Ori Goldberg: “IŞİD’in asıl güç kaynağı Mahşer düşüncesidir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Jean-Pierre Perrin’in Ori Goldberg ile söyleşisi 15 Eylül 2017’de mediapart’ta yayınlandı ve Haldun Bayrı tarafından çevrildi.

Tel Aviv Üniversitesi’nde İslam Tarihi profesörü olan İsrailli Ori Goldberg, din ile siyasî davranışlar arasındaki bağlar ve Şiilik üzerine uzman. Faith and Politics in Iran, Israel and Islamic State (Cambridge University Press, 2017) kitabının yazarı ve Herzliya Uluslarası Kontr-Terörizm Enstitüsü’nde araştırmacı olan Ori Goldberg, Londra’da bir patlamayla 22 kişinin yaralandığı bir sırada, Avrupa’daki saldırılar üzerine eğiliyor. Çağdaş cihadcılığın sosyolojik, ekonomik ya da politik tahlillerini göz ardı etmeksizin, bu hâdiseyi daha dinî bir yaklaşımla açıklamayı tercih ediyor.

IŞİD’in saldırılarının amacı nedir sizce?
Batı ülkelerini Mahşer’in gelişine hazırlamak. IŞİD’in gözünde, Batılıların Allah vergisi bir biçimde güçlü ve zeki oldukları yanılsamasını yitirmeleri gerekmektedir. Her şeyden çok da, İslam’da en beter günah telakki edilen riyalarından kurtarmak istemektedir IŞİD bu ülkeleri. Bütün cihadcılar Batı’nın mukadder akıbetine doğru yol aldığından emindirler. Ama yürüttükleri bir Haçlı seferi gibi değildir. Sadece, Batılı ülkeleri Tanrı’nın gelişine hazırlamak istemektedirler.

Mahşer Günü onların gözünde neyi temsil ediyor?
Mahşer, iyilik yapanların kötülük yapanlardan ayırt edileceği tek andır. İşte o zaman Batı hakiki çehresiyle belirecektir. Kaldı ki belki, cihadcılara göre o Mahşer Günü yakındır ve bunun işaretlerini görmektedirler.

Cihadcılar oraya nasıl varmayı düşünüyorlar?
Korku yoluyla. İnsanların, cihadcılar tarafından kötü görülen şeyleri yapmaya korkmaları gerekmektedir. Fransa Nice saldırısına dönelim. Sürücü, polis memurlarını dondurma taşıdığına inandırarak yaklaşabilmişti kalabalığa. Bu basit bir ayrıntı değil. Dondurma demek, eğlence, aile tatili, çocuklar demektir; insanların kendilerini özel olarak emniyette hissettiği bir andır. Terörist ne yaptığını mükemmelen biliyordu. Zira IŞİD’in saldırıları öncelikle insanların kendilerini emniyette hissettiği yerleri hedef alıyor: Saint-Étienne-du-Rouvray’de işlenen cinayetin gösterdiği gibi kiliseleri, Almanya’da Noel pazarlarını, Barselona’nın ünlü Ramblas Caddesi’ni… Teröristlerin yüzlerce kişiyi öldürmeye ihtiyaçları olmadığını hesaba katmak gerek. Birkaç kişiyi, hatta bazen tek kişiyi hedef alan saldırılar bundan oluyor. Onların istediği, bir yandan ahaliyi saran bir korku ve kuşku duygusu yaratmaktır. Diğer yandan da, başkalarını yeni saldırılara kalkışmaya ikna etmek maksadıyla yeterince güçlü bir şeyi kışkırtmak.

Dolayısıyla El Kaide’nin bakış açısından çok farklı bir bakış açısıyla mı karşı karşıyayız?
IŞİD’le El Kaide arasında bağlar var elbette. Ama El Kaide, bir hedefe varmayı amaçlayan bir plana sahip olduğu için akılcılık alanında kalır. Ve bu planı uygulamaya uğraşır. Bir klasik çarpışma biçimiyle karşı karşıyayızdır. Yöneticileri önce gerçekliğin eleştirisini yapmış, sonra da bu gerçekliği kendilerinin nasıl gördüklerini tanımlamış ve bu eleştiriyle bu görüşü birbirine yakınlaştırmaya girişmişlerdir. IŞİD ise Mahşer’le daha uzağa gider. Açıkçası, o Mahşer’e ciddi hiç kimse inanmaz. Usame Bin Ladin ile Abdullah Azzam (El Kaide’nin ideolojik kurucusu) bile buna güler geçerler. Eğitimli kimseler olan El Kaide yöneticileri ile, daha ziyade sokak çocukları olan IŞİD’lilerin arasındaki fark budur. Ebu Musab el Zerkavi’nin [IŞİD’in köklerini aldığı Irak El Kaidesi’nin lideri olan Ürdünlü cihadcı, Haziran 2006’da bir Amerikan hava saldırısında öldürüldü] kim olduğuna bakın: Bir sabıkalı. IŞİD’liler için bir plan yapmak yeterli değildir. Mahşer’le daha ilişkili bir şey yapmak gerekmektedir.

Ama yine de IŞİD’deki cihadcılarda, “terör ideologları” diye adlandırılan Suriyeli Ebu Mussab El Suri [1], Ebubekir El Naci [2] ya da Ebu Abdullah El Muhacir [3] gibi kimselerin telkin ettikleri çok sayıda uygulamayla karşılaşıyoruz…
Bunların örgüt platformunu oluşturdukları ve IŞİD’in onların derslerinden yararlandığı söylenebilir. Ama IŞİD, piramit şekilli bir örgüt olan El Kaide’den farklı olarak, öncelikle bir fikirdir.

Bir fikir olduğu muhakkak, ama paradoksal bir fikir bu: Nasıl oluyor da IŞİD bir yandan, Ebubekir El Bağdadi’nin 4 Temmuz 2014’te Musul’un El Nuri Camii’ndeki yegâne konuşmasında ilan ettiği gibi halifelik yaratmak isterken, aynı zamanda da Mahşer’in gelişini çabuklaştırmak için çaba gösteriyor?
IŞİD’in Mahşer Günü’nün gelişini çabuklaştırmak istediğine inanmıyorum, zira Tanrı’yı ikna etmek anlamına gelirdi bu. Oysa Tanrı ikna edilemez. Dolayısıyla, cihadcılar bu yönde hareket edemez. Halifeliğe gelince; bunu yaratmak maksatları arasında değildi. Siyasî mücadele terimleriyle akıl yürütmeye o kadar alışmışız ki, bir devlete varmanın nihaî hedef olduğunu zannediyoruz. Hayır, hedefleri bu değildi.

Ama Haziran 2014’te Musul’un alınmasından kaybedilişine kadar, bu halifeliğin inşası iyi-kötü başlamamış mıydı?
El Bağdadi halifeliğini ilan etti, çünkü şehrin alınışından beri olgularda vardı bu. Ama nihai hedef değildi. Kaldı ki, El Bağdadi halife olarak hakikaten hüküm sürmüş de değil. Dolayısıyla kavgalarıyla kazanacakları, halifelik değildi; onları gerçekten ilgilendiren bir şey değildi bu. Aslında bu toprak parçası, taraftarlarını dinamik kılma, gençleri Irak’a çekme olanağı verdi onlara. Fakat tekrar ediyorum: IŞİD’in iktidarının asıl güç kaynağı Mahşer’dir.

Cinsel köle olarak el konulan genç Ezidi kadınlarının, serbest bırakılan mahpusların ve de Batılı rehinelerin anlattıkları, gardiyanları tarafından kendilerine uygulanan korkunç eziyetleri gözler önüne serdi. Bir kafeste diri diri yakılan Ürdünlü pilotu da hatırlıyoruz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Ebubekir el Naci’nin öğretisine ve İdare üt-Tevhiş (“Vahşetin İdaresi”) adlı kitabına dönmek gerek. IŞİD’dekiler postmodernliğin evlatlarıdır. Kaos içindeyken, mümkün olan en sert şekilde göstermek gerekir kendini. Zira bir varkalma şansı olması için, en zalim ve en vahşi şekilde davranmak gerekmektedir. Onların gözünde, akılcı olmak, aynı zamanda zalim olmaktır. Batılı ülkeleri tedirgin eden budur. Fakat insanın akılcı diye zalim olamayacağını düşünmemek gerek. Ne de tersini. Ezidileri Paganlar olarak görürler. Şiilere ve Hıristiyanlara katlanabilirler. Ama en çok nefret ettikleri Ezidilere asla.

IŞİD’deki cihadcılara karşı farklı mücadele biçimleri mi tanımlamak gerek?
Onların taraftarları, Batılı ülkeler ne yaparlarsa yapsınlar, her halükârda kendilerinin kazanacağını düşünüyorlar. Dolayısıyla önce onları anlamak gerek; ki en zoru bu. IŞİD’i destekleyenlerin çoğu negatif değil. İyi yaşamayı seviyorlar. Onların gözünde, örgüt için dövüşmek, kendi hayatlarını denetimlerine almak, en etkin şekilde hareket etmektir. Onlarla farklı biçimde mücadele edilmesi gerektiği bariz. Ama hayalet avcılığına benziyor bu.

[1] “Üçüncü Cihad”ın havarisi Ebu Mussab El-Suri, 600 sayfa tutan ve merkezî bir komutayla bağları olmayıp Batı’ya dağılmış ufak hücrelerin ademimerkeziyetçi saldırılarını içeren “Küresel İslamî Direniş Çağrısı”nda, El Kaide’nin tam tersi bir strateji va’z eder. Öncelikle, kalabalık Müslüman topluluklarının varlığı nedeniyle Batı’nın “yumuşak karnı” diye telakki edilen Avrupa’ya saldırılmasını o salık vermiştir.

[2] Ebubekir El Naci muhtemelen 2012’de Pakistan’ın kabile bölgelerinden Veziristan’da öldürülmüştür. Afgan Talibanının bozgununun hemen sonrasında 2001’de yazılmış 400 sayfalık bir elkitabı olan İdare üt-Tevhiş (“Vahşetin İdaresi”), cihadcının varkalma kurallarını ve terör öğrenimini ele alır. Terörizmi stratejik bir açıdan ele aldığı için önemi daha da artmıştır. Eylemcilere, düşman arazisindeki güvenlik güçlerini dağıtma amacıyla çeşitli hedeflere –havaalanları, okullar, polis karakolları, ticaret merkezleri– saldırarak öngörülmez olmalarını tavsiye eder.

[3] Mısırlı bir din adamı olan Ebu Abdullah Muhacir, IŞİD yöneticilerinin başvurdukları temel metinlerden biri gibi görünen, 500 sayfalık “Cihad Fıkhı Üzerine Sorular” kitabının yazarıdır. Bu kitapta, “Güvenliği Müslümanlar tarafından taahhüt altına alınmamış her kâfirin öldürülmesi”nin tamamen meşru olduğunu açıklar. Ona göre, hasım tarafın kadınları ve erkek çocukları da, savaşa karışmış oldukları için imha edilmelidir.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus