Reis’in krizi

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Ne zamandan beri aklımda olan bir yayını ancak yapıyorum, sürekli değişik vesilelerle erteledim: Reis’in krizi. Buradaki “Reis”ten kasıt tabii ki AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Burada daha önce “Reisçiliğin Krizi” diye ya da “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yenilgisi” diye birçok yayın yaptım, ya da yaptığım birtakım yayınlarda bu temaları işledim. Ancak bunu bir üst aşamaya getirmek gerektiğini düşünüyorum ne zamandan beri; aslında başından beri böyle, ama şimdi çok daha netleştiği kanısındayım. O da eğer bir kriz varsa, bu kriz esas olarak artık Tayyip Erdoğan’dan kaynaklanan bir kriz. Yani Tayyip Erdoğan’ın çevresinden kaynaklanan bir kriz değil; ya da yakın zamana kadar şöyle bir husus söz konusu oluyordu: AKP iktidarı sırasında birtakım krizler, sorunlar yaşanıyordu; iktidar birtakım krizler yaşıyor, ama bir şekilde Tayyip Erdoğan bu krizlere müdahale ediyor ve bunları dönüştürüyordu. Buradan hareketle birçok önerme dile getirilirdi. Örneğin: “Erdoğan’ın oyu AKP’den fazla”, “Erdoğan hepsinin ötesinde” vs. Ama artık bunun böyle olduğunu düşünmüyorum, büyük bir tıkanıklık var ve siyasî iktidarın uzun bir süredir yaşadığı bu tıkanıklığın birinci derecede öznesinin Erdoğan olduğu kanısındayım.

Dış politikada artık vizyon yok

Bir kriz var, Reisçilik krizde; çünkü Reis’in bir krizi var. Bunu nasıl tanımlayabiliriz? Örneğin, dış politikaya baktığımız zaman, Türkiye’nin bir süredir bir dış politika vizyonu yok. Ahmet Davutoğlu başbakanken ya da daha öncesinde dışişleri bakanıyken, Türkiye’nin bir dış politika vizyonu vardı ve yanlıştı ve yanlışları sonucunda gelinen noktada Türkiye vizyonsuz bir şekilde tamamen konjonktüre göre sürekli değişen birtakım adımlar atmaya başladı, bir vizyonsuzlukla şu anda işleri götürmeye çalışıyor ve şu anda dış politika denince akla Erdoğan’dan başka kimse gelmiyor — belki bir anlamda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’dır, ama onun da nasıl bir fonksiyonu olduğu konusu kendi görevi gereği çok belli değil. Ama şu anda Türkiye’de dış politika nasıl yapılıyor konusunda ne Dışişleri Bakanı’nın ne Dışişleri Müsteşarı’nın ne de başka kişilerin adı anılmıyor. Halbuki Davutoğlu döneminde müsteşar Feridun Sinirlioğlu’nun da belli bir ağırlığı olduğunu biliyorduk; ama sonuçta o politikalar yanlıştı. Şimdi o yanlışlardan kurtulmak için atılan adımların da çok doğru olduğu söylenemez.
Dış politikada çok ciddi bir vizyonsuzluk var; bunun son örneğini Kürdistan referandumunda çok net bir şekilde görüyoruz. Şöyle özetleyebiliriz: Erdoğan, Kürt politikasında, bölgesel Kürt sorununa bakışında kendine stratejik bir ortak edinmişti, o da Mesud Barzani’ydi. Tüm Irak Kürdistanı’ndaki partiler değil, onların içerisinden sadece Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Irak Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mesud Barzani’ydi. Mesud Barzani Türkiye’ye değişik vesilelerle geldi; seçimler öncesinde Erdoğan için çalıştı, AKP kongrelerine katıldı, Diyarbakır’da Şivan Perver’le beraber geldi Erdoğan’la buluştu ve Erdoğan’ın ve AKP’nin HDP’ye ve dolayısıyla bir şekilde PKK’ya karşı elini güçlendirmek için bayağı bir gayret sarf etti. Şimdi bakıyoruz; referandum açıklamasının ardından –ki referandum açıklaması Haziran ayında yapılmıştı–, son günlerden itibaren uzun bir süre bu olayı çok fazla gündeme getirmeyen Türkiye, büyük bir telaşla referandumu engelleme konusunda herkese işbirliği yapmaya başladı. Bu büyük bir tıkanıklığın göstergesi.
Türkiye’nin ve tabii ki Türkiye’yi yöneten, belki de tek başına yöneten Erdoğan’ın yakın bir zamana kadar, düne kadar bayağı bir hukuk oluşturmuş olduğu Barzani’yle bu referandum meselesini kendi başına bir şekilde çözebilmesi beklenirdi; ama şimdi ne oluyor? Apar topar New York’ta Irak ve İran’la ortak açıklamalar, ardından Trump’la ortak açıklamalar, bugün hâlâ sürüyor galiba, MYK’dan beklenen sert açıklama, ardından yapılacak olan Bakanlar Kurulu’nda birtakım somut tedbirler, herhalde engellemeye yönelik ya da engellenemese bile ardından atılacak adımlar. Türkiye tam bir telaş havasında gidiyor. Türkiye, Kürt sorununda bölgesel anlamda Kürt sorununda Barzani’yi kendine partner edinerek Erdoğan, bayağı ciddi bir inisiyatif ele almıştı; ama Barzani’nin bir inisiyatifiyle, referandum inisiyatifiyle beraber bütün bunlar tuzla buz oldu; tıpkı Türkiye’nin Suriye politikasının tuzla buz olması gibi. Türkiye Suriye’de iç savaşın çıkmasından kısa bir süre sonra muhalefete angaje oldu ve rejimi devirmek için elinden geleni yaptı. Bu süreç içerisinde rejime destek olan Rusya ve İran’la çok ciddi sorunlar yaşadı; ama şimdi bakıyoruz Türkiye, Rusya ve İran’la beraber Suriye’de durumu kurtarmaya çalışıyor.

Bitmeyen tasfiyeler

Bu örnekler dış politikadan… İç politikada da çok ciddi bir çözülme var. Bu çözülmeye baktığımız zaman, iktidar partisinin savunucularının sayısının, kamusal olarak savunanların sayısının giderek azaldığını görüyoruz. AKP’ye başından itibaren destek vermiş olan bazı şahsiyetler, yazar-çizerler, ya kendi rızalarıyla ya da kendi rızaları hilafına iktidar tarafından marjinalize ediliyorlar ve AKP’nin ve Erdoğan’ın iktidarını tabii ki savunma iddiasıyla ortaya çıkan kişilerin hemen hemen hepsi derinlikten yoksun, yüzeysel ve tek özellikleri –tek olmasa bile en önemli özellikleri– Erdoğan’a kayıtsız şartsız itaat eden bir grup insan ortaya çıkıyor. Bu aslında hem Erdoğan’ın bir krizinin sonucu, hem de aynı zamanda bu krizi derinleştiren bir olay. Yani Erdoğan, özellikle Gezi ve 17-25 Aralık’tan sonra ve en sonunda da 15 Temmuz’dan sonra, bir varkalma mücadelesine, kişisel varkalma mücadelesine girdikten sonra, itaati, kendisine bağlılığı her şeyin önüne alınca, kendi ayakları üzerinde durma ihtimali olan hemen hemen herkesi kademe kademe tasfiye etti. Ve bu tasfiyenin sonucunda da, sorununu çözmek yerine sorununu derinleştirdi; yerine gelen kişiler de Erdoğan’ın krizini çözme konusunda ona herhangi bir yardımı olabilecek kişiler değil kesinlikle. Sadece ve sadece onun krizinin görünür olmasını engellemekte birtakım maharet sergileyebilen ya da bazı şeyleri ertelemekte ya da hedef şaşırtmakta etkili olabilen kişiler. Bugün en son Ahmet Taşgetiren’in de bir tür veda ettiğini gördük çalıştığı gazeteye — ki Ahmet Taşgetiren, geçmişte Erdoğan’la birtakım sorunları olmakla beraber, onu en kritik anlarda savunmuş ve onun hareketine ve iktidarına çok ciddi destekler vermiş birisiydi; ama kendisini bir anlamda ona tam olarak tâbi kılmak istemediği için, o da kaybetti. Liste giderek uzuyor.

Erdoğan ve ekip çalışması

Peki, Erdoğan buradan çıkabilir mi? Benim anladığım kadarıyla, artık gördüğüm kadarıyla, böyle bir şans yok. Erdoğan’ın Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğu tarihten itibaren onu bir gazeteci olarak tanıyorum ve izlemeye çalışıyorum; yani 1980’lerin ortalarından itibaren. Bence onun başarısının en büyük sırrı, ekip çalışmasıdır, her dönem ekibini değiştirmekle beraber her dönem çok güçlü ekiplerle çalışmış olmasıdır. İl başkanıyken böyleydi, belediye başkanı olduktan sonra böyle oldu, AKP’nin kurulmasının öncesinde yenilikçi hareketi Refah Partisi’nde örgütlerken böyleydi, parti kurulduktan sonra aynı şekilde devam etti; ama bütün bu süreçte Erdoğan’ın ekibini sürekli yenilediğini gördük. Birtakım isimler gitti, başka yerlere kaydırıldı, başka isimler geldi vs.; ama bunlara baktığımda, il başkanlığından beri baktığımda şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Hemen hemen her dönem, Erdoğan kendi çevresindeki ve içinde bulunduğu ve uzun bir süredir de liderliğini yaptığı hareketin ortalamasının üstünde isimlerle çalıştı. Bunu kişisel bir gözlem olarak çok net bir şekilde söyleyebilirim. İl başkanı olduğu zamanlar, tanıştığım bazı danışmanları beni şaşırtmıştı. Hatırlıyorum, söyledikleri ve yaptıklarıyla, o dönemin Milli Görüş Hareketi’nin çok ötesinde perspektiflere sahip insanlardı. Benzer bir şekilde belediye başkanlığı sürecinde de bunu gördük. Parti kuruluşunda da, her ne kadar birtakım tartışmalı isimler olsa da, kuruluşundan itibaren bunu gördük; ama bir süredir artık bunu göremiyoruz. Gerçekten kendi bulundukları mahallelerde ıskartaya çıkmış birtakım insanların şu anda Erdoğan’ın yakın çevresinde bir şekilde varolduklarını görüyoruz. Burada bunlarla böyle bir hareketi yürütmek, Türkiye gibi bir ülkeyi tek başına yönetebilmek gerçekten imkânsız. Ve olmuyor, olamıyor ve bu kriz aşılamıyor.
Bu krizin en önemli nedenlerin birisi bence bu. Buradaki en önemli gerekçe; Erdoğan’ın artık kendine yeni güçlü ekipler kuramamasının önündeki en önemli gerekçe de birçok kez tekrarladığım bir husus, onu tekrar tekrar vurgulamak istiyorum: Eskiden güçlü ekiplerle çalıştığı dönemlerde Erdoğan iktidar paylaşıyordu, her ne kadar iktidarın arslan payını kendisine tutsa da, herkese, beraber hareket ettiği insanlara belli iktidar alanları sunuyordu ve ondan sonra burada, iktidar alanları içerisinde birileri kendisine meydan okuma ihtimali taşıdığı andan itibaren onları bir şekilde kenara alıyordu, marjinalize ediyordu; böyle bir stratejisi vardı. Ama bir iktidar paylaşımı vardı; bunun en net örneğini AKP’nin kuruluşu sürecinde gördük. Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi isimlerin, birçok ismin, özellikle Refah Partisi’nden gelen isimlerin, hatta AKP sürecinde AKP’ye dâhil olan Hüseyin Çelik gibi isimlerin de belli bir özgür ağırlıklarının olduklarını gördük ve bu bir müddet böyle gitti ve bu böyle gittiği süreçlerde de AKP iktidarı nispeten daha başarılıydı, daha az sorunluydu; ama bir süredir –ki bence bunun miladı esas olarak Gezi’dir– o andan itibaren, Erdoğan’ın artık iktidar paylaşma yolundan uzaklaştığını görüyoruz, iktidarı dağıtıyor. Yani ne yapıyor? Abdullah Gül yerine Davutoğlu’nu partinin başına geçiriyor, onu atıyor. Davutoğlu oraya –her ne kadar bazı özellikleri olsa da– kendi çabasıyla gelmiyor, Erdoğan tarafından atanıyor, daha sonra Davutoğlu’nun kendisine sorun çıkarttığını görünce de –ki çıkartıyordu, daha da çıkartacağa benziyordu– Davutoğlu’nu önce Pelikanlar üzerinden yıpratıp ardından görevden alarak yerine Binali Yıldırım’ı atıyor.

Mehmet Görmez olayı

En son yakın örnek, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in başına gelendir. Mehmet Görmez Türkiye’nin en öne çıkan bürokratlarından birisi olarak sivrildi –ki çok parlak bir ilâhiyatçı olarak oraya gelmişti–; belli bir gücü vardı, belli bir ağırlığı vardı ve Mehmet Görmez’in birdenbire hızlı bir şekilde görevini kaybettiğini gördük. Şimdi yerine gelen kişinin adını inanın ezbere bilmiyorum, yani Google’a bakmam lazım — ki yıllardır bu alanları çalışan bir gazeteci olarak öyle bir ilâhiyatçının adını duymuş olmam gerekirdi, çok duyduğum birisi değil. Bu da bana şunu gösteriyor ki: yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın temel özelliği düşük profilli olması, yani bir Mehmet Görmez vasıflarına sahip olmayan birisi olması. Artık böyle tercih ediliyor; dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da mutlak bir Tayyip Erdoğan denetimi olduğunu söyleyebiliriz. Mehmet Görmez döneminde de o denetim vardı; ama Görmez nedeniyle, Görmez’in özellikleri nedeniyle tam anlamıyla mutlak denetim anlamına gelmiyordu demek ki Mehmet Görmez bunu kaybetti.
Şu anda Erdoğan’ın bütün iktidar alanlarını mutlak bir şekilde kendi kontrolüne alma çabalarına tanık oluyoruz son birkaç yıldır; bunu bir insanın tek başına yapabilmesi mümkün değil, böyle bir ısrar var, böyle bir arayış var, ya da kendine yardımcı olmasını istediği kişilerde aradığı özellikler bunu mümkün kılmıyor. Dolayısıyla bunun krizini yaşıyor, bu kriz Reisçiliğin krizi olmasının ötesinde artık Reis’in krizi oldu, ortada bir dava kalmadı, bir şahıs üzerinden yürüyen bir hareket ve siyasî iktidar var ve o şahıs da artık –ki Tayyip Erdoğan– eski yaratıcılığını, eski üretkenliğini, eski dinamizmini ve eski sorun çözücülüğünü muhafaza edemiyor; dolayısıyla bu krizi giderek daha fazla derinleşiyor. Buradan dönüş olur mu? Çok büyük bir kopuş yaşaması lazım ve tekrar –hani çok kullanılan tabirle– fabrika ayarlarına dönmesi lazım. Böyle bir şeyin olabileceğini sanmıyorum, olmasını düşündüğünü de sanmıyorum. Anladığım kadarıyla bu krizi öteleye öteleye gidebildiği kadar krizi erteleme stratejisini uygulayacak; ama bunu erteledikçe krizin daha da derinleşmesine yol açacak, benim gördüğüm bu. Sonuçta böyle bir durumda, Reis’in krizinin alenileşmesi durumunda reisçilerin sayısının da –ki bugünlerde görüyoruz– hızla azalacağını kestirebiliriz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler, iyi hafta sonları.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar