Zaman Gazetesi davası: İçeridekiler-dışarıdakiler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Yaklaşık 14 ay sonra Zaman gazetesiyle ilgili dava bugün nihayet Silivri’de başlayabildi. Zaman gazetesiyle ilgili davada öne çıkan, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Mümtaz’er Türköne gibi tutuklu yargılanan sanıklar var. Orhan Kemal Cengiz, Lale Kemal, İhsan Dağı gibi tutuksuz yargılananlar var. Ayrıca Zaman gazetesinin genellikle idarî bölümlerinde çalışan isimler var. Zaman gazetesinin gazeteci kadrosundan bildiğimiz ya da en azından benim bildiğim tek isim, Ankara temsilcisi Mustafa Ünal tutuklu yargılanıyor.
Nihayet dava başladı, gün boyu sürüyor, yarın da devam edecek. Belki birkaç gün daha uzayacak. İlk savunmalar alınıyor. Bugün Ali Bulaç’ın savunması görülmüştü, sosyal medyada çıkmıştı. Ancak Ahmet Turan Alkan ve Şahin Alpay’ın savunmalarından bir şekilde haberdar olma imkânımız oldu. İlginç bir durum var; acı, dramatik bir durum var. Bu yayının başlığını “Zaman Gazetesi Davası: İçeridekiler-Dışarıdakiler” diye söyledim. İçeridekileri saydım. Dışarıda olanları ikiye ayırabiliriz. 1) bu davada tutuksuz yargılananlar — ki İhsan Dağı, Lale Kemal, Orhan Kemal Cengiz gibi isimler bir çırpıda aklıma gelenler. Aslında doğru olan bu. Basın davalarında tutuksuz yargılanmanın esas olması gerektiğini düşünüyorum — ki bu konuda birçok kişi benzer düşünceye sahip. En son Milli Eğitim eski bakanı Nabi Avcı da Cumhuriyet Davası bağlamında bunu söylemişti. Burada da bakıyoruz: Şahin Alpay, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan gibi isimler; bunlar yaşlarını başlarını almış, torun sahibi insanlar. Kaçma gibi bir durumları söz konusu değil. Zaten kendileri teslim olmuş, hiçbir yere gitmemiş insanlar. Bunların 14 ay boyunca tutuklu yargılanmaları bir kere hiçbir şekilde adil değil. Tabii ki herkes yargılanabilir, herkes suçlanabilir. Ama öncelikli olarak savunma hakkı esastır. Devletin suçlama hakkı varsa da vatandaşın kendini savunma hakkı esastır, bunun da adil bir şekilde olması esastır. Bu kişilerin –ki hemen hemen hepsi kamuoyu tarafından bilinen, belli bir saygınlığı olan isimler– tutuklu yargılanıyor olmaları başlı başına bir cezalandırma yöntemi.

Devletin gücü, ifade özgürlüğüne güvenen, yaşını başını almış entelektüellere yetiyor

Tutuksuz yargılananlar dedik. Bir diğer husus da, dışarıdakiler deyince iyice dışarıda olanlar. Aslında Zaman gazetesini Zaman gazetesi yapan kişiler onlar. Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’dan başlayarak sayılabilecek bir yığın isim var ve bu isimlerin çoğu, ezici bir çoğunluğu –ki bugünkü davada Mustafa Ünal istisnası dışında– yurtdışındalar; ABD, İngiltere, Almanya gibi yerlerdeler. Ve geçenlerde bir yayında da dile getirdiğim gibi, buralarda yavaş yavaş sosyal medya üzerinden yayıncılık faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyorlar. Burada çok basit bir adaletsizlik var. Daha önce de çok değindim, tekrar tekrar değineceğim, usanmadan değineceğim. Devletin gücü, evrensel bir değer olan ifade özgürlüğüne güvenen entelektüellere, yaşını başını almış entelektüellere yetiyor. Cemaat’le, Gülen örgütüyle organik bağlantısı olmadıkları bilinen, ama onların yayın organlarında yazan –bence bunu yapmakla da yanlış yapan, ama bir suç olarak kesinlikle düşünmüyorum, bu bir suç olamaz– kişilere devletin gücü yeterken, ilginç bir şekilde Zaman gazetesinin önde gelen unsurları, daha doğrusu Gülen örgütünün medyadaki önde gelen isimlerinin hemen hemen hepsi, en azından büyük bir çoğunluğu ülkeyi kolaylıkla terk ettiler. Nasıl yaptılar, nasıl ettiler bilmiyorum; ama kolaylıkla terk ettiler. Şahin Alpay’ın, Ali Bulaç’ın, Ahmet Turan Alkan’In, Mümtaz’er Türköne’nin de herhalde yurtdışına gitme imkânları vardı. Ya başlarına bir şey gelmeyeceğini düşündüler ya da –bence bu ikinci şık daha doğru– başlarına bir şey gelme ihtimali olsa da savunamayacak hiçbir şey yapmadıklarını düşündüler ve kaldılar. Ve şu anda görüyorsunuz, alındılar, götürüldüler.
Ali Bulaç’ın gözaltına alındığı günü hatırlıyorum. Ailesinden kişilerle, çocuklarıyla konuşmuştum. Çok eskiden beri tanıdığım birisidir Ali Bulaç. Kendisi gitti teslim oldu. Buna rağmen kendisinin yakalandığı, ele geçirildiği yolunda haberler yapılmıştı. Bir şekilde taciz edilmişti kendisi diyelim, bir grup medya organı tarafından. Ve Ali Bulaç özellikle AK Parti çevrelerinin yıllardan beri bildiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a özellikle belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapmış olan, Türkiye’de İslamcılık denince ilk akla gelen birkaç kişiden birisidir. Herkesin çok yakından tanıdığı birisidir. Ali Bulaç’ın böyle bir darbe olayıyla ilintisi olmayacağı konusunda herkes mutabıkken, sırf 17-25 Aralık’tan sonra tercihini Zaman gazetesinde yazmayı sürdürmekten yana yaptığı için bir şekilde cezalandırıldığını görüyoruz.

Tek suçları yazı yazmak

Bu kişilere böyle bir ceza uygun görülürken, mahkeme sonucunda haklarında birkaç kere müebbet isteniyor. Suç delili olarak gösterilen şeylerin hepsi yazıları; çok acıdır. Yazılarından başka hiçbir şey yok. Diğer bir acı nokta da şu: Zaman gazetesinin sanal arşivi yok olduğu için bunlara ulaşabilmek de çok kolay değil. Ancak böyle çok alâkasız bazı sitelerde bulunabilirse bulunuyor. Yazılarından dolayı 60-70 yaşındaki, Türkiye’nin bilinen entelektüellerinin müebbetle yargılandığına tanık oluyoruz. Ve bu konuda çok yüksek sesle itirazlar dile gelmiyor maalesef. Öte yandan, eğer bir suç örgütü varsa –ki var–, bu suç örgütünün medyada birtakım unsurları varsa –ki var–, bunların ilk akla gelen zanlıları burada değiller, yargılanmıyorlar ve yurtdışında yaptıkları yayınlarda, propaganda faaliyetlerinde, Ali Bulaç gibi, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay gibi, Mümtaz’er Türköne gibi kişilerin mağduriyetlerini kendilerine temel argüman olarak kullanıyorlar. Olayın bir de böyle başka bir acı yönü var.
Bir kere daha söylemiştim, tekrar söyleyeyim. Ekrem Dumanlı bir yayınında bu kişilerin, cezaevindeki yazarların her gece rüyasına girdiğini söylemişti ve buradan kendine ayrı bir mağduriyet yaratmak istiyor. Bu da işin gerçekten acı bir başka boyutu. Bu kişileri bu gazetelerde istihdam eden, onlara kendi bağlı olduğu yapının gerçek yüzünü değil de maskeli yüzünü sunan kişiler, iş ciddiye bindiği zaman ülkeyi terk edip giderken, geride kalan insanların bir anda sahipsiz kalmalarına neden oldular. Sahipsizlik hususunu özellikle vurgulamak istiyorum. Aradan geçen 14 ay zarfında, ayrı ayrı tanıdığım bu kişilerin aileleriyle belli bir şekilde temasta oldum ve aile fertleri –ki genellikle çocukları oluyor, çünkü çok yaşlı insanlar bunlar–, çocuklarının çok ciddi bir şekilde yakındıklarını, özellikle de bu Gülen örgütünün hâlâ babaları üzerinden propaganda yapıyor olmasından rahatsızlık duyduklarını, babalarının da bundan rahatsızlık duyduğunu –özellikle Ali Bulaç’ın, “Artık bir düşsünler yakamdan” lafını biliyorsunuz aktarmıştım size daha önce– tekrarlıyorlar. Ancak bir intikam duygusu hâkim, adalet duygusu yerine intikam duygusu hâkim.
Bu kişiler göz göre göre 14 ay boyunca mağdur edildiler ve şu anda hepsi uzun uzun savunmalar hazırlamış durumdalar. Bu savunmaları gördüğüm kadarıyla çok titiz bir şekilde çalışılmış savunmalar. Fakat garip tarafı, iddianamelerde onların savunmalarda gösterdiği titizliğin binde biri bile yok. Bakıyorsunuz, yazılardan dolayı suçlanıyorlar. İddianamede yazının içeriği bile pek yok, sadece başlığı var. Ve neden suçlandıklarını tam olarak bilmiyorum. Aslında bu ifade özgürlüğüne karşı –ifade özgürlüğü, anayasa ve uluslararası sözleşmeler tarafından tanınmış bir şey– açılmış bir dava ve sanıkların büyük kısmı da kendilerini bunun üzerinden savunuyorlar, savunmaya çalışıyorlar.

Siyasi iktidarın intikamı

Ancak son dönemdeki bütün davalarda olduğu gibi bu siyasî bir dava. Yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değil. Zaten bu kişilerin bu kadar ağır suçlarla, bu kadar ne olduğu belli olmayan, tırnak içinde “delil”lerle –benzer bir olay Cumhuriyet gazetesi davasında da söz konusu– yargılanıyor olması, başlı başına bunun siyasî olduğunu gösteriyor. Yarın da Ahmet ve Mehmet Altan’ın ve yanılmıyorsam Nazlı Iıcak’ın da davaları olacak. Orada da bir başka versiyonunu göreceğiz.
Burada benim gördüğüm kadarıyla siyasî iktidarın bir öfkesi var. Bu bilinen kişilerin bu Fethullah Gülen örgütüyle beraber adlarının anılmasına izin vermelerine duyulan bir öfke var. Bu öfke doğru bir öfke olabilir. Ama bu öfke insanların gözünü bürüyüp devlet imkânlarıyla, yargı imkânlarıyla bu kişilerin böyle mağdur edilmelerine, cezalandırılmalarına yol açmamalı. Adalet egemen olmalı ve makul bir şekilde bu bir tartışma konusu olmalı, bir ceza davası konusu olmamalı. Yani Ali Bulaç’ın, Mümtaz’er Türköne’nin, Şahin Alpay’ın, Ahmet Turan Alkan’ın yaptıklarını diyelim ki bu stüdyoda tartışabilmeliyiz. Ve bu Gülen Cemaati denen suç örgütünün yayın organlarında yazıyor olmalarının doğru ya da yanlış olduğunu kendileriyle tartışabilmeliyiz. Türkiye’nin normalde böyle bir ülke olabilmesi lazım; ama böyle bir ülke olmaktan maalesef çok uzak bir noktadayız. Ve bu kişiler, her biri ayrı ayrı, ayrı dallarda parlak bir kariyerleri olan ve yıllarca kalem oynatmış, düşünce ifade etmiş, yer yer gündem belirlemiş kişiler, şimdi devlet tarafından çok çaresiz bir duruma sevk edilmiş haldeler. Bu insanı son derece üzüyor.
Şahin Alpay’ın savunmasını okudum ve orada kendisinin en sonlarında söylediği, artık kendisinin hayattaki tek beklentisinin çocukları ve torunlarıyla vakit geçirmek olduğu ve bu nedenle de tahliyesini istemesini gördüm ve içim burkuldu. Şahin Ağabey’le çok eskiden beri tanışırız, bir dostluğumuz vardır. Kendisini çok severim. Ama kendisini başından itibaren de Cemaat’le kurmuş olduğu ilişki nedeniyle çok eleştirmişimdir, çok tartışmışızdır. O bir de sert tartışır gerçekten, sert tartışmalarımız da olmuştur. Ama hiçbir zaman onun, değil 14 ay, 14 gün hatta 14 saat bile özgürlüğünden mahrum edilmesini meşrulaştıracak bir tavır değildi onunki. Diğerleri de aynı şekilde öyle.
Umuyorum bir an önce özgürlüklerine kavuşurlar. Umuyorum bir an önce beraat ederler –ki hakları beraattır– ve Türkiye ifade özgürlüğü konusunda arzuladığımız noktaya gelir. Açıkçası, bu davada bu kişilerin yargılanıyor olmasının iler tutar hiçbir tarafı yok bana göre. Başından itibaren bunu söyledim. Ama öte yandan onların mağduriyeti üzerinden hâlâ kendi örgütlerinin propagandasını yapmaya çalışan kişilerin –ki birtakım sıfatlar kullanmak istemiyorum, sonra üzerime trollerini salıyorlar– onlarla uğraşacak halim yok, ne halleri varsa görsünler. Onlara karşı bakışım hep nettir. Onların yaptıkları sadece bir ifade özgürlüğü değil, onun ötesinde bir suç örgütünü, bazıları –ki bunları saptamak da savcıların ve mahkemelerin alanına girer– bazıları belli ki bu küresel suç örgütünün içerisinde önemli fonksiyonlar üstlenmişler ve bunu yaparken de medyanın imkânlarını kullanmışlar. Ancak Şahin Alpay gibi, İhsan Dağı gibi, Ahmet Turan Alkan gibi, Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Lale Kemal gibi isimleri böyle düşünmek kesinlikle bir akıl tutulması anlamına gelir.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus