İstihbaratçılıktan gazeteciliğe: İran “reform hareketinin beyni” Said Haccariyan’ın portresi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İslam dünyasının yaşayan en etkili entelektüellerinden biri olmasına rağmen Said Haccariyan Türkiye’de pek tanınan biri değil. İstihbarat bakan yardımcılığından reformcu bir militanlığa, oradan da siyasi yorumculuk ve gazeteciliğe atlayan Haccariyan aynı zamanda İslam Cumhuriyeti’nin karmaşıklığını sergileyen bir paradoks.
Le Monde’un İslam dünyasının önde gelen entelektüelleri üzerine hazırladığı bir dizi [1] için, İran’ın önde gelen reformcu gazetecilerinden Said Asgarzade’nin kaleme aldığı Haccariyan portresi 17 Ağustos 2017’de, Stéphane Dudoignon çevirisiyle yayınlandı. Türkçe çeviriyiyse Haldun Bayrı yaptı.

İllüstrasyon: Sergio Aquindo
İllüstrasyon: Sergio Aquindo

O dönemde, bir çelişkiler yumağına kapılmıştım. Gözünüzün önüne şöyle bir getirin: İran’da Muhammed Hatemi’nin aynı eğilimdeki partisiyle ilişiği olmayan bağımsız reformcu bir gazeteyi yönetiyordum. Muhalifler diye bakıldığımız bir anda, her gün, başyazıyı yazmakla görevliydim. Bir pazar günü, 2000 yılının Şubat ya da Mart ayı olmalıydı (Hatemi’nin cumhurbaşkanı seçilmesinden üç yıl sonra), Tahran Belediyesi’nde Said Haccariyan’la randevum vardı. Belki de beni Cumhurbaşkanı’nı eleştirme şeklim konusunda görmek istiyordu. Büromdan çıkıyordum ki onun bir suikaste uğradığını öğrendim.
“Selam” gazetesinde birlikte çalıştığımız dönemden beri, on yıldır tanışıyorduk. Devrimin eski lideri Humeyni öleli bir yıl olmuştu, ama geleceğin “reformcuları” olacak olan “sol” gruplar, Parlamento’nun üst kanadı Uzmanlar Meclisi’ne (Meclis-i Hubregan-i Rehberi) alınmamışlardı. Haccariyan kendi köşesinde ufak bir krallık kurmuştu: “Selam” gazetesi müdürünün siyasî danışmanıydı. Üstelik bu zat, dinî entelektüel Muhsin Kediver’den, ya da başyazar Abbas Abdi’den, bizzat –1996-1997’de hepsinin başkanlık kampanyasına katılacakları– Hatemi’ye kadar, reformcu entelijensiyanın kaymak tabakasını çıkaran “Araştırma Merkezi”ni de denetlemekteydi.
Haccariyan istihbaratçılığı bırakalı bir yıl olmuştu ve gazeteyi onun idaresi altında çıkarıyorduk. Sık sık bize gecenin ortasında katılırdı; söylemeliyim ki, onun yardımı olmasa bütün çabalarımız beyhude olurdu. Zira haber mevzuunda hakiki “damarlar” bulma olanağı sadece onun elindeydi; “Sobh-e Emrouz” gazetesini çıkardığında bunun daha da iyi farkına varmıştık. Reformların başındaydık ve her tür geri dönüş denemesine karşı mücadele etmek gerekiyordu. Önemli olan, yurttaşlarımızın bütün bir kısmının erişiminin engellenmesi sürdürülürse Pandora kutularına dönüşme riski bulunan seçim sandıklarıydı.

İslam Cumhuriyeti’nin dosyaları

İstihbarattan gelen tek kişi Haccariyan değildi elbette — Kültür Bakanlığı personeliyle, hatta “Selam” gazetesi yazı kuruluyla teşrik-i mesaiye girilince farkına varılabiliyordu bunun. Ama o bütün bu camianın merkeziydi ve ona bakınca, “servisler”in temel direklerinden birinin siyasi yorumculukla karışık aktivistliğe dönüşümü gözlenebiliyordu. Gözünüzün önüne getirin: Bu tipin elinde İslam Cumhuriyeti’nin ilk on yıllık tarihinde yaşadığı neredeyse tüm krizler üzerine dosyalar vardı… Daha 1980’in Temmuz ayında, Şah’ın son başbakanı Şahpur Bahtiyar’ın dönüşü için bir darbe projesini açığa çıkarmıştı.
O darbe projesini bir komünist, Nasrallah Kadesi iletmişti ona. Komünistlerin devrim savunmasına ihmal edilemeyecek bir katkısıydı bu. Ama üç yıl sonra liderlerinin içeri düşmesine engel olmamıştı. Kimin hatası? Başkalarıyla birlikte, İran Komünist Partisi TUDEH’ten sorumlu KGB subayı Vladimir Kuziçkin’in rolünü açığa çıkaran Haccariyan’ın. Kuziçkin TUDEH üzerine tüm bildiklerini Londra’ya vermişti. Bu istihbarat derhal önce Pakistanlıların, sonra da İran’ın eline ulaşmıştı…
Ben “reformun beyni”ni tekrar görmek istiyordum, ama kendisi artık ateş altındaydı. Hatemi’nin 1997’deki zaferinden beri Haccariyan’ın İran’daki sivil toplumun zayıflığından yakındığını düşününce… Bize, mümkün olan en geniş bir taban üzerinde kitleleri çevreleme çağrısında bulunuyordu; böylelikle en azından siyasal davranışları daha iyi öngörülebilecekti. Ona göre, 1999’da kurulmuş olan belediye meclisleri, üzerine yeni bir kamusal yaşamın oturduğu kaide olmalıydı. Başkan’a danışmanlık yapmayı sürdürürken, o yıl Tahran belediye başkanının başyardımcılığına seçilmişti ve o andan itibaren, sivil kurumların nüfuzunu ve kalıcılığını garantiye almak için sayılarının artırılması için mücadele etmişti.

Mahmud Ahmedinejad karşısında

Kendisine kurşun yağdıran adamın adı Said Asgar’dı. Haccariyan akabinde onu affetmişti. Hatta onları Mir Hüseyin Musavi’nin 2009’daki kampanyası sırasında bir televizyon platosunda, cinayet teşebbüsünün soruşturmasını yürüten adamla birlikte görebilmiştik. Saldırgan, kurban ve müfettiş bir tarafta, karşılarında ise muhafazakâr Mahmud Ahmedinejad. Sorun, Ahmedinejad’ın tekrar seçilecek olması ve Haccariyan’ın kısa sürede hapishane yolunu tutması, Asgar’ın ise kaderine razı olmasıydı.
Haccariyan’ın yaşamında bu tür paradokslar gani gani. Bu paradokslardan biri de bizzat karısı Vecihe Marsusi. O da bir devrimciyken monarşiye karşı sosyolog Ali Şeriati’nin yanında militanlığa başlamıştı; sonra da Şah’ın zindanlarında üç yıl kaldı. Eşinin görüşlerine aykırı görüşleri olmasına ve Hatemi’nin zafer yılı olan 1997’de bir başka aday için, Ali Ekber Natık-Nuri için kampanya yapmasına engel olmayacaktı bu. Reformun beyni, emsallerinin çoğu gibi, kendi yuvasında kendi bakış açısının hükmetmesini her zaman büyük zorluklarla sağlamıştır.
Bir başka paradoks ise yine bir saldırı hikâyesidir. Bir gün, Haccariyan’ın fikirlerini yenileyen Ayetullah Şeriatmedari’nin onunla aynı binada oturduğunun farkına varılmıştır. Her ne kadar onların dört duvarı arasında hayırhah bir kibarlık hüküm sürüyorsa da, ikisinin de taraftarları inceldiği yerden koparmayı düşlemekteydi. Şeriatmedari, reformcuları yabancı ajanları ve Batı’dan telefonla idare edilen bir “Kadife Devrim”in İran’daki yatakçıları diye kınayan “Kayhan” gazetesine hükmetmekteydi. Aynı zamanda, reformcuların entelektüel serüveni de “Kayhan”da başlamıştı: Fazladan bir paradoks.

Aydın suikastleri soruşturması

1998’de Haccariyan, yorumdan ziyade haber ağırlıklı “Sobh-e Emrouz”u çıkarmaya başladı. Uğradığı saldırının, Hatemi başkanlığının başlangıcına damgasını vuran aydın cinayetleri serisi üzerine gazetesinin yürüttüğü araştırmalarla açıklanması hayli mümkün. Cinayetlerin davası, gazetelere –“Sobh-e Emrouz”un da dahil olduğu– büyük bir kapatma kampanyasından sonra, 2000 ilkbaharında yapılmıştı. Baş sanık Said İmami diye biriydi ve bu sanığın çevresinden, katillerin çalışma şeklinin aslında Haccariyan imzası taşıdığı şayiası yayılmaktaydı. İmami’nin Haziran 1999’daki intiharı, İslam Cumhuriyeti’nin ilk onyıllarında Haccariyan adının karıştığı en karanlık davalardan biri üzerindeki belirsizliklerin dağılmamasına neden olmuştu.
Seri suikastler, İmami’nin intiharı, gazetelerin kapatılması, Hatemi’nin ilk başkanlık dönemine damgasını vurmuş olaylardır. Öyle ki, 2001 başkanlık seçiminde Haccariyan, bürokrasideki reformcu hareketin dağıtılmasını kınayan eleştirel bir tutumla göze batmıştır. Tabii ki dört yıl sonra onun, Troçki’den kopya çekerek: “Reform öldü, yaşasın reform!” diye haykırdığını da duymuşuzdur. Ama hem Haccariyan hem reform için iş işten geçmişti: Ahmedinejad iktidara malum popülist sloganlarıyla gelmişti; Haccariyan’ın uğruna canını tehlikeye attığı sivil toplum ise yerle yeksan olmuştu.
Kamusal yaşamın ahlâkîleştirilmesi konusundaki fikirleri, onu 2009’daki kampanyaya da katılmaya ikna etti; ama bunun sonucunda da, Ahmedinejad’ın şaibeli zaferiyle sokak çatışmaları çıkacak ve en pişkin ahlâksızlık kesin galebe çalacaktı. Seçimdeki yoğun usulsüzlüklerden emin olan “Yeşil” Hareket’in– başkanlık seçimi akabindeki ayaklanmanın– kahramanları Mir Hüseyin Musavi ile Mehdi Karrubi, taraftarlarının polisle çatışmasına ses çıkarmadılar. Sonuçta reformcular parmaklıkların arkasına atıldı, Hatemi’nin Katılım Cephesi ise feshedildi.

Ruhani’nin yıkılan umudu

Bir yıl sonra hapisten çıktığında, Haccariyan tekrar –bu sefer de 20. yüzyıl başı İran anayasacılığından esinlenen ve başlıca referans terimleri: “denge”, “yumuşama”, “aşağıdan baskı” ve “yürütmeye doğrudan karışmama” olan– stratejisini çalışmaya koyuldu. Sonra da 2013’te Hasan Ruhani seçildi; Haccariyan da zaten Ruhani’nin simgesi olan anahtarın bir dişi haline gelmeyi dilediğini söylemekteydi…
Haccariyan’a göre sorun, Ruhani’nin reformculardan uzaklaşıp, adeta onu hiç kimse seçmemiş gibi ve partilerden yüz çevirebilirmiş gibi davranmasıydı. Ona göre, Ruhani’nin başkanlığı, Ahmedinejad idaresi altında geçen sekiz yıllık istikrarsızlığın damgasıyla, devraldığı durumu demokratikleştirmekten ziyade normalleştirmeye yönelikti. Her ne kadar cebinde reformların yol haritası bulunsa da, ülkede üçüncü bir güç belirmediği müddetçe, ya da öngörülmez bir felaket vuku bulmadıkça, Başkan’ın bir alternatif düşündüğü yoktu… Bugün, ona eleştirel bir destek veriyor.
Aynı zamanda, Said Haccariyan’ın yaşamı daima çelişkilerle ve bu yaşamı çekici kılan belirsizliklerle dolu olmuştur. Yaraları iyileştikten sonra, suikast teşebbüsü günü neden görüşemediğimizi açıklama hasebiyle görmek istedi beni. Artık hiçbir şeyin kalmadığı eski basın sendikası merkezinin yakınındaki bir binada buluştum onunla… Konuşurken mırıldanıyordu ve belki benim de öyle yapmam gerektiğini düşündüm! Görüldüğü kadarıyla alınmadı bundan. Anılarımın bazı bölümlerini yazarken cumhurbaşkanlığında yararlanmış olduğum kaynak hakkında bana sorular sormak isteyen dostları olduğunu söyledi. Said bu soruyu bana bizzat soracağını söylemişti onlara. Güldüm. O da güldü. Haber “damarları”nı elinde tutan sadece o değildi artık.

[1] Diğer isimler ve haklarında yazanlar şöyle:
Bireysel hakları savunan Suudi Arabistanlı vaiz Salman el Awdah (François Burgat);
Mısır’da feminizmin simge ismi Nevval el Saddavi (Myriam Benraad)
Mizahçı Mohammed Hanif (Julien Bouissou)
Suriye’nin özgür seslerinden Yasin el Hac Salih (Leyla Dakhli)

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus