Erdoğan’ın gündemi neden Kılıçdaroğlu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/338323098″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bir süredir CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik olarak ciddi bir kampanya yürütülüyor. İktidara yakın gazetelerde başladı, önce alt düzey gazetelerdeydi, sonra daha etkili gazetelere sirayet etti. Nihayet Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan bu konuyu vurguladı ve en son olarak AKP Sözcüsü Mahir Ünal da bu konuyu dün gündeme getirdi ve Kemal Kılıçdaroğlu’na birtakım sorular yöneltti; suçlayıcı sorulardı. Bugün de tekrar devreye hükümete yakın medya Mahir Ünal’ın sözlerini hepsi birlikte manşete taşıyarak, Kılıçdaroğlu’na yönelik kampanyanın yeni bir aşamasına geçildiğini ilan etmiş oldular.
Buradaki konu ne? Konu meşhur Cumhuriyet gazetesinin yayınladığı MİT Tırları haberi. Bu haberden dolayı gazetenin başına gelmedik kalmadı. O tarihteki genel yayın yönetmeni Can Dündar yurtdışında yargılanıyor bundan ve gazeteci kökenli CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu bu haber nedeniyle çok ağır bir şekilde cezalandırıldı ve dokunulmazlığı da kalkmış olduğu için tutuklanıp cezaevine konuldu, hükümlü olarak cezaevinde. Bu şeyi Cumhuriyet gazetesine Enis Berberoğlu’nun ilettiği, Enis Berberoğlu’nun da bunları Kemal Kılıçdaroğlu’ndan aldığı iddiası üzerine kuruluyor ve buradan hareketle de Kılıçdaroğlu da Enis Berberoğlu gibi, casusluk, vatana ihanet gibi suçlarla suçlanmak isteniyor.

Kılıçdaroğlu yargılanabilir mi?

Enis Berberoğlu’nun zaten suçlanması ve mahkûm edilmesi başlı başına bir gariplikti, bir yanlıştı. Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargının olmadığını bize bir kere daha gösteren bir husustu; buradan hareketle Enis Berberoğlu olayını örnek olarak alıp, oradan hareketle Kemal Kılıçdaroğlu’na doğru uzanmak istenen bir süreç var. Ancak ortada birtakım teknik meseleler var, buna göre Kemal Kıldıçdaroğlu’nun bu suçlamalardan dolayı ifade vermesi ve başına bir şeyler gelmesi söz konusu değil; çünkü dokunulmazlığı var. Dokunulmazlıklar kaldırıldığı zamanki fezlekelerin içerisinde Kılıçdaroğlu hakkında bu konuda fezleke yoktu; ama burası Türkiye, burada her şey her an olabiliyor, artık şaşırmamayı öğrendik. Dolayısıyla iktidar partisi –ama esas olarak da tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan–, böyle bir süreci Kılıçdaroğlu için de pekâlâ başlatabilir. Yani hiçbir şeye “olmaz, kesinlikle olmaz” diyebilecek bir halde değiliz. Böyle bir süreç başlarsa ne olur? Tekrardan Kılıçdaroğlu hakkında bir fezleke gelip, bu fezlekeye uyarınca Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması söz konusu olursa falan diye bir uzun bir süreç var. Ama burada zaten önemli olan Kılıçdaroğlu’nun cezaevine atılması, tutuklanması, yargılanmasından ziyade onun kriminalize edilmesi ve ona böyle bir şeyin yapıştırılması, birincisi bu.
Ama çok daha farklı bir perspektiften bakmak gerekiyor olaya, o da şu: Artık Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarı kendisi bir vizyon üretemiyor, bir perspektif üretemiyor, tıkanmış durumda, bir kriz yaşıyor. Ben bunu uzun zamandan beri dile getiriyorum ve izleyiciler arasında, benim bir tespit, gözlem, analizden ziyade temennilerimi dile getirdiğimi düşünenler var. Böyle bir şey yok; bu benim uzun zamandan beri, aslında Gezi olayından beri gözlediğim bir olay ve bunu değişik zamanlar, yazarken yazdım, konuşurken de konuştum. Bir zamanlar birtakım medyadaki tartışma programlarında, özellikle Habertürk’te çalışırken katıldığım programlarda da bu tezi dile getiriyordum; ama şimdi çok daha net bir şekilde dile getiriyorum, çünkü geçen süre içerisinde Erdoğan bu krizi çözmek yerine, krizi ertelemeye çalıştı ve erteledikçe de krizi daha derinleştirdi, bu son olay da bunun bariz bir göstergesi.

Kılıçdaroğlu ile polemiğe girmek Erdoğan’ın işine geliyor

Şöyle ki, Erdoğan öteden beri zaten Kılıçdaroğlu’nu diline dolamıştı, değişik vesilelerle dolamıştı. Cumhurbaşkanı olduğu zaman da –ki o zaman Anayasa’ya göre tarafsız, partiler-üstü olması gerekirken bile– bunu yaptı; çünkü bu kolayına geliyordu, Kılıçdaroğlu’yla girdiği polemiklerde genellikle üstün gelme ihtimali yüksekti, çünkü medyayı büyük ölçüde o kullanıyordu, belagat anlamında daha bir güçlüydü ve buradan yürüyebiliyordu. Daha önemlisi de şu: Kılıçdaroğlu Erdoğan’dan kendisine yönelik suçlamalara, aşağılamalara sık sık cevap vermeye kalkarken, kendisi bir ana muhalefet partisi olarak iktidara alternatif politikalar geliştirmekten uzak kalıyordu. Yani, bu laf yarıştırmalar, polemikler vs.’ye dönüp dolaşıp baktığımız zaman siyasî iktidarın işine geliyordu. Bir kere, her anlamda, imkânlar anlamında eşit olmayan bir kavga söz konusu, ama sonuç olarak zaten bu tür kavgaların, tartışmaların kazananı pek olmaz. Ama şöyle baktığımız zaman, Kılıçdaroğlu uzun bir süre enerjisini Erdoğan’a laf yetiştirmeye, ona yönelik olarak birtakım kelime oyunlarıyla mücadele etmeye vs. hasretmişti ve bu da tabii ki Erdoğan’ın ve iktidar partisinin işine gelen bir durumdu. Ne zaman ki Kılıçdaroğlu ve CHP bu tür polemiklerden, ideolojik tartışmalardan uzak durup siyasete yöneldiyse; alternatif politikalar, söylemler geliştirmeye yöneldiği zamanlarda başarılı olduğunu gördük. Bu anlamda referandum bence buna bir örnektir, referandum gerçekten her durumda, resmî sonuçları veri alsak dahi Erdoğan için sonuç çok büyük bir başarı olmadı, çünkü MHP yönetimiyle beraber girdiği bu referandumda % 60 civarında “Evet” oyu alması gerekirken, resmî rakamlara göre kıl payı kazandı. Ama en son olarak yaşadığımız bir başka olayda da bunu gördük: Adalet Yürüyüşü. Adalet Yürüyüşü gerçekten Kılıçdaroğlu’nun belki de liderlik kariyerinde, genel başkanlık kariyerinde liderliğe en yaklaştığı anlardan birisi oldu. Partiler-üstü, partisinin imkânlarıyla ama partiler-üstü bir söylemle hiçbir CHP amblemi, sloganı vs. kullanmadan –ki referandumda da büyük ölçüde böyle olmuştu– Ankara’dan İstanbul’a çok etkili bir yürüyüş yaptılar; herkesi şaşırtan, özellikle de tabii Erdoğan’ı şaşırtan bir olay oldu, belki de –belki de değil, kesinlikle– kendileri de şaşırdılar bu olayın bu kadar etkili olabilmesine.

Adalet Yürüyüşü’nün etkisi

Baktığımız zaman Kılıçdaroğlu’nun bu şekilde Erdoğan’ın ana gündem maddesi olması, belki de tek gündem maddesi olması, onu kriminalize etmek için devletin bütün imkânlarının bir tür seferber ediliyor olmasının arkasında büyük ölçüde bu Adalet Yürüyüşü var. Adalet Yürüyüşü hem CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun başarısı ve onlara destek veren diğer muhaliflerin başarılı olması kadar, AKP’nin ve Erdoğan’ın başarısızlığının da sonucuydu. Onların tıkanmışlığının da sonucuydu. Yaşadıkları krizin sonucuydu. Yani bu kriz, öyle bir kriz yaşıyor ki şu anda Türkiye’yi yönetenler, başta Erdoğan olmak üzere, aslında muhalif kesimlerin önünü çok geniş bir şekilde açmış durumdalar. Önemli olan muhalif kesimlerin burada doğru zamanda doğru hamleleri yapıp yapamadıkları ve eğer yaparlarsa iktidarın ve iktidarı tekelinde toplamış olan Erdoğan’ın krizi nedeniyle ve onlar için bu kriz sayesinde çok etkili olabiliyorlar. Bu anlamda referandumdan sonra Adalet Yürüyüşü çok etkili bir gösterge oldu. Ve gördüğüm kadarıyla bu son hamle, Kılıçdaroğlu’nu kriminalize etme, casusluk, vatana ihanet gibi bir suçlamayla, alelacele suçlamalarla onu etkisizleştirme, onun enerjisini buraya akıtmasını sağlama ihtiyacı hissediyor şu anda siyasî iktidar. Bunu becerir mi? Çok emin değilim. Kılıçdaroğlu şu âna kadar bu konuda çok fazla bir çaba içerisinde olmadı. Dün bir grup gazeteciyle konuştu ve anlattı olayı nasıl değerlendirdiğini –ki o gazetecilerden birisi, Erdem Gül, Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi bu akşam saat 19:00’da Güne Bakış’ta bu olayı Gökçe Çiçek Kösedağı’ya anlatacak– şu âna kadarki CHP’den gelen tepkilere baktığımız zaman, iktidarın bu amacına ulaşması biraz zora benziyor. Ama daha yolun başındayız. Tahminimce bu olayı çok ciddi bir şekilde işlemeye çalışacaklar. Özellikle medya üzerinden işlemeye çalışacaklar. Başka birtakım şeyler de olabilir. Büyük bir ihtimalle birtakım savcılar devreye girecek, birtakım fezlekeler çıkacaktır. Burada CHP’nin ve ana muhalefetin, aslında genel olarak tüm muhalefetin enerjisini buralara akıtmasına çalışacaklar.
Aslında bu biliyorsunuz son dönemde Türkiye’de Adliye, Türkiye’de iktidara uzak olan, karşı olan kesimlerin hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdiği bir yer oldu. Gazeteciler, siyasetçiler, belediye başkanları, aydınlar, akademisyenler artık adliye koridorlarındalar. Ya yargılanıyorlar, ya yargılanan arkadaşlarına, meslektaşlarına, yol arkadaşlarına destek vermeye gidiyorlar. Dolayısıyla muhalefetin enerjisinin önemli bir kısmı adliye koridorlarında, açılan davalarda harcanıyor — ki iddianamelere baktığımız zaman bu davaların büyük bir kısmının çok alelacele ve mesnetsiz davalar olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Suçlu olduğu varsayılan kişilere suç aramakla ömürlerini tüketen savcıları var bu ülkenin. Böyle bir durumdayız. Şimdi de benzer bir olay zaten CHP’nin başında vardı. Şimdi doğrudan genel başkanı üzerinden CHP’nin enerjisinin buraya hasredilmesi isteniyor.

Batı iktidarın umrunda değil

Olayın bir önemli boyutu da şu: Eğer böyle bir şey olursa –ki pekâlâ olabilir, pekâlâ Kılıçdaroğlu’nu yargılamak isteyebilir Türkiye’de adalet mekanizması, adını bile söylerken zorlanıyoruz artık–, böyle bir durumda Türkiye’nin, zaten iyice yerin dibine geçmiş olan, yerlerde sürünen imajının, demokrasi karnesinin özellikle Batı nezdinde çok kötü bir halde olacağını kestirebiliriz. Ama siyasî iktidar ne zamandan beri “Batı ne der? Ne tepki verir?” konusunu çok kendine dert edinmiyor. Hele ABD’de Trump gibi zaten demokrasi, temel hak ve özgürlükler konusunda hiçbir duyarlılığı seslendirmeyen bir lider varken, işlerin daha kolay olacağını düşünüyorlar. Olayın böyle bir boyutu var. İkinci bir boyutu da, yani dünyadan pek fazla çekinmiyorlar ya da çekinmiyormuş gibi yapıyorlar diyelim. Bir diğer husus da, eğer bu olayda sonuna kadar gidilirse Türkiye’de ne olur? Türkiye zaten son dönemde sürekli bu tür gerginlikler, tatsızlıklar yaşıyor, krizler yaşıyor. Bunlara çok daha yenisi eklenir. Ama unutmayalım ki Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ne zamandan beri içeride. Tabii ki CHP, ana muhalefet partisinin liderinin benzer süreçlere muhatap kılınması çok daha ciddi olacaktır, ama Türkiye’de ilk kez Adliye denen mekanizmayla başı sorunlu olan ilk siyasî parti lideri de Kemal Kılıçdaroğlu değil. Onu unutmamak lazım. Selahattin Demirtaş’ın içeride olmasına rağmen, bütün sorunlarına rağmen HDP bir şekilde yoluna devam ediyor. Sonuçta bu dünyanın sonu değil. Ama bu tür uygulamalar siyasî krizini Adliye üzerinden rakiplerini kriminalize edip tasfiye ederek çalışma yaklaşımının siyasî iktidar için çok akıl kârı olduğunu düşünmüyorum. Belki kısa vadede birtakım şeyler kendilerini rahatlatabilir. Ama orta ve uzun vadede çöküşü çok daha hızlı ve çok daha sert yaşatacaktır bu tür alelacele yapılmış olan ve hiçbir şekilde hukuk devletiyle, demokrasiyle bağdaşmayan tedbirler.

Sıra Akşener’e de gelebilir

Burada bir hususu da vurgulamak lazım: Meral Akşener ve Ümit Özdağ’ın kuracağı partinin Ekim ayında en son halini alacağı açıklandı. Bu partinin de siyasî iktidarı çok memnun etmeyeceğini biliyoruz. Özellikle de siyasî iktidarın bir şekilde parçası haline gelmiş olan MHP Genel Merkezi’ni hiç memnun etmeyecektir. Ve bu tür kriminalize etme, şeytanîleştirme ve rakiplerini suçlu gibi gösterme çabalarının bu yeni parti için de söz konusu olacağını pekâlâ tahmin edebiliriz. Umarım olmaz, ama pekâlâ olacaktır. Orada da büyük ihtimalle devreye o çok sihirli FETÖ suçlaması girecektir. Zaten uzun bir süredir bunu değişik vesilelerle hem AKP hem de MHP yöneticileri dile getiriyorlar. O da yeni bir epizod olarak karşımıza çıkacaktır. Ama şu aşamada tabii ki en önemli mesele Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu Adalet Yürüyüşü’nde olduğu gibi siyasî iktidarın krizinden istifade ederek daha geniş kitlelere açılma yolunda yeni adımlar atarsa, bu, hakikaten ülkeyi yönetenlerin hiç arzu etmeyeceği sonuçlara yol açabilir. Onun için önünü baştan kesmek; gerekirse onun enerjisini, arayışlarını başka yönlere yöneltmek ve onu birtakım polemiklerle, kendini savunma çabalarıyla etkisizleştirmek istiyorlar. Bakalım Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın bu stratejisine nasıl cevap verecek. Şu âna kadar büyük ölçüde ipuçlarını gördük, çok fazla bunu büyütmeyecekmiş gibi duruyor. Ama Kılıçdaroğlu ne kadar büyütmek istemese de iktidarın imkânlarını sonuna kadar kullanarak bunu alabildiğine büyütüp sanki Türkiye’nin en önemli ve belki de tek meselesi gibi göstermek isteyeceğini pekâlâ düşünebiliriz. Ama şunu söyleyeyim tekrar, başından beri söylediğim husus: Bütün bu tür olaylar bize gerçek bir hukuk olayı olarak, gerçek bir suç ve suçun tartışılmasını değil, Türkiye’de siyasetin, ülkeyi yöneten siyasetçilerin, tek başlarına 16 yıldır yöneten bir hareketin tıkanmış olduğunu net bir şekilde gösteriyor olacak. Bugün Kılıçdaroğlu’na, yarın belki Meral Akşener’e, ertesi gün bir başka kişiye olabilir. Bu aslında çaresizliğin, politika üretememenin, vizyon üretememenin yansımaları. Siyaseten yapamadıklarını hukuka havale etme, Adliye’ye havale etme gibi bir husus. Bu da Türkiye’de Adliye’nin ne kadar siyasîleşmiş olduğunu bize bir kere daha acı bir şekilde gösteriyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus