Tüm boyutlarıyla vize krizi: Hürriyet Washington Temsilcisi Cansu Çamlıbel ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi akşamlar. Bir teknik mesele nedeniyle görüntülü olamayacak ama, Hürriyet gazetesinin Washington temsilcisi Cansu Çamlıbel’le yayındayız. Cansu, iyi akşamlar. Sende akşam değil tabii, gündüz; ama bizde akşam. İyi günler diyelim.
İyi yayınlar Ruşen, selamlar.

Cansu, seninle vize krizinin bütün boyutlarını konuşacağız; öyle de ilan ettik, ama Türkiye’de sanki bugün itibariyle bu sorun çözülmüş gibi, medyada doğru düzgün haber yok. Ama kriz olduğu gibi sürüyor değil mi?
Kriz şöyle bir şekilde sürüyor diyebiliriz aslında Ruşen; çünkü tam bir hafta önce –hatırlayacaksınız, pazar günü– bu açıklama gelmişti Amerikan tarafından. Birkaç saat sonra da Türkiye aynı şekilde vize hizmetlerini askıya almıştı. Pazar, pazartesi günleri krizin en tepe yaptığı günlerdi. Sonrasında tabii diplomasi devreye girdi. Aslında ilk andan itibaren diplomasi devreye girdi. Çok uzun süre Türkiye tarafı temas bekledi Dışişleri bakanları arasında. O biraz uzun sürdü, üç gün bekletti ABD Dışişleri Bakanı Tillerson Mevlüt Çavuşoğlu’nu. Üç gün sonra döndü. Çavuşoğlu, bu krizin başladığı gün, geçen pazar günü talep etmişti telefon görüşmesini. Bu telefon görüşmesinden sonra, anladığımız kadarıyla diplomatlar düzeyinde devam eden görüşmelerde, en azından oturup bir makul çerçevede konuşma noktasına gelindi. Ancak senin bahsettiğin, bu Türk basınında görmüyoruz, acaba kriz bitti mi? Tabii biraz şüpheli; çünkü Amerikalılar talepleri konusunda çok netler. Biliyorsunuz iki tane tutuklu personeli var. Bir tanesi de ifadeye davet edildi. İki tutuklu personelden bir tanesi Adana Başkonsolosluğu’nda çalışıyordu — ki bu kriz aslında uzun süredir gelmekte olan bir krizdi; çünkü Hamza Uluçay’ın tutuklanması mart ayı, bundan epey bir zaman önce. Metin Topuz tabii bu işi gündeme taşıyan isim oldu. İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli, Türk vatandaşı Metin Topuz biliyorsunuz. Bu Metin Topuz meselesinde Türk basınından, özellikle hükümete yakın medyadan, Amerika’ya verilmeyen izahatları, yani neden tutuklandığı, kiminle ne ilişkisi vardı, FETÖ davasından tutuklandığını biliyoruz. Bazı basın-yayın organlarında biz okuduk bu ilişkilerin şüpheli olduğunu; yani hükümet ve Türk yargısında şüpheye neden olduğunu; ama bir haftadır Amerikan tarafıyla yaptığımız görüşmelerden anladığım, bu kadar net bir izahat bugüne kadar ABD’ye sunulmuş değil Türk yargısı ve Türk makamları tarafından, Metin Topuz’un neden tutuklu olduğuna dair. Dolayısıyla bu krizin çözülmesi için bir: Bu konunun çok netleştirilmesi gerekiyor. İkincisi: Tabii bunun genel bir trend olacağı kaygısı var Amerikalılarda.

Devamının gelebileceği anlamında.
Evet. Çünkü…

Hatta, pardon, Amerikan vatandaşlarını da kapsayabilecek şekilde bir devamdan mı kaygılıydılar?
Şimdi, o kadar uzun boylu olmayabilir; çünkü sonuçta bahsettiğimiz isimler hep Türk vatandaşı olan, dolayısıyla Türk yargısına doğrudan tabi olacak pozisyondaki kişiler. Türkiye’de özellikle Amerikan misyonlarında görev yapan Amerikan vatandaşlarının diplomatik dokunulmazlığı var. Zaten hatırlayacaksın, hem Washington’daki Türk Büyükelçiliği, hem de Ankara’daki Dışişleri yetkilileri, bu tutuklamadan ve Metin Topuz meselesinin krize dönüşmesinden sonra hep şu vurguyu yaptılar: “Metin Topuz bir Türk vatandaşı ve bize verilmiş diplomatik dokunulmazlık listesinde ismi yok”. Bu doğrudur, çünkü bir diplomat değil Metin Topuz. Başka bir kurumun, Drug Enforcement Agency (DEA) dediğimiz, narkotik suçlarla ilgilenen Amerikan Adalet Bakanlığı altında görev yapan bir birime çalışıyor ve Türk vatandaşı. Dolayısıyla ben açıkçası Amerikan vatandaşlarına yönelik bir tavır olacak gibi bir kaygıyla değil, yerel personel, daha çok Türk vatandaşları… Ama biliyorsun Ruşen, sadece Türkiye’de değil bütün dünyadaki diplomatik misyonlarda bu yerel çalışanlar…

Peki, ama bu söylediğine önemli bir şerh düşmek lazım. İzmir’deki rahip meselesi var. Bu olaylarla çok alâkalı değilmiş gibi gözüküyor; ama bayağı bir, Trump’ın da dile getirdiğini bildiğimiz bir vaka. En son Cumhurbaşkanı Erdoğan da, “Ver rahibi al rahibi” gibi bir şey söylemişti. Herhalde bir şekilde o rahip konusu da bu krizin bir parçası değil mi?
Doğru, kesinlikle çok iyi bir hatırlatma yaptın. Çünkü şimdi bu krizin peek yaptığı, zirve yaptığı nokta Metin Topuz dedim başta. Tabii ki bu rahip meselesi çok uzun zamandır gündemde. Rahip, Pastör Andrew Brunson Aralık 2016’dan beri İzmir’de FETÖ davasından tutuklu. Ve yine senin vurguladığın gibi ABD Başkanı Trump bunu her iki görüşmesinde de –bugüne kadar yüz yüze iki görüşme yaptı biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Erdoğan’la– gündeme getirdi. Amerikan Başkan Yardımcısı Mike Pence bu konuda en çok hassasiyete sahip isim. Ve aslında Trump’a bu baskıyı devam ettirme yönünde telkinde bulunan isim de aslında, biliyoruz, Mike Pence. Çünkü kendisi de bir Evanjelist ve seçmen tabanında çok kritik bir mesele bu. Bir din adamının tutuklu bulunması ve terörle ilişkili bir davada Türkiye’de tutuklu halde olması, hem Trump’ı hem Pence’i kendi seçmen tabanları açısından sıkıntılı bir yerde tutuyor. Dolayısıyla şunu söylemekte haklısın: Bu bir paket olacak. Yani Türkiye ve ABD arasında bu sorunun çözümü sadece, “Metin Topuz avukatlarıyla görüştürüldü” ya da “Türk tarafı Amerikalılara neden tutuklandığıyla ilgili bir izahat yaptı” diye bitmeyecek. Çünkü Amerikalılar şunu istiyorlar; “Biz tutuklamalarla ilgili olarak çok karanlıkta bırakıldık, bize izahat verilmedi ve bu trendin devam etmeyeceği yönünde Türk hükümetinden birtakım garantiler bekliyoruz” diyorlar.

Peki, olayın bir başına gelelim. Senin olay daha tazeyken yazdığın haberlerde çok önemli bir vurgu vardı. O da Cumhurbaşkanı Erdoğan –biliyorsun, ilk anda– bunun büyük bir ihtimalle büyükelçinin işi olduğunu söyledi. Ama sen net bir şekilde, herhalde güvenilir kaynaklardan aldığın bilgiye istinaden bunun doğrudan yönetimin, –zaten Dışişleri Sözcüsü açıkça bunu söyledi, ama sen daha da ileriye götürdün–, Trump’ın da bilgisi dahilinde bir karar olduğunu söyledin. Bu tabii birçok şeyi farklılaştırıyor.
Onu biraz açalım istersen Ruşen. Çünkü Türkiye’de hep, “Acaba bu karar nerede alındı?” diye sorulur. Şunu bir kere söyleyelim: Bu tabii ki öncelikli olarak Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın gündeme getirdiği bir konu. Tabii ki Türkiye’deki, Ankara’daki büyükelçiliğin ve İstanbul’daki başkonsolosluğun. Çünkü kendi personellerini ilgilendiren bir konu. Şimdi şu bir gerçek: Burada bütün misyonlarda ne olup bittiğini Amerikan yönetimi, Trump ya da bir başka devlet başkanı ya da dışişleri bakanı birebir kendisi takip edemez. Bu takibat ancak o ülkede bulunan misyonlarının kendilerine raporlaması üzerine yapılıyor. Bu raporlamayı ve bu yönde kritik bir aşamaya gelindiğini ve bir tepki verilmesi gerektiğini bastıran elbette Türkiye’deki büyükelçilik ve İstanbul’daki konsolosluk. Fakat bu değerlendirmeler ilk aşamada Dışişleri Bakanlığı’nda yapılıyor — burada Washington’da. Ve tabii ki bu değerlendirme yapılırken de konuyla ilgili olacak, dış politikanın belirlendiği diğer kurumlarla da koordinasyon vardır. Bu koordinasyon Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik Konseyi’yle yapılıyor doğal olarak. Türkiye’yle ilgili kişiler ve bu kişilerden bir tanesi Türkiye’den Amerika’ya seyahatleri sık olan tüm yetkililerin ve de işte herkesin önceden tanıdığı bir kişi: Fiona Hill.

Evet, ben de tanıyorum. Yıllardır tanırdım ve Demokratlara yakın diye bilirdim, bu yönetimde görev alması da açıkçası beni şaşırtmıştı.
Evet. Kendisi aslında tabii Rusya konusunda çok ciddi uzmanlığı olan birisi. Ancak şimdi Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik Konseyi’nde, Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın yardımcısı olarak görev yapıyor ve Türkiye dosyası da onda. Dolayısıyla biz bu Dışişleri koordinasyonunda kontak noktasının kendisi olduğu, onun üzerinde McMaster olduğunu anlıyoruz. Burada önemli bir detay daha var. Biliyorsun, gazetede bir şeyler yazarken bir yer sınırlamamız var, o yüzden bütün detayları bazen insan yazamıyor. CIA Başkanı Mike Pompeo da bu noktada kritik bir rol oynadı deniyor. Şu anlamda, yani sahada yaşanan gelişmeler, dediğim gibi Trump hakikaten çok dikkatli ve dünya algısı çok bizim beklediğimiz türde olan bir başkan değil. Başka sebeplerden dolayı bunu biliyoruz. Dolayısıyla CIA Başkanı haftanın neredeyse her günü sabah ilk iş olarak Başkan’ı bilgilendiriyor. Yani bir istihbarat brifingi alıyor Trump. Bu brifinglerde özellikle Türkiye’nin S-400’ler meselesinin, Rusya’yla yakınlaşma meselesinin, İran’a yapılan üst düzey ziyaretlerin, Venezüela Cumhurbaşkanı Maduro’nun Türkiye’ye yaptığı ziyaretin gündeme geldiğini, Pompeo tarafından gündeme getirildiğini de anlıyoruz biz. Trump aslında bu süreçte tabii ki kendi personellerine yönelik, Amerikan misyonunun personellerine yönelik aciliyet arz edildiği bilgisi kendisine ulaştığı için buna elbette ki onay verdi — ya da ulusal güvenlik ekibi. Bir psikolojik hazırlık ve atmosfer de şu anda Türk-Amerikan ilişkilerinin geldiği noktada çok önemli ve Trump’ın Türkiye algısının biraz farklılaşmaya başladığının işaretleri geliyor. Ben bunu aslında anlatmaya çalışmıştım.

Peki burada şunu söyleyeceğim, şimdi bir komisyon söz konusu — geldi ya da geliyor. Tam gününden emin olamadım şimdi. Bu komisyonun en son New York’taki görüşmede kararlaştırıldığı, Trump-Erdoğan görüşmesinde ve Türkiye ile ABD arasında bayağı sayısı giderek artan birtakım hususları görüşmek için saptandığı, kararlaştırıldığı söyleniyor. Ve bu komisyon kararının alınmasından sonra vize krizi geldi. Ve sanki ilk başta, bu komisyon vize krizini çözmek için kurulmuş gibi bir hava yaratıldı. Ama önceden saptanmış bir komisyon. Peki bu komisyon gerçekten öncelikle vize meselesini mi konuşacak? Çünkü biliyorsun burada Türk medyasında da tartışmalar oldu; komisyon görüşecek, görüşmeyecek vs. şeklinde. Onda son durum nedir?
Aslında bu komisyon, komisyon da değil bir ortaklık konseyi diyebiliriz buna… Uzun zamandır çok çeşitli sorunlar var biliyorsun Türk-Amerikan ilişkilerinde. Özellikle bu YPG’nin silahlandırılması ve Suriye’de ABD’nin temel ortağı haline gelmiş olmasının açtığı derin bir ayrılık var Amerika ve Türkiye arasında. Dolayısıyla bütün meseleler de biraz bunların etrafında. İşte malum Zarrab davası devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan sık sık hatırlatıyor bu davanın kendisini çok rahatsız ettiğini. Hatta geçen hafta biliyorsun çok ileri de bir ifade kullandı: “Benim vatandaşımı itirafçı olarak kullanmak istiyorsunuz” dedi Amerika’ya çok net bir şekilde. Dolayısıyla, Pastör konusunu konuştuk, Amerika açısından bir hassasiyet noktası. S-400’lerin alınması acaba nihai aşamaya gelirse, Türkiye-Amerika ilişkileri nereye gider? Aynı zamanda Türkiye’nin Patriot talepleri oldu çok yakın bir zamanda; kaparoyu verdik dedikten sonra. Aslında tam bir keşmekeş var. Korumalar krizinin yarattığı güvensizlik malum. Dolayısıyla bu işte bir ortaklık konseyi çerçevesinde genel olarak ilişkilerin masaya yatırılması meselesi, dediğim gibi önceden alınmış bir karar. Hatta bu toplantıların ilki benim bildiğim kadarıyla Birleşmiş Milletler marjında yapıldı. Toplantılara Türk tarafından Siyaset Planlama Genel Müdürü Büyükelçi Burak Akçapar katılmıştı. Birleşmiş Milletler’de değil, Birleşmiş Milletler marjında demek lazım buna. Benzer bir toplantı geçen hafta Washington’da oldu benim bildiğim kadarıyla, çarşamba ve perşembe günleri. Yine Siyaset Planlama Genel Müdürü Burak Akçapar başkanlığındaki bir heyet burada Washington’da, karşıda da ABD Dışişleri’nin Siyaset Planlama Danışmanı Brian Hook, Tillerson’ın Siyaset Planlama Danışmanı. Toplamda sekiz saate yakın bir görüşme trafiğinin yaşandığını biliyoruz. Dolayısıyla aslında bu hafta Jonathan Cohen başkanlığında Türkiye’ye gelecek olan ekip –ki Jonathan Cohen de Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya meselelerinden sorumlu müsteşar yardımcısı– bu iş için Türkiye’ye gelmiyor. Bu bütün danışmaların bir parçası olarak geliyor. Ancak tabii böyle zamanlaması itibariyle bir kriz ziyaretine dönüştü bu. Türkiye tarafı da bunu bu şekilde algılamayı ve algılatmayı tercih etti benim gördüğüm kadarıyla. Amerikalılar açıkça sorduğunuz zaman –ki bu soru kendilerine geçen haftaki Dışişleri Sözcüsü’nün toplantılarında soruldu, Dışişleri Sözcüsü’ne, “Bir ziyaret olacak mı?” diye. “Benim bilgim dahilinde böyle bir şey yok” dedi. Yani zaten bu tür rutin görüşmeleri açıklamıyorlar, bunun da bir kriz ziyareti olarak algılanmasını istemiyor Amerikan tarafı. Ama tabii ki bu ziyaret önemli. Bu ortaklık konseyi vize krizi için kurulmamış olsa da, bu ziyaret önceden planlanmış olsa da, böyle bir mekanizmanın böyle bir kritik anda işliyor olması diplomasiye şans tanıyan bir durum. Ve benim yaptığım görüşmelerden anladığım, Türk tarafı bu işin bu hafta bitirilmesi konusunda çok ısrarlı ve bastıracak.

Çözülmesi için yani.
Evet.

Askıya almak kararının iptalini dayatıyor.
Doğrudur. Yani Amerikan misyonlarında vize hizmetlerine geri dönülmesi. Hatta şunu da söyleyeyim, geçen hafta acaba hafta sona ermeden, yani bu işin birinci haftası içerisinde çözülebilir mi diye çok ciddi bir arayış oldu buradaki görüşmelerde, bunu biliyorum. Ancak Amerikan tarafı açısından doyurucu bir noktaya gelinmedi gördüğümüz kadarıyla.

Peki, burada bir şey sormak istiyorum. Çok soru var, ama teker teker gideyim. Birincisi: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kriz olduktan sonra, krizle bağlantılı bir şekilde Başkan Trump’la görüşmek istediği yolunda birtakım iddialar ortaya atıldı ya da spekülasyonlar yapıldı. Senin bilginde böyle bir şey var mı? Böyle bir görüşme gerçekleşmedi, ama böyle bir beklentisi gerçekten olmuş ve bu birtakım kanallardan dile getirilmiş midir?
Benim bilgim dahilinde böyle bir gelişme yok. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan net bir şekilde resmen Trump’la görüşmek istediği yönünde bir talep iletilmiş değil. Ancak şunu düşünebiliriz: Türk tarafı bu işin uzamasını istemiyor. Yani en fazla iki hafta, bu hafta içerisinde bunu çözelim mantığında. Bunun için de tabii ki diplomatlar çalışıyor, ama siyasî irade belirleyici olacak. Siyasî iradeyi biz geçen hafta Tillerson-Çavuşoğlu görüşmesinin ardından gördük. “Evet, bir açılım olabilir mi bakacağız, çalışacağız, irtibatta kalacağız” denildi. Şimdi benim düşüncem şu olur: Aslında bu vize meselesi teknik olarak çözülebilecek, yani Türkiye ve Amerika arasında başkanların devreye girmesini gerektirecek bir mesele değil. Dolayısıyla eğer makul bir çerçeveye varılırsa, bence başkanların müdahalesine gerek kalmayabilir. Ancak vize meselesi çözüldükten sonrasında dahi ben Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir telefon görüşmesi, yani “Bunu hallettik, ama birçok da sorun var, biraz kafa karışıklığını giderelim” gibi bir taleple sonrasında bir talebi, bir düşüncesi olabileceğini düşünürüm. Ama şu anda bence sırf vize meselesini çözmek için Cumhurbaşkanı’nın bizzat devreye girmesi çok makul gözükmez.

Peki bu şeyi sormak istiyorum: Bugün Karar gazetesinde Yıldıray Oğur çok kapsamlı bir yazı yazdı — gördün mü bilmiyorum ama. Metin Topuz’un kendisine yöneltilen suçlamalar, irtibatların doğrudan 17-25 Aralık soruşturmasını yürüten Fethullahçı savcılar ve polis şefleriyle olduğunu biliyoruz. Orada çok detaylı bir şekilde anlatılmış. Ve önümüzdeki Kasım ayında davanın önemli bir aşamasına geleceği söyleniyor, Zarrab davasının –ki Cumhurbaşkanı, demin sen de belirttin, vize krizinin ortasında itirafçılık meselesini dile getirdi–, bu yaşanan krizin Zarrab davasıyla doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi olduğunu söyleyebilir miyiz?
Şimdi, krizi eğer Amerikan tarafının aldığı, Türkiye’de göçmen olmayan vize hizmetlerini askıya alma kararının tetiklediğini düşünürsek ve buradan yola çıkarsak, o zaman bu işin Zarrab davasıyla bir ilgisi yoktur. Çünkü bu Amerika tarafından tetiklenen bir krizdir. Fakat şunu vurgulamak lazım: Bu davalar, yani Amerika açısından Pastör, Türkiye açısından Zarrab davası, Halkbank Başkan Yardımcısı Hakan Atilla’nın da tutuklanmış olması, ardından eski bakan Zafer Çağlayan’ın ikinci iddianameye dahil edilmiş olması, tabii ki arka planda hükümetin bakışı açısından ilişkileri zehirleyen bir konu. Dolayısıyla Amerika bu krizi, Zarrrab davasını hiç ilgisi olmayan bir yerden başlattı ya da bu vizelerle ilgili kararı aldı denebilir, tamamen kendi personeline yönelik saiklerle. Fakat benim görebildiğim kadarıyla bu meseleleri hep bir yerden Zarrab davasına bağlayan ve arka planda “Biz aslında bundan rahatsızız” diyen taraf Türk hükümeti.

Evet, bu çok önemli. Bir de şunu soracağım: Ben de orada iki buçuk sene yaptım gazetecilik. Sen de maaşallah, geldikten sonra Türk-Amerikan ilişkilerinin en sert anlarından birisine düştün.
Maalesef.

Allah kolaylık versin diyeyim. Şimdi o dönemlerde de, 2004 sonu, 2007’ye kadar ben oradaydım ve çok sürtüşmeler olurdu, neo-con’larla –Ahmet Davutoğlu o zaman Dışişleri Başdanışmanı’ydı biliyorsun– hep böyle birtakım gerginlikler falan olurdu; ama hiç kimsenin aklına böyle birtakım yaptırımlar, şunlar bunlar gelmezdi. Bu vizelerin askıya alınması kararı şahsen benim bilgim dahilinde çok sert bir karar. Yani böyle, bir tür vizeyi kısıtlamak vs. gibi de değil, tamamen hepsinin askıya alınması. Şimdi bu kadar sert bir uygulama insanı bir düşündürtüyor. Bir de şunu düşündürtüyor: Yarın öbür gün başka bir konuda yine birtakım gerginlikler yaşanırsa iki ülke arasında, şimdi çıta vizelerin askıya alınmasına kadar çıkartılmış durumda. Bundan sonra ne olabilir?
Şimdi o vize meselesinde son bir gelişme var. Sen gerçi yayındasın bir süredir biliyorum, o yüzden…

Biliyorum, sağlık meselesinde falan istisna yapılmış. Onu mu diyorsun?
Evet, onu söylüyorum. Bütün vizelerin askıya alınması noktasında aslında şöyle bir şey benim anladığım kadarıyla: Bunu baştan beri, anladığım kadarıyla geçen haftadan beri böyle “case by case”, yani vaka üzerinden değerlendirmeyle bazı durumlarda esnetmişler Amerikan misyonları. Bugün de bunu duyurdular. Yani “Acil bir durumunuz varsa ona göre başvurun” diye. Orada bir esneme olduğunu anlıyoruz, özellikle insanî meseleler konusunda. O bir parantez aslında; ama büyük meseleye baktığın zaman yorumun çok doğru, çok ileri bir adım bu vize hizmetlerinin askıya alınması. “Bu bir vize yasağı değil, sadece Türkiye’deki misyonlarımızın, çalışanlarımızın güvenliği” falan dedi ABD, ama bunun sebebini biliyoruz. Burada Rusya’ya bile, Rus vatandaşlarına yönelik bile böyle bir şey alınmadı biliyorsun. Yani bu kadar krizler yaşandı. Burada Amerika’daki birtakım Rusya’nın misyonları kapatıldı, sayısı azaltıldı, personel indirimine gidildi. Nitekim Rusya aynı şeyi yaptı. Moskova’daki Amerikan misyonlarındaki diplomatların sayısının azaltılmasını talep etti, bir kısmını gönderdi falan. Bu tür gerilimlerin çok, böyle başka sıkıntıların olduğu iki ülkeden bahsediyoruz. İki “Süper Güç”ten, restleşmelerden bahsediyoruz. Şimdi Türkiye’yle yaşanan meselede bu vize adımına gidilmesi bence de çok sert. Bunun geçmişte bir örneği yok. Şeyi de hatırlatalım, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı birtakım ambargolara neden olmuştu; hem ABD’den, hem de Batı ittifakındaki diğer ülkelerden Türkiye’ye yönelik olarak. Bunlar askerî silah ambargoları şeklinde kalmıştı. Şimdi bu bir ambargo değil ama, Türk vatandaşlarının hayatına yönelik çok ileri bir adım. Bundan sonra ne gelebilir? Bu çözülse bile bundan sonra şu gelebilir — bunu Kongre’de konuştuğumuz birtakım isimler söylüyorlar; “bu Kongre, siyasî alan” diyebilirsiniz, “bunları çok rahat söylüyorlar” diyebilirsiniz; “Dışişleri, Pentagon bu konularda daha hassas, bunları açıkça söylemiyor” diyebilirsiniz: Ama sonuç olarak Kongre Türkiye’ye yönelik silah satışları veya diğer konularda söz sahibi olan bir Amerikan kurumu. Ve eğer Kongre’de şu konuşuluyorsa: “Ya işte bu S-400’lerin alımı tamamlanırsa ve Türkiye gerçekten Rusya’yla savunma ittifakı, füze, ortak savunma noktasına gelirse, biz o zaman demek ki birkaç ay önce Rusya’ya yönelik aldığımız ekonomik yaptırımların benzerini Türkiye’ye de almamız gerekiyor”. İş buraya gider mi? Onu bilmiyoruz. Ama bunun konuşuluyor olması bile çok dramatik.

Peki, bir şey sormak istiyorum. Şimdi çok daha genel — bizden biraz çıkalım: Suriye’de ve Irak’ta ABD’nin temel önceliklerinden birisi, belki de temel önceliği IŞİD’in tasfiyesi oldu, olmak üzere. En azından hilafet devleti Musul’da yok, Rakka’da da, ha bugün ha yarın bu iş kapanacağa benziyor. İyice marjinalleşti. Dolayısıyla Trump’ın Ortadoğu politikasında ağırlıklı olarak İran meselesinin, İran-karşıtlığının öne çıkacağı söyleniyor — ki sen onları orada daha yakından takip ediyorsun. İşaretlerini de verdi nükleer meseleyle ilgili. Bu arada, Türkiye’yle İran’ın arasında önce Suriye’de yaşanan, sonra Kürdistan referandumu bağlamında Irak’ta yaşanan çok ciddi bir yakınlaşma var. Teorik olarak baktığımızda yakın vadede Türk-Amerikan ilişkilerini yeni yeni gerilim konuları bekliyor sanki, öyle değil mi?
Doğru. Şimdi bu İran meselesi de enteresan. Biraz önce senin yayınına gelmeden Pentagon’daydım, Amerikan Savunma Bakanlığı’nda. Oradaki basın brifingine katıldım, bir sohbet toplantısı. Bu Kerkük’te krizin patlamasından sonra sözcüyle yaptığımız ilk sohbet. Evet İran konusunda daha cuma günü, yani bundan birkaç gün önce Amerikan Başkanı çok net bir tavır ortaya koydu. “Ben desteğimi çekiyorum nükleer anlaşmadan” dedi, “Amerikan Kongresi bunu değerlendirsin ve biz bu anlaşmada imzası olan diğer müttefiklerle bunu değerlendireceğiz” dedi. Çok ciddi bir geri adımdı Amerika açısından bu. Fakat bugün şunu konuştuk Pentagon’da: Gelen haberler, gördüğümüz görüntüler, Kerkük’e yönelik bu harekette, Irak ordusunun hareketinde Haşdi Şabi’nin, İran’a bağlı milislerin etkin olduğu, sahadan gelen görüntüler ve bilgiler bu yönde. Tabii ki Pentagon’da bunu sorduk, “Bu ne anlama geliyor? Siz göz yumuyor musunuz İran’ın buradaki bu tür faaliyetlerine?” diye. “Bizim bununla ilgili bilgimiz yok, henüz teyit etmedik” dediler. Bu çok enteresan. Biz çıplak gözle, gazeteci gözüyle sahadan gelen bilgileri bu şekilde görebiliyoruz. Onların bunu takip etmeme ihtimali –zaten sahada Özel Kuvvetler var, ki bugün Pentagon’daki konuşmada bu da teyit edildi: Dün olaylar çıktığı sırada o noktalarda, yakın noktalarda değilmiş Amerikan özel kuvvetleri; fakat “Kerkük civarında olmayı sürdürüyorlar, onlara yönelik bir tehdit olmadı. Kalmaya da devam edecekler” dedi Pentagon Sözcüsü Robert Manning, şimdi sahadalar, çok net bir şekilde çok yakınlar bütün bu yaşananlara–, bunlardan haberdar olmamaları, İran’ın oradaki milis faaliyetlerinden haberdar olmamaları, Irak ordusunun Kerkük’e girmek için hazırlık yaptığından haberdar olmaması ABD’nin söz konusu bile olamaz. Dolayısıyla bu tabloya baktığımız zaman, yine Amerika böyle birkaç ayrı politika yürütüyor ve o tilkilerin kuyrukları birbirine değmesin diye uğraşıyor, ama değiyor maalesef. Çünkü bugün herkes şunu konuşuyor: Yani Irak ordusuyla öbür tarafta Peşmerge, Amerika’nın büyük destek verdiği, askerî anlamda eğittiği, işbirliği yaptığı, hatta ekipmanını sağladığı iki askerî güç karşı karşıya gelmiş durumda, yine Amerikan politikaları yüzünden aslında. Ve Pentagon sözcüsü şunu da söyledi: “Biz böyle bir çatışmadan taraf değiliz, iki tarafa da sükûnet çağrısı yapıyoruz” dedi. Dolayısıyla bir yandan belli ki Irak ordusunun bu hareketinden haberdar olmalarına rağmen önlemek üzere çok ciddi bir adım atılmadı. Bunu belki yeşil ışık olarak algılayanlar da olmuştur, oluyor. Ama bir taraftan da meseleyi kamuoyunda etraflıca analiz etmek söz konusu olduğunda, “Yok, biz böyle bir şeyin arkasında durmayız. İki tarafın da çatışmasını istemiyoruz. Bu sefer IŞİD’le mücadele meselesinde odak kayıyor” deniyor. Dolayısıyla aslında Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkiler diye sen soruyu sordun başta. Tabii ki bunların bu kadar kafa karışıklığı, bu kadar her yerde ayrı bir, kompartımanlar halinde bakma meselesi… “Suriye’de böyle yaparız, YPG’yle işbirliği yaparız, ama bir taraftan da PKK konusunda Türkiye’ye destek veririz. Iraklı Kürtlerin bağımsızlığına karşıyız, ama bir taraftan Irak ordusunun Kerkük’e saldırmasından da hoşlanmadık.” Aslında Amerikan politikalarında da ciddi bir savrulma, ciddi bir sarsılma var. Ve tabii ki bu bölge ülkeleriyle, dolayısıyla Türkiye’yle olan ilişkisini zehirlemeye devam edecek.

Peki son bir soru olarak büyükelçiyi sorayım. Ayrıldı galiba, ya da ayrılmak üzere. Bu bir vesile olabilir mi krizin çözülmesi için? Ama benim gördüğüm kadarıyla Amerikan Dışişleri büyükelçiye çok ciddi bir şekilde sahip çıkıyor. “Bizim elçi yapmış bir şey, hallederiz” havası hiçbir şekilde çıkmayacakmış gibi bir izlenimim var.
Şimdi şöyle: Bir büyükelçinin böyle bir kararı tek başına almış olma ihtimali yok. Elbette ki büyükelçinin, başta anlattım orada mekanizmayı, Türkiye’den ABD Dışişleri’ne nasıl bir tablo yansıttığı ve raporlaması falan çok etkilidir, doğru. Fakat Cumhurbaşkanı ve diğer Türk yetkililer hedef aldıktan sonra çok net arkasında durdular. Benim bildiğim kadarıyla da John Bass geçen hafta sonu ayrıldı Türkiye’den ve yeni görevine yola çıkacak. Yeni görevi de çok önemli bir görev. Afganistan temsilcisi oluyor ABD’nin ve Trump bu atamayı, bu görevlendirmeyi, Temmuz ayında Amerika’nın Afganistan stratejisini yeniledikten ve bunu açıkladıktan sonra yaptı. Dolayısıyla…

Halbuki burada bir hava yaratılmaya çalışılıyor, biliyorsun, Afganistan tenzil-i rütbeymiş gibi. Halbuki tam tersi değil mi? Terfi etmiş oluyor.
Tam tersi. Bizimle yaşanan krizle ilgisi yok bir kere Kabil’e gidiyor olmasının. Ve de çok önemli bir görevi teslim ettiler John Bass’e. Dolayısıyla tam tersi. Fakat Bass gitti diye bu kriz çözülür mü? Bass’in gitmesiyle bir alâkası yok. Belki şu olabilir: Türk tarafı da “Bass gidiyor, biz bu konudaki öfkemizi ve gerginliğimizi ona yöneltelim; ama Amerikan yönetimini bizzat vurmayalım. Ve işte o arka planda da diplomasiye diyalog kapısını açık bırakalım” gibi bir strateji uyguladı. Böyle olduğu anlaşılıyor. Eh Amerikalılarla da artık son noktada meseleler çözülecek, bunu daha da kriz haline getirmeyeceklerdir. Bunu zaten söylediler geçen hafta. Büyükelçilerinin arkasında durdular ama bugün artık krizi çözme görüşmelerinde, “Ama siz de bizim büyükelçimize bunu dediniz” noktasını çok uzatacaklarını düşünmüyorum Amerikan tarafının.

Peki yeni büyükelçi ne kadar zamanda gelebilir? Bayağı bekleyeceğiz gibi bir hava var sanki.
Biraz bekleyeceğiz. Çünkü şimdi Bass gitti ve bu krizin ortasındayız. Henüz bu kriz çözülmüş değil. Bugün bir büyükelçi ismini belirlemiş olsa Beyaz Saray –bunu sen de biliyorsun, burada görev yaptın– Kongre’den geçmesi falan derken iki-üç ay zaten; bugün belirlense –ki böyle bir şey söz konusu değil– üstüne üstlük büyükelçilerine, personeline yönelik, kendilerince tırnak içinde söylüyorum Amerikan bakış açısından, hasmâne tutum sürdüğü sürece, “Yeni büyükelçi göndereceğiz, acaba o da bu kadar dayak yiyecek mi kamuoyu önünde” diye bir kaygıları olabilir. Ama bir taraftan çok uzun süre Türkiye’yi büyükelçisiz bırakmak da –bu kadar krizler var konuşuyoruz, Irak meselesi var, Suriye meselesi var– Amerikalılar açısından da çok mantıklı bir şey değil. Büyükelçi meselesinde enteresan bir not da söylemek istiyorum Ruşen: Şimdi biliyorsun Türkiye’ye genel olarak kariyer büyükelçileri gönderiliyor — ki John Bass da bunlardan biriydi. Siyasî bir atama değildi. Fakat benim öğrendiğim kadarıyla en son bu vize krizi patlak vermeden önce Beyaz Saray’ın bir siyasî atama, kariyer dışından bir diplomat, Beyaz Saray’la daha çok temas içerisinde olacak ve bu krizli noktalarda bürokrasiyi biraz by-pass edecek bir büyükelçi ismi üzerinde durduğu konuşuluyordu. Nitekim Moskova’ya mesela bu krizli dönemlerde yakın zamanlarda atadığı büyükelçi de bir siyasî atama, kariyer diplomatı değil. Bu çok enteresan. Hâlâ bu krizden sonra da acaba siyasî atama konusunda ısrarcı olacaklar mı? Hatta şunu da duydum — ama bu tabii biraz dedikodu şeklinde konuşulan şeylerden bir tanesi: Türkiye kökenli bir Amerikalı olsa acaba nasıl olur büyükelçimiz?

İş giderek daha fazla ilginçleşiyor.
Böyle birtakım egzersizler, zihin egzersizleri yapıldığını anlıyoruz; hem Beyaz Saray’da hem Dışişleri Bakanlığı’nda. Acaba Türkiye kökenli bir Amerikalı, işte malum, isimler belli. Burada kamuoyunun çok tanıdığı isimler de var; Amerika’da Türkiye kökenli, siyaset ve diplomasi dışından isimler. Demek ki düşünebilir Beyaz Saray bir noktada. Ancak buraya gidip isimleri değerlendirecekleri noktaya, aşamaya gelebilmeleri için ilk önce bu haftanın bir geçmesi lazım. Bu vize meselelerindeki akut durumun bir normalize olması lazım. Ama ben önümüzdeki üç-beş ay içerisinde çok hızlı bir büyükelçi atamasının olmasını beklemiyorum şahsen.

Cansu, çok teşekkürler. Seninle siftahı yaptık. Bir dahaki sefere canlı görüntünü de görmek istiyoruz. Teknik meseleyi bir dahaki sefere aşarız diye umuyorum. Gerçekten tüm boyutlarıyla vize krizini konuştuk. Sana çok teşekkürler. Evet izleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus