesi yapıyorum AKP’ye, bana göre asla bir parti olamayacak kadar, meşru bir organizasyon olamayacak kadar suçu günahı var bu ülkede. Adaleti yok etmişsin, özgürlüğü yok etmişsin, bir savaş ortamı var, senin ülkende iki tane insan eriyip gidiyor onu bile insan olarak gözaltı… Ben sana ne diye meşru bir parti muamelesi yapayım? Yapmıyorum. HDP’lilerle ilgili uygulanan bu “Aman iktidar bize ne der?” duygusu çok tehlikeli bu duygu. Buradan çıkmamız gerekiyor. Ben bu ülkeyi en az Tayyip Erdoğan kadar seviyorum, öyle söyleyeyim. Bu ülkenin bütünlüğünü, birliğini en az Tayyip Erdoğan kadar önemsiyorum. Benim tek derdim: “Yahu, bu ülkede huzur içinde yaşayalım”. Ben tam da bunun için HDP’lilerle bir araya gelmenin çok önemli olduğunu.. Ben ayrımcılığı körükleyeceksem, altı milyon oy alan partiye “Sen dışarıda dur, uzak dur, aman bize yaklaşma, sonra Tayyip Erdoğan bizim adımızı teröriste çıkarır” diyeceksem, o zaman Tayyip Erdoğan yönetsin beni. O yüzden o görüntüyü çok önemsiyorum, hatta daha fazla olması gerektiğini düşünüyorum. Burada biraz HDP’lilere iş düşüyor. Birazcık artık konuşmalarına biraz daha dikkat etmeleri gerek. Bu PKK’nın yaptığı vahşiliklerin yükünü taşımaktan artık biraz daha…

Bu mesela, tam yürüyüşe denk gelen zamanlarda, Güneydoğu’da AKP yöneticilerini infaz etti, katletti PKK değil mi? İki tane peş peşe oldu.
Vahşilik. Hangi çağda yaşıyoruz? Ne yapmaya çalışıyor? Buradan nasıl bir sonuç elde etmeye çalışıyor? Arkadaş, otuz yıldır öldürüyorsunuz. Otuz yıldır. Otuz yıldır bir arpa boyu yol aldın mı? Senin varlığından dolayı Kürtlerin hayatında şu kadarlık bir iyileşme var mı? Hâlâ şehirler yıkılıyor, hâlâ çocuklar öldürülüyor, hâlâ berbat hayat yaşıyorlar, hâlâ dilini konuşamıyor, hâlâ kimliğini alamamış. Memlekette Kürt varmış, bu da PKK’nın sayesinde olmuş. Büyük bir halt yemişsin. Kürt var ama hakkı yok, insan gibi yaşayamıyor ki. Hâlâ sivil öldürüyor, işçi kaçırıyor yahu, üç gün önce…

Öldürdüler de.
Öldürdü. İşçi öldürüyorsun. Senin devrimciliğinin de canı cehenneme, özgürlük hareketinin de canı cehenneme. Ne yapıyorsun? Buradan nereye varacaksın? Bu Kürtlere ne faydan olacak? HDP’nin burada biraz artık dikkat etmesi lazım. Ben –tekrar ediyorum– altı milyon oy almış bir partiyle bir arada olmaktan korkmanın çok acı bir duygu olduğunu düşünüyorum, yanlış bir şey. Tekrar ediyorum: İktidar bizim kimle arkadaş olacağımıza, kimle görüntü vereceğimize karar veremez. Ben karar veririm. Ben neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyorum. Ama her birimizin bulunduğumuz konumda bu şartlardan dolayı sözümüze… Ben konuşurken çok dikkat ediyorum.

Şimdi güldüm.
“Dikkat etmiş hâlin bu mu?” diyorsun.

Var ya böyle, yüksek sesle güldüm diye.
Ohoo.

Yaktın kendini.
Ne kadar değiştim, görmüyor musun? Eski konuşmalarımızı hatırlasana.

Evet. Düzelmiş, kontrollü halin mi bu?
Kontrollü halim bu. Ama şeye dikkat ederim, ötekileştirmemeye dikkat ederim, hakaret etmemeye dikkat ederim. Evet biraz öfkeli, sert konuşuyorum. O konuda haklı olabilirsin. O da benim; ancak dizginleyebiliyorum. Ne yapayım? Hakikaten çok tedirginim.

Peki Meral Akşener katılacak mı sence yürüyüşe? Hâlâ katılmadı.
Onun hakkında bilgim yok, bilemem niye katılmıyor, niye katılıyor. Bence katılması gerekiyor. Türkiye’de şu anda siyaset güdemeyiz. Türkiye’nin derdi şu anda filan parti, Ahmet, Mehmet meselesi değil; ülke meselesi. Ben ülkenin lehine olduğunu gördüğümde herkesle yürürüm. Yeter ki orada “Ya bu ülke için bir şey istiyor” desin. Ülke gidiyor, ben milliyetçiyim ya da ülkücüyüm. Ne ülkücülüğü falan filan. Ha, katılması gerekiyor. Hanımefendiyle ilgili benim bir negatifliğim yok, ama niye katılmadı? Nedir şeyi? İşte benim sevmediğim, çok tarzım değil, siyasi iş döneminin artık bitmesi gerekiyor. Biz öyle bir noktadayız ki –tekrar ediyorum– masada ülkenin kendisi var. Ülkenin kendisi varken partilerin, ideolojilerin, inançların, mezheplerin anlamı olmaz. Çünkü bu ülke olmazsa ne inancın bir kıymeti kalır, ne mezhebin, ne ülkücülüğün, ne Kürtlüğün, ne Atatürkçülüğün. Ülke gittikten sonra istersen herkes ülkücü olsun. Bana ne? Ülke yok, hukuk yok, hukuk. Hukukun olmadığı bir yeri ülke yapamazsın. Hukuk bitmiş. Öyle iddianameler okuyorum ki. Benim bacanağım hapiste yatıyor bir yıldır. Bir yıldır. İddianamesini gördüm, şu kadar. Dört satır iddianame, bir yıldır yatıyor. Ne demişler? İnsan kaynakları personeliymiş, bütün iş alımlarını bu yapıyordu. Lan. Adam resmî bir şirkette çalışıyor. Cemaat’in şirketi. 17-25 Aralık’tan hemen sonra istifa etmiş, çıkmış oradan bir yıldır yatıyor, iddianame şu kadar. Bizim bildiğimiz bu. Kendi yeğenim, çocuk Fethullah Gülen kim diye sorsan bilmez, işten atmışlar. Bir yılda attılar işten FETÖ diye. Şimdi bunlara bakıyorum, arkadaş bu ülke gidiyor. İnsanlar ölüyor, çocuklar ölüyor. Hâlâ ben siyasi hesap yapıyorsam, hâlâ o yürüyüşe gittiğimde Kemal Bey kazanacak diye düşünüyorsam, hâlâ ben o yürüyüşten kendime bir konum, kendime bir siyasi kazanç derdi güdüyorsam, senin olduğun Türkiye’de ne olur ki? Senin öbürlerinden ne farkın kalıyor? Birazcık kimliklerimizden sıyrılmamız, birazcık hesaplarımızdan vazgeçmemiz, birazcık Türkiye’yi öncelikli hale getirmemiz gerekiyor; başka türlü çıkamayız buradan.

Bu arada tabii yürüyüşte sen de gözlemlemişsindir. CHP tam bir birlik ve beraberlik içerisinde –tabii Deniz Baykal gibi fireler her zaman var da–, mesela kavgalı, aday, rakip vs. hepsi başından itibaren, birçok isim orada tam kadro… CHP sanki toparlanmış gibi bir hava var.
Şöyle bir şey: Zarar eden bir müessesede ortaklar çok çabuk birbirine düşerler. Kâr olduğu müddetçe kimse birbirinin kusurunu görmez. Uzun yıllardır seçim kazanamamanın yarattığı bir travma var bütün CHP’lilerin kafasında, özellikle teşkilat ve yönetim. Oy verenleri kastetmiyorum. Bir travma yarattı; “Ne yapıyorsak olmuyor” diye. Bu sefer birbirini eleştirme, “Senden kaynaklanıyor”, “Hayır, senden kaynaklanıyor”. Uzun bir aradan sonra ilk defa bir şey yapıyor olmanın yarattığı pozitif duygu var. Herkes o duyguya sarılmış. Dönüp de “Bir dakika abi, sen de şöylesin” diyecek şey yok. O biraz önce bahsettiğim yürüyüşün verdiği enerji var ya, o aynı zamanda CHP’nin de kendi içerisindeki yaraları sarmaya da yarayacak bir enerji, kullanabilirlerse, devam ettirebilirlerse. Ama oradaki iktidar savaşları biter mi? Kolay değil. Çünkü orada farklı birçok grup ve…

Ama en azından bu barocuların gelip de partinin başına paraşütle geçme ihtimali en azından bir süre kalmadı.
Bence zaten yoktu yahu. Var mıydı öyle? Konuşuluyordu sadece.

Çok niyetliydiler.
Ben CHP’den…

Mesela Feyzioğlu açıklama yapmış “Biz partiler üstüyüz” diye, niye katılmadığına. Ama benim bildiğim, onu Barolar Birliği’yle değil siyasi açıklamalarıyla hep bilir bilen.

Hayır, bir de zaten bence, kendi değerlendirmesini çok şey yapmayayım ama, tam da senin alanınla ilgili bir yürüyüş var: Adalet.

O ayrı. Yaptığı açıklama…
Bir kere bu bir siyasi organizasyon değil. Bu bir siyasi organizasyon olsaydı ben katılmazdım. Bu CHP’nin CHP kimliğiyle yaptığı bir organizasyon olsaydı ben katılmazdım.

Zaten hiç CHP bayrağı falan yok.
Hiç yok. Ben CHP’li değilim. “CHP çok iyidir, olağanüstü organizasyondur” diyenlerden değilim. Bence kötü bir organizasyon. İşini iyi yapamıyorlar, ayrı. Bunu eleştirebilirim. Ama böyle armudun sapı, üzümün çöpü dersek biz hiçbir şey yapamayız. Şu an 70 yaşındaki bir insan düşmüş yola. Gidip yürüsünler iki saat bakalım. Dün iki saat yürüdüm, kemiklerim ağrıdı. Normalde ben çok yürüyen bir insanım. Adam yirmi gündür yürüyor. Bir şey yapıyor, iyi bir şey yapıyor. Türkiye’de şunu başarmamız gerekiyor: Yapılan işe bakmamız lazım, insana değil. Bir adamı çok sevmiyorum ama çok güzel bir iş yapıyorsa onu desteklemek insanlıkla ilgili bir şeydir. Yaptığı iştir esas olan, kim olduğu değil. İyi bir şey yapıyorsa destek vermektir. Hesap işi kötü bir özellik. “Acaba orada görünürsem ne kaybederim? Acaba görünmezsem ne kazanırım? Acaba katılırsam nasıl olur?” Bu dönemleri geçmiş olmamız lazım. Türkiye öyle bir dönemde değil. Türkiye’yi kaybediyoruz. Şöyle bir tablo çizeyim: Biz haberde görmüştük hatırlıyor musun? Gecekondusu yıkılan bir adam çocuğunu aldı çıktı.

“Keserim” dedi.
Hatırlıyorsun değil mi? Kendi çocuğunu “Evimi yıkarsan keserim” dedi. Biz şu anda o durumdayız. Türkiye şu anda o durumda. Bir tanesi almış eline bıçağı ve diyor ki “Üzerime gelirseniz keserim”. Biz de o psikolojiyle hem o çocuğu kurtaracağız, hem evi kurtaracağız. O hassasiyetle devam edeceğiz. Öyle bir durumda benle sen kavga ediyoruz. Kırmızı tişört bilmem şöyle. Yahu adam çocuğu öldürecek. Neyi konuşuyorsun, neyi tartışıyorsun? Dur şu çocuğu kurtaralım, şu evi kurtaralım. Buna ağırlık vermemiz, bu siyasi hesaplardan vazgeçmemiz gerekiyor. Bu siyasi hesaplar bizi bitirdi.

Ama şu hikâye de bir yerde… değil mi? Şimdi en son referandumdan sonra özellikle, artık Kılıçdaroğlu’nun bu işi –yani CHP liderliğini– yürütemeyeceği, gideceği, değişmesi gerektiği vs. yolunda bayağı bir şeyler yapılıyordu. Ve şu anda bu senin bahsettiğin performans da herhalde… Kılıçdaroğlu en azından CHP’nin…
Ben zaten CHP’de Kemal Bey’in değiştirilebileceğine imkân vermiyordum. CHP’de artık böyle bir yapı yok. CHP’de Kemal Bey istemeyene kadar kimse götüremez. Kendisi karar verecek ancak ne zaman gideceğine. Gitmemesi de bence iyi bir şey. Yani Kemal Bey’in yerinde başka biri olsa öyle saçma sapan işler yapabilir ki, biz “Niye iyi bir şey yapmıyorsun?” derken adamın kötülüklerini engellemeye çalışırız. Ama şu anda Kemal Bey’in varlığı, benim az önce söylediğim, en azından bunun farkında. Bunu kendisiyle konuştuğum için söylüyorum burada. Lokomotif olamayacağının farkında. En azından itici güç olma görevini iyi yapıyor.

Hâlâ ısrarlısın.
Hiç tereddütsüzüm. CHP bir şekilde bu bagajından kurtulma dönemini beklemek zorunda. Biz bir şekilde bu dönemi atlatmamız lazım, onun itici güç olmasıyla beraber. Atlatalım, sonra bakalım. Kolay değil güven almak. Kemal Bey üç tane demokrasi demeci verdi, dört tane dürüstlük demeci verdi diye insanlar güvenmez, icraatlarına bakarlar. İcraatlarına baktığınızda pek parlak şey yok. Dediğim gibi dokunulmazlıkların kaldırılması da, İstanbul belediye başkanı adayı kriterleri belirlerkenki kriterler, ilçe belediye başkan adaylarına baktığında insanlar şöyle diyor: “Bunun derdi başka bir şey”. O yüzden bu imajın düzelme süreci gerekiyor. Kemal Bey yeni başladı bu imajı düzeltmeye. Çok erken daha. Kişisel çabası çok kıymetli, üslûbu çok kıymetli, farkındalığı çok kıymetli. Ne yapıp ettiğini çok iyi biliyor. Tamam eksik, zayıf, bunlardan bağımsız söylüyorum. O yüzden CHP’de Kemal Bey’in değiştirilme şansı yok. Her halükârda Kemal Bey’le yürüyecekler. Çünkü orada başka dengeler var artık. Bence Deniz Baykal’ın katılmama nedeni de o yapı. Tam da o Kemal Bey’in artık gidemeyeceğini fark etti, onu biliyor. Şöyle söyleyeyim o zaman, biraz daha açayım: CHP’de farklı gruplar vardı. Diyelim ki Atatürkçüler, biraz daha Alevi ağırlıklı olan bir grup, bir de daha demokrat olanlar. Bu Alevi ağırlıklı olan grup daha etkin. Baykal burada azınlıkta kaldı ve partiyi buradan alamayacağını biliyor artık. O yüzden bu yapı başka bir şey. Onu değiştiremezler ve o öyle devam edecek. Bu yürüyüşten sonra, ki yürüyüşün en temel motivasyonlarından biri de şudur — tahminim, bilgi değil bu: Seçimden sonra baktılar ki Kemal Bey’in üzerinde çok baskı oluştu tabandan. “Niye bir şey yapmıyorsun? Gidiyor. Bak adam hile yaptı, sen bir şey yapmıyorsun”. O baskıyı da kaldırdı; artık “Bir şey yapmıyorsun” eleştirisi gitmeyecek Kemal Bey’e. “Yaptım lan, beş yüz kilometre yol yürüdüm. Daha ne yapayım?”

Ama bugün bir tane şey gördüm, sen de görmüşsündür. Birisi şey demiş: “Şuradan şuraya, Güvenpark’tan Ayrancı dolmuşlarına yürüsün ben ne olurum” falan demiş. Sonra da bilmem neye çevirmişler. Açıkçası CHP’nin –bir şekilde siyasi iktidarın içinde de olduğunu düşünüyorum, bayağı egemen, hatta kendi içinde de– CHP’nin bu yürüyüşü bir şekilde yüzüne gözüne bulaştırma, bir yerde arıza çıkarma –provokasyonu kast etmiyorum–, kendi içindeki birtakım aksaklıklardan, ihtilaf, organizasyon beceriksizliğinden, şundan bundan bu yürüyüşün pek bir şeye çıkamayacağı gibi bir beklenti… Hatta dikkat edersen, ilk günler çok böyle bir şeydi, insanlar bakıyordu falan, ne olacak acaba diye. Ama üç dört gün sonra anlaşıldı ki bu bayağı oluyor, öyle değil mi? Ama bu beklenti vardı değil mi? Bir yerde bu dağılır, etkisiz olur diye.
Azalır, gündemden düşer.

Ya da beceremezler.
Becerir, yürür daha çünkü. Sonlandırmayacağı hiç aklıma gelmedi; çünkü öyle bir riski göze almaz Kemal Bey. Çıktı yola, yüz kilometre sonra “Abi çok yoruldum, vazgeçiyorum” diyemezsin ona artık. Zorlanırsın falan filan, sürdürürsün. İktidar şöyleydi: Dikkat çekmez, bu kadar gündem olmaz, bu “Cumhuriyet Yürüyüşleri” gibi bir klik olarak kalır. Toplumdan da destek görmez. Unutulur gider, onlar da yürüdükleriyle kalırlar. Fakat biraz önce söylediğim psikoloji var ya, bu sesten korkma. Bu sesten korkma psikolojisi, “Acaba kontrol edemediğimiz bir hale gelebilir mi? Acaba işler çığırından çıkabilir mi? Diyelim ki birkaç milyon oldu ve dağılmadılar. Kemal Bey de ateşe körükle gitti. O zaman ne yaparız? Acaba dış güçler aynen Suriye’deki, Irak’taki gibi bir iç kalkışma mı organize ediyorlar” paniği, burayı tahmin edemeyeceğimiz bir yanlışa sürükleyebilir. Benim korkum o. Çünkü biraz önce ne dedik? Korku yönetiyor. O korku ne korkusu? Yıkarsanız keserim. Benim korkum şu: Panikle çocuğun boğazını keser. “Lan üzerimize geliyorlar” diye kesebilir yani. Öyle bir yol bulacağız ki, çocuğu alacağız, bunu panik ettirmememiz lazım. Bunu çok önemsiyorum. Panik ettirmemekte derdim Erdoğan’ı kurtarmak değil. Bizim şu andaki bütün çabamız, ülke daha çok zarar görmesin. Mesela bana sorsalar, deseler ki: Tayyip Erdoğan’ın on yıl daha kalmasını mı tercih edersin, Irak gibi olmayı mı?” Hiç tereddütsüz Tayyip Erdoğan’ın on yıl daha kalmasını tercih ediyorum. Çünkü Irak gibi olduğumuzda biz yüz yılda belimizi doğrultamayız. Adalet sorununu çözeriz, ekonomi sorununu çözeriz, işsizliği çözeriz, tarımı çözeriz, iç barışımızı tamir ederiz. Ama Suriye olduğumuzda, şehirlerimiz –Allah muhafaza– bir iç savaş, bir yıkıma gittiğimizde yüz yıl belimizi doğrultamayız. On yıl daha kalsın derim, aman öyle bir şey olmayalım. Bizim çabamız hem ülkemizin başına bir şey gelmesin, hem de zarardan en kısa yoldan dönelim. O yüzden bütün bu uğraş, bütün bu çaba, o paniği dikkate almamızı gerektiriyor. O panik, yine bu benzetmeyi yapayım ne anlatmak istediğim netleşsin diye. Mutfağa girdin, yağ tavası alev almış. Panik yaptın, suyu döktün üzerine. Ev yangını biliyorsun. Halbuki üzerini kapatman gerekiyor. Aklı selimle hareket edeceksin, üzerini kapatman gerekiyor. Panik yapıp suyu döktün mü ev yanıyor. Biz tam da o paniği yapabilecek duyguya sahip biri tarafından yönetiliyoruz şu anda. Bu bütünüyle geçersiz bir duygudur demiyorum. Irak’tan sonra, Suriye’den sonra, Libya’dan sonra sıra bizde duygusu var Türkiye’nin önemli bir kesiminde. Önemli bu. En başta iktidar olmak üzere, “Bütün dünya bir araya geldi, biz yok etmeye…” Bu çok anlamsız bir korkudur diye zannetmiyorum. Suriye’de olup bitenlere bakınca, diyorum ki bu dünya sisteminin kafasında bir şey var Türkiye ile ilgili. Bu kadar saçmalık yapılmaz ki.

Peki burada bunu söylemişken, denk geldi, son dönemde Suriyelilerin varlığının bu kadar olumsuz anlamda gündeme getiriliyor olması nedir sence?
Şöyle bir şey: Bir taraftan, evet biz insanız. Sonuçta ülkelerini yıktığımız insanlar gelmişler buraya, katlanmamız gerekiyor diyorum insan olarak. Fakat bir taraftan da tuzukuruluk yapmak istemiyorum. Kendim steril bir hayatta yaşıyorum, Suriyelilerle yolum kesişmiyor, işim hiçbir zaman onlarla örtüşmüyor. Devlet üç milyon Suriyelinin önemli bir kısmının yükünü toplumun en alt tabakasının sırtına bıraktı. Yani onların işini ellerinden alıyor çünkü daha ucuza çalışıyorlar. Onların hayatlarını etkiliyor çünkü kültür farklılığı var. Eğlence farklılığı var, yaklaşım farklılığı var. E şimdi o insanlara “Abi, sen dayan, çek, bunlara katlan” diyemeyiz. Burada iş devlete düşüyor. Bu çok büyük bir sorun. Üç milyon insan senin toplumunun arasına karıştı ve bunlarla ilgili hiçbir formülün yok, sokağa bırakmışsın. Tam da iş bulamayan aç insana diyorsun ki: “Ekmeğini bununla paylaş”. Kendin sarayda bin dolarlık bardakla çay içerken, ayda bin lira alan adama diyorsun ki “Suriyeliyle ekmeğini paylaş”. Bunu diyemeyiz, böyle bir sorun var. Bu kabarabilir. Çatışmaya dönmez ama yazık olur o insanlara. Evini barkını bizim yıktığımız, biz yıktık onu. Eminim ki o çatışmayı yapanların verdiği oyla yıkıldı o Suriye. Onların evini barkını yıktığı insanlar gelmiş buraya ve şimdi kültür çatışması olabilir; iş, ekmek çatışması olabilir. Yolsuzluk arttıkça, ekonomi çöktükçe bu daha çok göze batmaya başlayacak. Çünkü adam bakıyor: “Ben bin liraya iş bulamıyorum, adam 800 liraya… Ne anladık şimdi?” Umut ediyorum çok büyümez, o aşamaya kadar varmaz bu iş.

Ama sanki böyle tırmanıyor gibi. Ya da garip bir şekilde, hızlı bir şekilde ayrımcı dil çok güçlü bir şekilde popülerleşmeye başladı. Çok tedirgin edici.
Ben de tedirginim. Şimdi tekrar edeyim. Suriye’de olup bitene bakınca…

Orada da hiçbir umut yok yani.
Hiçbir umut yok. Yahu arkadaş, şimdi Amerika gelmiş oraya, güya IŞİD’le kavga ediyor, güya IŞİD’le savaşıyor diye PYD’yi destekliyor, silah veriyor. Yüz yirmi TIR silah vermişsin. Tamam, ver destek, anladım. Öbür taraftan Esad uçak kaldırıp IŞİD’i bombaladığında da Esad’ın uçağını indiriyor. Derdin ne? Ne istiyorsun? IŞİD olmasın, Esad da olmasın. E kim olsun? Bir tek PYD olsun. Niye? Niye PYD’nin hamiliğine soyundun? Belli ki tam da bizim üzerimize, ülkeyi, Tayyip Erdoğan’ı daha da provoke edecek, daha da parlatacak işleri bilerek yapıyorlar. Bir şey var. O da ne? Irak’ta niye yaptılarsa, Suriye’de niye yaptılarsa, Suriye’yi niye darmadağın ettilerse aynı gerekçeyle Türkiye’ye de yapabilirler. Ama bunu engellemek bizim elimizde. Bunu yolu Kürtlerle barışmaktan geçiyor, daha çok özgürlükten, daha demokrasiden geçiyor. Bunu engellemek bizim elimizde. İç barışı sağlamak gerekiyor. Dışarıya içeriyi karıştıracak malzeme vermemek gerekiyor. Bunu engellemek bizim elimizde. Dünyada saygın bir devlet pozisyonuna gelmen gerekiyor. Müttefiklikler kurman gerekiyor; senin selam vereceğin ülke kalmadı. Son bir tane kalmıştı: Katar. Onu da alıyorlar elinden.

İstersen burada noktayı koyalım. Evet, Levent Gültekin’le “Adalet Yürüyüşü” –ki kendisi dün bir kısmına katıldı– Adalet Yürüyüşü’nden hareketle uzun bir söyleşi yaptık. Kendisine çok teşekkürler. Size de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.
İyi yayınlar diliyorum ben de.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus