Irak’ta Kürtler sahiden kaybetti mi?

 

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. 25 Eylül’de Irak’ta bağımsız Kürdistan için yapılan referandumdan sonra neredeyse bir ay geçti. Ve çok inişli çıkışlı bir grafik yaşanıyor. Genel olarak bakıldığı zaman, genel eğilim bu referandumun yanlış olduğu, Kürtlerin, kaba tabirle “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldukları” yolunda. Ve Barzani’ye yönelik suçlamalar var. Ayrıca Kürdistan Yurtseverler Birliği ve onun yakında ölen lideri Celal Talabani’nin oğlu ve yeğenlerine yönelik birtakım suçlamalar var. Irak Kürtleri içerisinde farklı gruplar arasındaki sorunlar çok ciddi bir şekilde tekrar su yüzüne çıktı. Ve bütün bunlardan hareketle bunun bir fiyasko olduğu yolunda genel bir değerlendirme yapılıyor. Kürtler bir kere daha kaybetti diye düşünülüyor.

Acele yorumlar

Açıkçası böyle düşünmüyorum. Bunların çok erken yapılmış değerlendirmeler olduğu kanısındayım. Referandumla ilgili yorum yapmadım. Acele etmemek gerektiğini düşündüm. Ve acele yapılan yorumların çoğunun geçerliğini yitirdiğini de görüyorum. İlk başta mesela, referandum hakkında çok olumlu şeyler söyleyen, bunun zamanlamasının iyi olduğunu vs. söyleyen birçok kişinin daha sonra Kerkük olayıyla beraber, Irak ordusunun Haşdi Şabi’yle beraber buraları aslında neredeyse tek kurşun bile atmadan almasından hareketle, aslında bunun yanlış olduğu vs. şeklinde yorumlar yaptılar.

Onları bir kenara bırakalım, Türkiye’ye bakalım mesela. Türkiye’de bu referandumdan rahatsız olanların önemli bir kesimi tarafından, bu referandumun Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçası olduğu, bağımsız Kürt devletinin ABD’nin zaten öteden beri planladığı bir şey olduğu ve Barzani ve diğer Kürt aktörlerin burada aslında birer piyon olduğu yolunda bir yığın spekülasyon yapıldı. Ama daha sonra referandumun sonuçlarının tanınmamasına dayalı olarak gelişen süreçlerin esas belirleyici unsurunun ABD olması üzerine, bu sefer Amerika meselesinde çark ettiler. Amerika’ya kafa tutamayacağını söylemeye başladılar. Bütün bunlar aslında çok ciddiye alınacak şeyler değil.

 

1975 tekerrür mü ediyor?

Burada ne oluyor? Cengiz Çandar’ın Medyascope yayınlarında sıklıkla dile getirdiği gibi, Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’nin zamanında, 1975 yılında yaşamış olduğu büyük facianın –ki ABD’nin oyununa gelmişti, daha doğrusu onun vaatlerine inanıp bir şeye kalkışıp sonra çok büyük bir hüsrana uğramıştı–, onun bir benzerinin yaşanması ihtimalini dile getirdi iki ayrı yayında. Bu ciddiye alınması gereken bir şey. Ancak ben bunun olacağını, olduğunu çok sanmıyorum. Çünkü ilk aşamada ABD yönetimi referandumun sonuçlarının hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi konusunda istekli olmadı. Buna karşı çıktı. Hatta referandumun kendisini de istemedi. Daha sonra Irak ordusunun Kerkük ve diğer bölgeleri almasına da sesini çıkarmadı. Sesini çıkarsaydı büyük bir ihtimalle engelleyebilirdi bu süreçleri, Kerkük sürecini.

Demek ki burada Irak ordusuyla yani Bağdat rejimiyle Washington arasında bir uyum var. Ama bu uyum nereye kadar sürer? Kürt meselesine baktığımız zaman, gerek Türkiye’de, gerek Irak’ta, gerek diğer bölgelerde Kürt meselesine baktığımız zaman burada çok ciddi dinamiklerin olduğunu, kimi zaman birbiriyle çelişen, kimi zaman örtüşen dinamikler olduğunu ve ittifakların sürekli yapılıp bozulduğunu görüyoruz.

Ama bütün bu süreç içerisinde baktığımız zaman ben bir gazeteci olarak, otuz yılı aşkın gazetecilik serüvenimde izlediğim Kürt meselesinde Kürtlerin değişik yerlerde çok ciddi darbeler aldıkları oldu. Ama genellikle ilerlediler, mesafe kat ettiler. Kazanımlarını biriktirdiler. Şu anda Irak’ta yaşanan, özellikle IŞİD sonrası Irak’ta elde ettikleri birtakım kazanımlarının –ki Irak ordusunun müdahale edemediği birtakım yerlerde Peşmerge’nin IŞİD’e rağmen aldığı yerler bunlar– bunların geri alındığını görüyoruz. Kısa dönem önce elde ettikleri kazanımların şu anda ellerinden alınmış olduğunu görüyoruz. Ama Irak’taki bir bölgesel yönetimin –en önemli kazanım o, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi– ellerinden alınması diye bir şey söz konusu dahi edilmiyor. O büyük bir kazanım olarak zaten elinde duruyor.

Kürtleri yeniden bölmeye çalışmak

Ancak şunu biliyoruz: Irak’taki Irak Kürtleri arasındaki KDP, Kürdistan Demokratik Partisi ve KYB, Kürdistan Yurtseverler Birliği arasındaki ayrımın tekrardan teşvik edildiğini, tahrik edildiğini ve bunların tekrardan bir kopuşa, ikisi arasında uzun süredir yaşanan birlikteliğin kopartılmaya çalışıldığını görüyoruz. Geçmişte bu iki büyük ana grubun birbirleriyle aralarının çok açık olduğunu, birbirleriyle savaştıklarını bildiğimiz için tekrar eski döneme sokulmak isteniyor. Yani Kürtler parçalanıp yönetilmek isteniyor, özellikle İran tarafından ve kısmen de Türkiye tarafından. Bu senaryo bir daha tutar mı? Açıkçası çok emin değilim. Celal Talabani zaten uzun bir süre hasta olması nedeniyle hiç müdahil olamıyordu kendi partisinin işlerine. Ancak onun ölümünün ardından, daha çok Talabani aile fertlerinin olaya el koymaya çalıştıklarını görüyoruz. Ve o yolun başında KYB’nin tarihsel olarak KDP’yle olan çelişkilerinin başka güçler tarafından provoke edildiğini görüyoruz, özellikle İran tarafından.

Bugünlerde bu tutuyor görünebilir; ama ben orta ve uzun vadede bunun başarılı olacağını sanmıyorum. Çünkü birincisi, Kürtler özellikle Irak’ta kendi başlarına hareket etmenin tadını aldılar. Uzun bir süredir kendi özerk yönetimleri var, federasyonları var. Ve çok sorunlu oldu, çok krizler yaşadı, ekonomik anlamda da krizler yaşıyor. Ama sonuçta şunu çok net bir şekilde biliyoruz ki Irak Kürtleri içerisinde bağımsızlık fikri –referandumda da gözüktüğü gibi– çok güçlü. Belki bunun zamanlaması, şekli konusunda sorunlar olabilir. Kimin direksiyonda olacağı konusunda tartışmalar olabilir. Ancak kimsenin –ne İran, ne Irak yönetimi, ne Türkiye, ne ABD, ne Rusya– Irak Kürtlerindeki bağımsız devlet arzusunu ortadan kaldırabileceğini sanmıyorum. Birincisi bu.

İkincisi, Irak kendi başına çok ciddi sorunlar yaşayan bir ülke. Şu anda Irak ordusu Şii milislerle beraber bazı yerleri Kürtlerin elinden almış olabilir. Ama buraları koruyabilme konusunda çok ciddi sorunlar var. Irak’ın toprak bütünlüğü meselesi sadece Kürtlerle olan bir mesele de değil. Onu özellikle vurgulamak lazım. Şu anda IŞİD’in yenilmesi ya da yenilmiş gözükmesiyle beraber unutulmuş gibi gözüken Sünni Arapların geleceği konusu hâlâ çok ciddi bir şekilde ortada. Sünni Araplarla Şii Araplar arasındaki kan davası çok ciddi bir şekilde sürüyor. Sünni Arapların Irak’ta tekrardan sisteme eklenebileceği konusunda en ufak bir ışık dahi yok. Bu anlamda Irak’ın bir ülke olarak birlik içerisinde, sorunsuz bir şekilde yoluna devam edebilme ihtimali çok güçlü değil. Etse bile sürekli bir gerginlik hâlinde, sürekli iç çatışmalarla yürüyecek bir Irak olacağa benziyor.

Özellikle IŞİD konusunda yapılan araştırmalarda görünen –ki bu konuda dünyanın en önde gelen uzmanlarından Scott Atran’ın bir grup araştırmacıyla beraber Irak’ta yaptığı ve bizim bugün Medyascope sayfasında yayınladığımız araştırma da çok net gösteriyor– Sünni Arapların temel taleplerinin karşılanmaması durumunda IŞİD’in bir hortlak gibi her zaman tekrar tekrar karşımıza çıkacağını söylüyor. Bir yanda bu mesele var. Yani Irak’ın, Bağdat’ın tek meselesi Kürtler değil, Sünni Araplar. Ve en son olayda gördüğümüz gibi IŞİD’le mücadelede Kürtlerin desteği olmasaydı Bağdat yönetimi çok da başarılı olma şansına sahip değildi. Dolayısıyla Kürtlerin rolünü bu bağlamda, önemini kabul etmek lazım.

İran’ı bekleyen tehditler

Herkesin birleştiği bir diğer husus şu: Bu son olayda inisiyatifi İran aldı; Bağdat rejiminin zaten İran’la çok yakın ilişki içerisinde olduğunu biliyoruz, neredeyse iç içe geçmiş bir ilişki. Arzu Yılmaz bizim Medyascope yayınında “İran Irak’ı adım adım ve kolayca işgal ediyor” diye tanımladı. Şu anda İran bunu yapıyor olabilir. Kolay bir şekilde işgal ediyor olabilir. Kerkük ve diğer bölgeleri kontrol eden peşmergelerin yöneticisi konumundaki insanlarla pazarlık ederek, onları bir şekilde ikna ederek çatışmasız bir şekilde bu toprakları almış olabilir — ki bu görüşmelerde İran Devrim Muhafızları, Kudüs Ordusunun efsane ismi Kasım Süleymani’nin bizzat rol oynadığı söyleniyordu. Ama İran’ın Irak’taki nüfuzunu mutlak ve kalıcı olarak görmek de yanıltıcı olacaktır. En azından şunu biliyoruz: ABD’de Trump yönetiminin IŞİD’den sonraki önemli meselesinin İran olduğunu biliyoruz. IŞİD’i büyük ölçüde halletmiş olduğu düşüncesiyle önümüzdeki günlerde Washington’dan İran’a yönelik çok ciddi birtakım hamleler bekleyebiliriz. Dolayısıyla İran’ın önümüzdeki dönemde bölgede bu kadar rahat hareket edebileceğini düşünmek çok inandırıcı olmaz.

Tabii burada çok önemli bir sorun var. İran’ı kendisine öncelikli düşman olarak seçmiş olan ABD yönetiminin İran’ın elini tamamen güçlendireceği belli olan bu son Irak ordusu ve Haşdi Şabi’nin Kerkük ve diğer bölgelere girme operasyonlarına sessiz kalması da tabii başlı başına bir garabet. Ve burada bir yığın komplo teorisi de yapılabilir; ama gördüğüm kadarıyla en azından şu aşamada Washington yönetimi hâlâ IŞİD diye bir meseleyi önüne koymuş durumda, ama IŞİD’in saf dışı kaldığını düşündüğü andan itibaren tekrardan başa dönüleceğini varsayabiliriz.

Türkiye’nin içler acısı pozisyonu

Bir diğer husus Türkiye’nin pozisyonu. Irak Kürdistanı’nda yaşananlarda Türkiye’nin pozisyonu gerçekten içler acısı — siyasî iktidarın ve ona destek veren güçlerin. Önce plaka numaraları seçtiler, beğendiler, Musul’a ve Kerkük’e. Ama o plakalar Türkiye Cumhuriyeti devletinin plakaları değil de İran İslam Cumhuriyeti’nin plakalarının devamı gibi bir şey oldu. Yani Kerkük’te ve Musul’da. Musul şu anda gündemde değil, Kerkük’te bir kontrol iddiasıyla ortaya çıkıp “yeter ki Kürtlerin elinde kalmasın” diyerek İran kontrolüne razı olundu. Düne kadar terörist olarak ilan edilen IŞİD’le –kendi deyimleriyle DEAŞ’la– eş gördükleri Haşdi Şabi’nin, Kürtlerin elinden belli yerleri aldıkları için birdenbire iyi insanlar olabildiklerini keşfettiler. Bu sürdürülebilir bir politika değil. Türkiye bunu sürdürmekte inat ediyor. Bağdat yönetimine tam anlamıyla bir destek vererek Irak’taki Kürt politikasını şekillendirmek istiyor. Ama burada görüyoruz ki Türkiye’nin şu anda Irak Kürtlerinde herhangi bir muhatabı kalmış değil. Tek muhatabı –stratejik bir ortağıydı hatta– Barzani ve onun partisi KDP ve onun yönetimi. Türkiye bunu, Barzani’yi tam anlamıyla gözden çıkarttı. Barzani’yi gözden çıkardı, ama İran KYB’yi ve Goran’ı gözden çıkarmadı. Onunla ilişkiler kurdu. Ve İran’a, Türkiye “burayı terk et” diyor. Ama bunun uzun vadeli bir terk ediş olamayacağı açık. Çünkü Türkiye bölgede İran’la ne kadar iyi geçinirse geçinsin her zaman için rakip iki ülkedir, tarihsel olarak böyledir. Bütün işbirliklerine rağmen bu rekabetin sürmesi gerekir. Ve rekabetin en önemli alanlarından birisi Irak ve özellikle de Irak Kürdistanı. Dolayısıyla şu anda Ankara’nın referandumla ilgili olarak izlediği politikanın açıklanabilecek hiçbir yönü yok. Zaten herhangi bir açıklama da yapılmıyor. Sadece ve sadece bir kırmızı çizgi refleksiyle bu hayata geçiriliyor.

 

Kürtlerin Batı’daki pozitif imajı

Başlığa dönelim. Gerçekten, sahiden Kürtler Irak’ta kaybetti mi? Şu anda böyle bir görüntü olabilir ama bu aldatıcı. Kürtler yakın tarihten görüyoruz ki kısa vadeli darbelerden çok fazla etkilenmiyorlar. Tabii ki bunun şokunu, üzüntüsünü yaşıyorlar ama toparlanmaları kolay oluyor. Ve şunu da unutmamak lazım: Dönem dönem değişse de Kürtlerin bölgesel ve uluslararası anlamda destekçileri de hep oluyor.

Bir diğer husus, özellikle Batı kamuoyu nezdinde Kürtlerin çok iyi bir imajı var. Bu sadece Irak’la sınırlı değil, Suriye’de de böyle. Türkiye’de de böyle olduğunu kısmen söyleyebiliriz, ama özellikle Suriye ve Irak Kürtlerinin, hele IŞİD’le mücadele bağlamında Batı medyasında sürekli pozitif olarak ele alındığını biliyoruz. Onların IŞİD’e karşı mücadele yürüten kişilerin üst düzey yöneticilerinin Batı’da ve hatta Rusya’da üst düzey şekillerde karşılandıklarını, ağırlandıklarını da biliyoruz. Türkiye bu anlamda gerçekten olayın dışında kaldı; ama Kürtler bu uluslararası kamuoyu desteğiyle de bu yaşadıkları darbeleri atlatabilme potansiyeline sahipler. Gözlemim şudur: Bölgede Kürtleri kazanan, bölgede gerçekten bir güç kazanır. Kürtleri karşısına alan, kısa vadede belki bir şeyler elde edebilir ama orta ve uzun vadede kaybetmeye mahkûm.

Şu anda İran’ın daha dikkatlice, Türkiye’nin daha fütursuzca yaptığı Kürtlerin kazanımlarını ellerinden alma hamlelerinin Kürtlere kısa vadede biraz zarar getireceğini ama orta ve uzun vadede bu iki ülkenin yönetimlerine zarar vereceğini düşünüyorum. Kürtlerin kazanımlarının, Kürtlerin birtakım taleplerinin gerçekleşmesini engellemenin açıkçası mümkün olacağını sanmıyorum. Bunu ertelemek tabii ki mümkün, ama ertelemenin faturasının esas olarak Kürtler tarafından ödendiği düşüncesinin aldatıcı, yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Şu anda faturanın Kürtlere çıktığı söylenebilir, öyle görünüyor olabilir. Ama bunun pek de böyle olmadığını çok geçmeden göreceğimizi tahmin ediyorum.

Son bir not: Yaşananlardan sonra referandumun tarihinin yanlış olduğu yolunda ağır basan bir yaklaşım var. Ben bunun böyle olduğunu düşünmüyorum; daha önce de böyle söylemiştim. Gerçekten IŞİD’e karşı mücadeleden elde ettiği prestijle Barzani referandumu tabii ki iç kaygılarla, tabii ki kendisinin iktidarını güçlendirmek için yaptı; ama bence zamanlaması öyle çok erken falan değildi. Referandumun yapılıyor olması, bağımsızlığın hemen ertesi gün ilanı anlamına gelmeyecekti. Ve referandumla beraber Barzani çok büyük bir güç elde edecekti. Sadece Barzani değil, Irak Kürtleri. Bunu elde ettiler ama bölgesel güçler buna çok fazla tahammül edemediler. Şu anda yaşanan bu. Ancak referandumun sonuçları ortada. Bu sonuçları iptal etmeye kimsenin gücü yetmez. Böyle bir şey zaten mümkün de değil. Dolayısıyla referandumun sonuçlarının etkilerinin kısa vadede görülmesinin engellenmesi faaliyetlerini yaşıyoruz bölgesel güçler tarafından. Ama orta ve uzun vadede bu referandumun tekrar tekrar hepimizin karşısına çıkacağını düşünüyorum.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar