Güney Yıldız ile IŞİD sonrası Suriye Kürtleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/338323030″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

 

Merhaba, İyi günler. Bugünkü özel yayınımızda IŞİD sonrası Suriye’yi, özelikle de Suriye Kürtlerini konuşacağız. Konuğumuzsa Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Suriye Araştırmacısı Güney Yıldız.  Güney şu anda Londra’da olduğu için Skype üzerinden konuşacağız kendisiyle. Hoşgeldin Güney.

Merhana Gülener, hoşbulduk.

Şimdi şöyle, başlığı “IŞİD sonrası Suriye Kürtleri” diye attık. Özellikle bunu konuşacağız. Senin yakın zamanda, Temmuz ayında da yazdığın bir yazı var, buna da değineceğiz. Ama genel olarak başlayalım istersen: Şu an Kuzey Suriye’de, Suriye Kürtlerinin bulunduğu bölgelerde durum ne ve yakın vadede bizi neler bekliyor? Böyle başlayalım istersen.

Öncelikle şunu vurgulayarak başlamak lazım, YPG önceliğindeki Demokratik Suriye Güçleri Amerikan destekli güçlerin Rakka’ya ilerlemesinde birinci irade, en önemli nedeni ya da bunun bu zamanda gerçekleşmiş olmasının en önemli nedeni, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Washington’un politikası olarak bunu dayatmış olması aslında bu Demokratik Suriye Güçleri adlı gruba. Asıl biz Sruiye Kürtleri ve onların öncelikleri, stratejik öncelikleri, çıkarları üzerinden düşündüğümüzde aslında en önemli gündemlerinin Kuzey Suriye’de daha Kürtlerin yoğunluklu olduğu yerler ve onlara komşu bölgelerdeki güçlerini pekiştirmek olmalıydı. Fakat ABD’nin Rakka’nın ele geçirilmesini kendi birlikte çalıştığı güçler tarafından yapılmasını istemesi yüzünden buraya ilerlediler ve bunu yapak da aslında güçlerini çok fazla geniş bir alana yaymış oldular ve çok büyük riskler aldılar. Yani bildiğiniz gibi YPG ve Demokratik Suriye Güçleri, Suriye’de özel bir diplomatik denge çalışması yürütüyorlar. Bir yandan ABD ile ilişki kuruyorlar, bir yandan ABD’nin işbirliği yapmayı çok yakın bulmadığı bölgelerde ise Rusya’yla işbirliği yapıyorlar. Bunun dışında geçmişte rejimle diyalogları vardı. Bir dönem hatta Türkiye’yle diyalogları vardı. Salih Müslim defalarca Türkiye’ye gelip gitti. Onun dışında İran’la diyalogları vardı. Fakat bu Rakka operasyonuyla birlikte bu denge artık sürdürülmesi daha zor bir denge haline geldi. Çünkü bu güçlerin çoğu bu Kürt öncülüğündeki bir gücün bu kadar, mevcut durumdaki gibi güçlü olmasına çok tahammül edecek güçler değil. Dolayısıyla örneğin rejim mesela Türkiye sınırındaki bölgelerin PYD tarafından kontrol edilmesini, radikal Sünni cihatçı güçler tarafından kontrol edilmesine geçmişte tercih etmiş olabilir. Fakat bugün Kürtlerin artık Suriye’nin ikinci büyük gücü haline gelmiş olmaları ve rejimin çıkarlarını çok daha beklenmedik şekilde tehdit ediyor olmaları, durumu onlar için çok daha zor hale getiriyor. Özellikle Kürtlerin diplomasi çabaları, ittifakı, güçleri dengelemesini zor hale getiriyor. Fakat bir yandan da bunun bir düzeyde başarıldığına dair işaretler var. Örneğin en son Astana görüşmelerine Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na Astana görüşmelerine PYD ile bağantılı grupların gelmesini istemesi üzerinden baskı yapmış olması. Yine Afrin konusunda, Rusya’nın Türkiye politikasına doğrudan veya tümüyle desteklememiş olması şu ana kadar. Bunlar hani bu diplomasi faaliyetinin gittiği anlamına geliyor. Bir de Rakka konusunda şunu belirtmek lazım yani Kürt boyutunun ötesinde önemi olan bir operasyon. Rakka, Suriye İç Savaşı’ndaki en önemli birkaç dönemeçten birisi. Bu dönemeçleri şöyle sayabiliriz: Birisi IŞİD’in yükselişi Suriye İç Savaşı’nda dinamikleri çok fazla değiştiren bir olgu olarak. Kürt’lerin yükselişi yine bu dinamikleri değiştiren bir olgu. Rusya’nın müdahalesi Eylül 2015’te ve Halep’in ele geçirilmesi. Bunlar Suriye’de çok önemli dönüm noktalarıydı. Şimdi bir başka önemli dönüm noktası ya da yeni bir safhanın açılmasına yaklaşıyoruz Rakka’nın ele geçirilmesiyle beraber. Bu, Kürtler açısından çok büyük riskleri de beraberinde getiriyor. Biraz, çok belirsiz bir dönemdeyiz. Hem Kürtler yürütecekleri politikayı diğer aktörlere göre belirleyecekler, Türkiye bir çeşit beklemede ve en büyük sorulardan biri ABD’nin YPG’ye verdiği desteğin Rakka sonrasında da aynen devam edip etmeyeceği konusunda. Bu konuyla ilgili istersen konuşabiliriz ayrıca ama…

Evet bu konuya ben de değinmek istiyorum.

Buyrun.

ABD destekli koalisyon güçleri kara harekatını sürdürüyor ve Suriye Demokratik Güçleri Kürt’lerin liderliğinde bir başarı elde etti ve elde etmeye devam ediyor ama ABD ile Kürtler arasındaki bu ittifak sürdürülebilir mi? Sürdürülebilirse nereye kadar sürdürülebilir?

ABD bir yandan Kürtlerle bir ittifak içindeyken, -daha doğrusu bunu bir ittiak olarak değerlendirmek de ne kadar mümkün, ittifak düzeyine çıktı mı yoksa sadece taktiksel bir ilişki mi o da düşünülebilir-  ABD ile Kürtler arası ilişkiler bir yandan sürerken ABD aynı zamanda Kürtlerin yükselişine karşı çıkan ya da YPG’nin alan kontrolüne karşı çıkan Türkiye ile de müttefik aynı zamanda. Bu Demokratik Suriye Güçleri ya da YPG’nin diğer aktörlerle ilişkilerinde de aynı şekilde devam ediyor. Örneğin Rusya’yla belli bir lişkisi var fakat Rusya aynı zamanda YPG’ye karşı olan Suriye ve İran’la da müttefik, ABD de aynı şekilde Türkiye ile müttefik. Dolayısıyla zor sürdürülebilir bir işti. Ancak bu ilişkinin daha rahat sürdürülebilmesi Türkiye’de PKK ile ilişkilerin belirli bir düzeye çıkarılmasıyla mümkün olabilir. Fakat Türkiye’de çözüm sürecinin sekteye uğramış olması, çökmüş olması ve 2019’a kadar da çok fazla bir şey bekleyemeyecek olmamız, belki bu konuda bir açılım bekleyemeyecek olmamız iliişkiyi oldukça zor bir hale getiriyor. Fakat şunu yine de söyleyebiliriz, ABD bu bölgenin yani şu anda Demokratik Suriye Güçleri kontrolündeki bölgenin stabilizasyonu için olağanüstü bir çaba sarfetti. Büyük siyasi riskler aldı, askeri destek verdi. Türkiye’yi karşısına aldı bunun için. Ve sonuçta belli bir stabilizasyona ulaşmış bir bölge yarattı. İslami cihatçı radikal grupların bulunmadığı, tehdit oluşturmadığı veya ikmal kaynaklarının kesilmiş olduğu bir bölge yaratmış oldu burada. Şimdi Rakka operasyonlarından sonra buradan geri çekilirse bu bölgenin tekrar destabilize olması ve farklı grupların ortaya çıkması bu kadar yapılan yatırımın boşa gitmesi anlamına gelecek. Belki bir üçüncü IŞİD’le karşılaşmış olacağız o durumda. Dolayısıyla ben ABD açısından da bu projeden geri adım atmanın o kadar kolay olduğunu düşünmüyorum. Zaten YPG’ye verilen destek de sadece Rakka’nın ele geçirilmesinin ötesinde bir destek. Hem silah desteği hem de başka şeylere baktığımızda. Fakat yine de Rakka sonrası bu derecede bir bağlılık olacak mı olmayacak mı, burada hâlâ soru işaretleri var. Çünkü Trump yönetimi özellikle her konuda, diğer başka konularda da olduğu gibi, öngörülebilir olmadığını gösterdi geçmişte. Dolayısıyla hani burada kesin konuşmak çok mümkün değil fakat ben ABD açısından da Kürtler açısından da bu ittifaktan geri adım atmanın çok kolay olacağını düşünmüyorum. Ve şunu belki söylemek gerekir yani Öcalan önderliğindeki hareketlerin belki temel özelliklerinden birisi daha çok bütün farklı güçlerle ilişki kurmaları ama kendi kararlarını kendileri vermesi ya da kendi güçlerine biraz daha güvenerek hareket etmeleridir diyebiliriz benim bakışıma göre. Fakat bu durum Rakka operasyonu, Suriye’de içine girdikleri denklemle zorlanır bir hale geldi. Artık örgüt tek başına kendi gücüne güvenerek karar alabileceği bir düzlemde değil. Çok büyük dinamiklerin ortasında yer alıyor. Dolayısıyla bu onlar için de çok yeni bir durum. Daha önce mesela Suriye yönetimiyle geçmişte örgütün ilk yıllarından itibaren diyaloğu vardı ama hiçbir dönemde örgüt hiçbir ülke ya da dış güçle ortak operasyon ya da koordinasyon içine  girebileceği, girdiği bir dönem olmadı. Bunu ilk kez ABD ile yapıyor ve ABD ile ilişki kurmak geçmişte de örgütü çok zorlamıştı, bölünmelere yol açmıştı örgüt içinde. Dolayısıyla bu örgüt açısından da çok büyük riskler ve zorluklar barındıran bir şey. Fakat son olarak şunu söylemek lazım, örgütün yani Öcalan liderliğindeki hareketlerin bir öncelik sıralamasına baktığımızda ilk sırada genelde askeri hamleler yer alır. Daha sonra kitlelerle kurdukları ilişkiler ve en son olarak diplomasi yer alır. Yani örgütün harcamalarına ya da aktivitelerine bakarsanız diplomasi en az yer kaplayan alanı. Dolayısıyla burada da Suriye’de de bakışları böyle. Önce güvenlikleri için kendi askeri güçleri, daha sonra belki o yönetimsel kurdukları yapılar. Özellike Membiç’te, Membiç’teki yapının daha fazla başarılı olmaya devam etmesi durumunda Suriye için gerçek bir alternatif haline gelebilir. Yani Öcalan’ın öncülüğünde geliştirilen sistem açısından ve asıl beklentileri Suriye’ye federal bir yapıyı getirmek. O federal yapıda daha çok bölgeyi kontrol etmekten ziyade yani YPG açısından öncelik Rakka’yı kontrol etmek, orada dominasyon kurmaktan ziyade Rakka’nın olası bir federal sistemde daha federal sistemde yer alması ve Suriye yönetimini gelecekte bu konuda yapılacak müzakerelerde daha zorlayıcı bir unsur olması. Yani Rakka nihayetinde Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu’na katılmayabilir PYD öncülüğünde geliştirilen. Fakat kendi başına federal bir bölge olsa bile daha sonraki Suriye’nin paylaşımında eğer federal sistemi desteleyecek bir unsur olursa bu Kürtler açısından kendi kazanımlarını daha güvenceli hale getirmek hale gelecek.

Peki şöyle devam edelim Güney, Trump yönetiminden bahsettik. Bildiğimiz gibi şimdi bu karışık denklemin en önemli aktörlerinden ikisi ABD ve İran. Ve Trump yönetimiyle birlike bir önceki Başkan Obama yönetimindeki ilişkilerin aksine İran’la ipler gittikçe gerildi. Ve bir çok analist de bunu söylüyor. Sen de az önce bahsettiğim yazında da “Orta Doğu’daki Kürt Politikasının Değişen Dinamikleri” başlıklı yazında da dile getiriyorsun, Ortadoğu gititkçe bu Sünni-Şii çatışması üzerinden İran yanlısı ve İran karşıtı aktörlerin bir çatışma sahasına dönüşüyor. Kürtler bu çatışmada nereye tekabül ediyor sence?

Bu yani çok krtik bir soru gerçekten. Çünkü Ortadoğu haritası yapıldığı zaman dikkat ediyorsunuzdur bir çok yerde mesela Sünniler Şiiler ve Kürtler ayrıldı. Sanki Kürtler ayrı bir hizipmiş gibi, ayrı bir grupmuş gibi. Çoğunluğu Sünni olmasına rağmen, özellikle Irak ve Suriye’deki Kürtlerin tümü neredeyse Sünni olmasına rağmen ayrı bir kamp olarak değerlendiriliyor Sünni ve Şii kamplarının içinde. Belki burada Sünni ve Şii kampları yerine “İran yanlısı kamplar” ve “İran karşıtı kamplar” demek daha politik olarak doğru olabilir. Kürt ilerleyişinin Suriye’de şöyle bir etkisi de oldu: Daha önce gündemde pek olmayan Doğu Suriye bölgesini, çoğunlukla çölden oluşan bölge birden bire daha önemli hale gelmeye başladı Rakka operasyonuyla birlikte. Hatırlıyorsunuzdur İran, Deyrizor’a bir füze saldırısı yaptı ta İran topraklarından, Irak’ın üzerinden uçarak vurulan. Yani Deyrizor’da bir hak iddia ettiğini ortaya koyan. Onun dışında Tanaf’ta bir İran yanlısı güçlerle, rejim güçleriyle ABD arasında bir gerilim yaşandı. Ve daha sonra da Güneydoğu Suriye’de bir ateşkes ilan edildi. Trump ve Putin’in G20 zirvesinde görüşmesi sırasında ilan edildi. Bütün bunlar şunu söylüyor: Eğer Ortadoğu haritasına bakarsanız, Tahran’dan Bağdat’a, Bağdat’tan Ebu Kemal’e yani Suriye-Irak sınır kapılarından birine, oradan Lübnan’a kadar doğrudan bir çizgi çizebilirsiniz. Bu ve bu bölgenin çoğunda bugün İran nüfuzunu artırmış durumda. Ve de bu bölgenin diğer önemi de aynı zamanda İsrail ve Ürdün’e de sınır olması, Ürdün ve İsrail sınırına yakın olması. Ve Başkan Trump ve Başkan Putin’in ateşkes anlaşmasının arkasında da İsrail ve Ürdün olduğu G20’deki anlaşmasının arkasında bir sır değil. Dolayısıyla bu güçler de özellikle İsrail, İran’ın bölgede bir fiziksel kontrol sağlamasını özellikle tehlikeli görüyor. Fakat bu tehlike ne kadar önemli konusunu anlamak için diğer bazı unsurlara da bakmak lazım. Mesela İran çok, birkaç ay önce Tartus’ta yani Rus’ların kontrolündeki bölgede bir limanın kontrolünü aldı. Ve zaten havayoluyla İran yanlısı güçlere silah aktarabiliyor ve doğrudan Şam üzerinden. Dolayısıyla ayrıca bir kara koridoruna ne kadar ihtiyacı var ve bu koridorun nasıl etkileri olacak konusu ayrı bir, bu deniz limanı ve hava desteği sağlamasını düşündüğümüzde önemi belki ikinci plana düşüyor olabilir. Fakat uzun vadeli düşündüğümüzde, eğer İran bu bölgede karada İran yanlısı güçlerle bir şey çizebilirse, bir hakimiyet sağlayabilirse belki uzun vadeli İsrail ya da Ürdün ya da başka bir bölgenin geri kalanında tehdit ya da kontrolü altına almak istediğinde bu kendisine çok büyük bir avantaj sağlayacaktır. Ve baktığımızda Irak’ın batısında İran yanlısı güçlerin egemen olduğunu, Halep’ten Suriye’nin güneyine kadarki bölgede İran yanlısı güçlerin egemen olduğunu, Bedir Tugayları’ndan Hizbullah’a kadar görüyoruz. Bunların arasında kalan ve bu bölgenin birleşmesini engelleyen güçse Kürtler oluyor. Kürt öncülüğündeki Demokratik Suriye Güçleri. Dolayısıyla Trump yönetimiyle bu YPG’ye verilen desteği unsurlarından birisinin bu olması da mümkün. Fakat Trump yönetimi acaba İran’ı Suriye’nin doğusundaki bir çatışmada mı karşısına almak istiyorsa yoksa başka bir platformda mı karşısına almak istiyor, bu soru hala net değil. Bu soruların cevabı belki Trump yönetimiyle İsrail arasındaki ilişkiye bağlı olacak. Çünkü İsrail için güvenliğinde İran’ın bu bölgede olmaması çok ön planda yer alıyor. Fakat Amerikan öncelikleri arasında bu ne kadar ön planda yer alıyor bu henüz çok belli değil. İsrail-Amerikan ilişkileri, ABD’nin İran’ı Suriye’de nasıl karşısına aldığını biraz belirleyecek. Ve Kürtler için geçmişte çok sık işte “rejimin kuklası”, -Türkiye yönetiminden de böyle açıklamalar vardı- “rejimin kuklası”, “rejimin kontrolünde” sözleri vardı. Fakat bugün ortaya çıkan tabloda rejim ve İran güçleri, Suriye rejimi ve İran güçlerinin nüfuzu altında olmayan nadir bölgelerden birisi Kürtlerin bugün öncülüğünü yürüttüğü bölge haline geldi. Bu da yani Demokratik Suriye Güçleri’nin Amerika nezdindeki stratejik önemini artırıyor. Öte yandan İran Genelkurmay Başkanı bugün muhtemelen Türkiye’de bildiğim kadarıyla. Türkiye’yi 1979’dan beri lk kez ziyaret etmiş olması ve gündeminin işte Irak Kürdistanı bağımsızlık referandumu ve YPG olduğunun açıklanmış olması da farklı belki ittifaklar kurulabileceğini işaret ediyor.

Evet ben de tam buna gelmek istiyordum Güney. Bunu biraz daha detaylandıralım arzu edersen. İran Genelkurmay Başkanı Bakiri’nin ziyaretinde şöyle bir açıklama yapıldı: “Terörle mücadelede istihbarat paylaşımı ve operasyonel işbirliği.”  Bir şekilde burada Türkiye ve İran’ın ortak hareket ederek Suriye’de özellikle Kürtlere karşı bir operasyonel işbirliği içerisinde olacağının işaretini görmek mümkün mü?

Bence mümkün fakat bunun doğrudan pürüzsüz bir işbirliği olacağını söylemek çok zor. Çünkü Türkiye’nin belki birinci önceliği Öcalan’ın fikirleri etrafında örgütlenen örgütleri zayıflatmak olabilir fakat onlara müdahale ettiği her anda aynı zamanda İran çıkarlarını da tehdit etmiş oluyor. Mesela Sincar özel bir bölge. Sincar bölgesinde örgütün varlığını azaltmaka istiyor Türkiye, yok etmek istiyor orada fakat o bölge aynı zamanda İran yanlısı Haşd-i Şabi Halk Güçleri yapısının da var olduğu bir bölge. Dolayısıyla İran’ın karşısında şöyle bir seçenek var, yani örgütün çıkarıldığı ve yerine Türkiye’ye ya da Türkiye yanlısı Sünni, belki İslamcı grupların geldiği iki farklı senaryo var. Bu iki farklı senaryo da çok tercih edilir değil veya tercih edilirse muhtemelen bölgenin geri kalanıyla ilişkisi daha sorunlu olan yani İslamcı gruplarla çelişkisi daha yüksek olan PKK’nin orada bulunmasını sağlaması, onu kabullenmesi muhtemelen şey için, İran için daha iyi olabilir. Fakat Suriye’de YPG’nin kazandığı güç ne İran’ın ne de Suriye rejiminin kabul edeceği, kabul etmek isteyeceği bir seviyede değil. Çok yüksek bir seviyede ve bunun, onun ABD iktidarı içinde bunu yapıyor olması çok büyük bir tehdit. O kadar ki daha sonra İran’ın kendi toprak bütünlüğü açısından da tehdit. Çünkü son zamanlarda bir çok Kürt örgtünün İran’a karşı tehditlerini artırdığını biliyoruz. Öte yandan daha önce Türkiye ile İran arasında defalarca istihbarat paylaşımı, politik işbirliği, askeri iş birliği yapılmaya çalışıldı ya da belli düzeylerde yapıldı. Ve eğer yani örgütün merkezine bir saldırı olacaksa bunu yapmaya yine en uygun ülke İran. Çünkü Kandil bölgesi İran’la doğrudan çok yakın bir sınırda. Doğrudan topçu ateşinin bile yapılabilceği bir bölge. Türkiye içinse o bölgeye müdahale yüzlerce kilometrelik alanı havadan geçmek ya da karadan geçmeyi gerektiriyor ki geçmişte Türkiye bunu 2008 yılında hatta geçen haftalarda tekrar sınır ötesi operasyonla bunun belki ihtimalini zorladığı zamanlarda istediği başarı elde edemedi. Dolayısıyla örgütün genel merkezi üzerine bir baskı kurmak istiyorsa Türkiye İran’la işbirliği yapmak zorunda. Fakat bu ilişki her zaman Türkiye’nin, İran’ın başka çıkarlarına tehdit oluşturmasını da sağlıyor. Yani bunun muhtemelen müzakere edilecek çok boyutu var fakat Türkiye’nin anladığımız kadarıyla son birkaç, bir iki yıldır mesele yani YPG ya da PKK gibi örgütleri zayıflatmaksa bir yerde çok şeyden taviz verebilecğeini gösterdi. Bunu şeyde gördük, Halep’te Rusya’yla iş birliğinde gördük. Yani El Bab ve Cerablus bölgesini ele geçirme belki karşılığında Halep’te Türkiye geçmişteki pozisyonunu sürdürmedi. Ve bunu belki en belirleyici unsuru buradaki bir Kürt koridorunun oluşması, Afrin’le geri kalan Kürt bölgesinin birleştirilmesini engellemekti. Dolayısıyla Türkiye’nin bu meselede yapabileceklerinin sınırı çok yüksek.

Evet. Peki, şuna da bakalım biraz Güney, bölgedeki yakın zamanda göreceğimiz –olursa eğer- Irak Kürdistanı’ndaki bağımsızlık referandumu olacak. Tabii işte başta Türkiye ve İran olmak üzere referandumu desteklemeyen aktörler var. ABD, İsrail, Körfez ülkeleri destek veriyor. Bölgeye nasıl bir etkisi olur referandum olur ve bağımsızlık çıkarsa referandumdan? Başta Suriye ve Suriye Kürtlerine etkisiyle başlayalım ve genel olarak bölgeye etkisi nasıl olur sence?

Yani birincisi, Irak Kürdistanı bağımsızlık referandumunun ne kadar ciddi olup olmadığı üzerine de tartışma yapmak gerekir.

Tabii.

Hani bunun ilan edildiği koşullar 2014’te ilk kez söz edildi ve bu yıl gündeme geldi. İkisi de bu dönemler Kürdistan Demokrat Partisi için, yani Barzani öncülüğündeki hareketler için, iç siyasette sıkıntı yaşadıkları dönemlerdi. Hem askeri olarak DAEŞ’e karşı gem içerde cumhurbaşkanlığı, Barzani’nin başkanlığının ek süresinin bile bitmiş olmasının yaşandığı bir dönemde oldu. Ve KDP hareketi içinde bağımsızlık söyleminin öncüsü olmak muhtemelen politik olarak bir kazanım gibi düşünüldü. Yani eğer bağımsızlık söyleminin öncüsü olarak bir politika yürütülürse bu politik bir kazanım getirecek, bunun sonucunda bağımsızlık çıkara bu yine politik bir kazanım olacak. Ama bu bağımsızlığa giden adımlar atılmazsa bile yine de bir politik kazanımı var. Çünkü bu siyasetin öncüsü olmuş olacaklar. Ben, Başkan Barzani’nin bunu açıklamasında bir milliyetçi neden olduğuna inanıyorum. Bir yani Kürdistan bayrağı altında ölmek istediğini söylemişti mesela. Ama daha çok, daha önemli nedeni Kürdistan bölgesi iç siyaseti ve diğer ülkelerle müzakereler olduğunu düşünüyorum. Yani Bağdat yönetimiyle müzakere için Barzani yönetimine güçlü bir koz verecek eğer referandumdan güçlü bir evet çıkarsa ki evet çıkacağı kesin fakat bunun ne kadar yüksek olacağı belki biraz tartışmalı. Diğer boyutuysa Suriye Kürtleri açısından şöyle bir boyutu var, şimdi bütün bir Kürt politik coğrafyasına hakim olan iki hareket var en güçlü iki hareket var. Birisi işte Öcalan önderliğindeki hareketler. Hem İran’da, Irak’ta da belli bir payı var Irak Kürdistanı’nda, özellikle Suriye’de zaten Türkiye’yi domine ediyorlar. Bunun karşısındaki ikinci en önemli güçse Barzani öncülüğündeki hareketler. Bu hareketin gücüyse diplomatik kabul edilebilirliğinde hem Türkiye tarafından hem de uluslararası kamuoyunda. Ama kontrol ettikleri bölge, üzerinde etkisi olduğu nüfus açısından baktığımızda, hatta askeri güç olarak baktığımızda, operasyonel askeri güç olarak baktığımızda gittikçe güçlenen değil, belki yavaş yavaş kan kaybeden bir hareket olduğunu görüyoruz. Karşısındaki hareket ise Suriye’de gittikçe güç kazanıyor. Buradaki tartışma noktalarından bir tanesi bağımsızlık konusu. Barzani hareketi bir Kürt ulus devleti kurmayı hedefliyor. Hatta Barzani’nin hareketinden olmasa da yakın duran bazı isimler: “Arapların yirmi iki devleti var, Kürtlerin neden birden fazla devleti olmasın?” şeklinde açıklamalar yaptılar mesela. Dolayısıyla Irak Kürdistan’ında bir Kürt devleti, Suriye’de başka bölgelerde Kürt devletleri gibi projesi var Barzani’nin politik olarak, en azından söylemsel olarak. Buna karşılık, karşı tarafın ise daha çok özerklik,otonomi üzerinden bir yaklaşımı var. Sınırlara dokunmadan en azından söylemsel olarak böyle bir yaklaşım. Burada ironik olarak bulduğum noktalardan birisi şu: Türkiye’nin Irak Kürdistanı’ndaki en yakın olduğu hareket KDP hareketi fakat KDP hareketi bağımsızlık yanlısı. Yani Suriye’de de bir federasyon yanlısı. Federasyonun etnik bir federasyon olması gerektiğini söylüyor Suriye’deki KDP yanlısı hareketler. Irak’ta ise bağımsız bir devlet kurulmasını istiyor. Türkiye’yle ilgili böyle bir söylemleri yok. Türkiye ise Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığa baştan sona karşı. Belki Erdoğan yönetiminin bu konuda daha esnek olabileceğini düşündü belki Irak Kürdistan yönetimi. Fakat Türkiye’nin ve devletin diğer dinamiklerini bunu çok zorluyor. İran’la Türkiye arasında şöyle bir ilişki oldu bu durumda: Türkiye, İran’ın bunu engellemesi için öne çıkmasını bekledi ve referandumu ne kadar ciddiye alıp ne kadar karşısında duracaklarını hesaplamaya çalıştılar ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı ilk açıklama aslında Kürt tarafında, KDP tarafında çok daha olumlu algılandı çünkü ilk açıklamada sanırım bunun bir sorumsuzlum olduğunu söylemişti Cumhurbaşkanı Erdoğan. Sorumsuzluk kelimesi tabi kabul edilemez ya da buna izin vermeyiz gibi açıklamalardan çok daha yumuşak bir açıklamaydı hatta neredeyse Almanya Dışişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamadan daha yumuşak bir açıklamaydı ilk açıklama olarak. Fakat zaman içinde, bir iki ay içinde AKP de Cumhurbaşkanı Erdoğan da çizgisini daha sertleştirmek durumunda kaldı. Bu, Barzani yönetimiyle AKP arasında bir çok düzeydeki ilişkilere rağmen dah sertleşmek zorunda kaldı. Belki Türkiye’de diğer devlet içi dinamikleri göz önüne alarak. Biraz benim daha önceden beklediğim gibi oldu, Türkiye’yle İran bu konu üzerinden ve Suriye üzerinden tekrar ortaklaşma zemini yakaladılar. Fakat Türkiye’yle İran aynı zamanda iki rakip ülke bölgede. Türkiye bu rekabette son zamanlarda geride kalmış durumda ama uzun vadede bu iki ülkenin çıkarlarının çelişmemesi mümkün değil. Hemen hemen hiçbir bölgede. Yani Türkiye için de İran’ın beklentileri daha farklı yönde, Suriye’de doğrudan rejimi destekliyor İran. Türkiye oradaki kendisine yakın grupların hepsini terk etmek zorunda kalacak. Yine Irak Merkezi Yönetimi doğrudan İran’ın nüfuzu altında. İran’a bağlı güçler bugün sünni bölgelerin çoğunu da kontrol ediyorlar. Türkiye ise o bölgelerde İran’a karşı savaşan güçleri ya da aşiretleri destekliyor. Bir taraftan da Kürt meselesinde bir ortaklıkları var. Dolayısıyla yani orada da müzakere edilecek çok zemin var. Yani Türkiye ile İran ilişkilerini aslında sağlıklı yürütmek, Türkiye’de devlet içinde ne kadar Batı karşıtı ya da İran yanlısı, İran’la işbirliğinden yana insanlar olsa bile çok kolay sürdürülebilecek bir politika değil.

Peki Güney son olarak tekrar IŞİD sonrası Suriye’ye dönelim. Şimdi Suriye Kürtleri güneye doğru ilerledikçe ve IŞİD’in elinden bazı yerleri aldıkça ki şu an en önemli mevzu Rakka’nın alınması, Suriye Kürtlerinin kontrolünde Arap nüfusun çoğunlukta olduğu, demografik ve sosyolojik açıdan Kürtlerle çok uyuşmayan bir toprak, bir halk var. Sen de IŞİD sonrasının stabilizasyonu üzerine çalıştığını da biliyorum, o yüzden bunu sormak istiyorum. Kısa vadede neler bekliyor bizi orada, neleri göreceğiz? Bir tür istikrar sağlanması mümkün mü, sürdürülebilir mi Kürt yönetimi orada?

Bunu net olarak söylemek çok mümkün değil fakat rasyonel olarak analiz ettiğimizde herhalde Kürt öncülüğünde federatif yönetimin ya da iddia edilen de facto federasyonun öncülüğünün Rakka’da askeri ya da siyasi dominasyon kurmaktan ziyade orada kendisiyle birlikte çalışabilecek yerel güçlerle bir ittifaka girmesi olduğu istediği söylenebilir. Yoksa YPG’nin de PYD’nin de Rakka’da hem askeri güvenliği sağlayacak hem de güvenliği sağlayacak ne kadrosu var, ne de gücü. Eğer böyle bir şey yapması, kendi gücünü çok belirgin hale getirmesi durumunda oradaki Arap aşiretlerinin, İslamcı diğer grupların bir araya geldiği yani Kürt karşıtlığı üzerinden bir araya gelmesi, hatta rejimle dahi iş birliği yapmaları gündeme gelebilir. Sanıyorum ki PYD yönetimi bunun farkında ve dolayısıyla Rakka’daki varlığını daha az görünür kılmaya çalışıyor. Fakat örneğin DSG’nin, Demokratik Suriye Güçleri’nin Rakka’yı ele geçirdikten sonra şehrin dışına çekilmesine ve bölgenin daha çok bölge halklarından oluşan bir asayiş yönetimi tarafında güvenliğinin sağlanmasını, bu asayiş eğitiminde Amerikalılar ve başka güçler yer alıyor, öngörüyorlar fakat bu askeri güçlerin, polis güçlerinin önemli noktalarında YPG tarafından eğitilmiş ya da PYD’li olan figürlerin olduğunu biliyoruz. Bugün Rakka Sivil Konseyi kurulmuş durumda ve onun eş başkanı genç bir Kürt kadın. Daha önce Tel Abyad’ın belediye başkanı olan kişi. Bu görevi önemli bir Arap aşiret reisiyle paylaşıyor. Ve de Rakka bölgesi için özellikle şunu söyleyebiliriz, Rakka bölgesi aşiretlerin güçlü olduğu bir bölge ve DAEŞ bile bölgeye geldiğinde, DAEŞ Irak’ta ve Suriye’de farklı hareket eden bir yapı. Suriye’de daha çok aşiretlerle işbirliğini ihtimal dahiline almasına rağmen Irak’ta bir çok aşireti yok etti. Rakka’daki aşiretler Suriye İç Savaşı’nın ilk yıllarında yani ülke karıştıktan sonra Esad’a desteklerini televizyondan ilan etmişlerdi. Bundan birkaç ay sonra El Nusra’ya bağlılıklarını ilan ettiler şehir düştüğünde. Daha sonrasında DAEŞ için de aynı kişiler kameraler karşısına geçti ve DAEŞ’e biat ettiler. Ben aynı güçlerin Kürtlerle çalışmaktan da hatta daha sonra rejimle işbirliği yapmaktan da çekineceklerini düşünmüyorum. Biraz aşiret yapısının gerektirdiği pragmatizm de bunu gerektiriyor. Rakka’da nasıl bir yönetim kuracaklarına rasyonel olarak Kürtlerin kendilerini en hafif tutmaları kendi çıkarlarına olur diye düşünüyorum. Bunun nasıl gelişeceğinin ipuçlarını veren diğer bir nokta ise Membiç bugün. Membiç yüzde sekseni Arap çoğunluğunda olan, geri kalan nüfusu ise Türkmenler, Çerkesler, Kürtler, diğer gruplar arasında bölünen bir yer. Dolayısıyla Arap dominasyonunun çok yüksek olduğu bir yer. Ve yönetim bu bütün etnik gruplardan kişilerden oluşuyor Membiç’teki yönetim. Ben sahada alan araştırması yapmadım Membiç’te dolayısıyla net konuşmak mümkün değil ama Membiç’teki yönetimin başarısı Rakka’nın ne kadar başarılı olacağına dair bir ipucu verecek. ABD’li yetkililerin de sahada olduğu, doğrudan gelişmeleri gözledikleri ya da bir çeşit kontrol ettikleri bir bölge Membiç. Aynı zamanda Suriye’de bütün savaşan güçlerin bir birbiriyle sınır olduğu; Rusya’nın, rejimin, Amerika’nın, hatta Türkiye yanlısı güçlerin Cerablus, El Bab tarafında bir araya geldiği çok öenmli bir bölge Membiç. Bu bölgede belli bir stabilizasyon şu ana kadar yaratmış olmaları Rakka için kendileri açısından iyimser bir senaryo oluşturuyor. Fakat şunu da söylemek lazım, bu stabilizasyon şu anda savaştan hemen sonrasına denk geliyor. İnsanların birinci önceliğinin güvenlik olduğu, bir takım diğer meselelerin öne çıkmadığı bir dönemdeyiz. DAEŞ’in tamamen büyük bir tehdit olmaktan ortadan kalkacağı, Suriye’de yeni bir yapılanmanın ortaya çıkacağı dönemlerde siyasi çalkantıların, çelişkilerin daha gündeme gelmesi söz konusu.

Güney çok teşekkür ediyorum değerli analizlerin için. Umarım ileriki zamanlarda bölgede yeni gelişmeler oldukça seninle konuşuruz.

Memnun olurum. Teşekkür ederim Gülener.

Biz teşekkür ederiz. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Suriye Araştırmacısı Güney Yıldız’la IŞİD sonrası Suriye’yi ve bunun merkezinde daha çok Kürtleri konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus