İçeridekiler ve dışarıdakiler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bugün “İçeridekiler ve dışarıdakiler” başlığıyla bu yayını yapmaya karar verdikten kısa bir süre sonra, savcının Nuriye Gülmen için tahliye talebi haberi geldi. Ve ben de bu yayın olana kadar herhalde tahliyesi olur diye büyük bir umutla bekledim — birçok kişi gibi, binlerce, belki de yüz binlerce kişi gibi. Ancak mahkeme nedense, heyet, savcının talebine rağmen Nuriye Gülmen’in tutukluluk hâlinin devamına karar verdi. Nuriye Gülmen’in hâlinin hiç de iyi olmadığını biliyoruz. Sağlık durumunun iyi olmadığını biliyoruz. Otuz beş kilo civarında olduğu söyleniyor. Ve delil karartma, kaçma ihtimali gibi gerekçelerle, mahkeme heyeti savcılık talebine rağmen bu durumdaki bir kişinin tutukluluğunun devamını isteyebiliyor. Bu da bize Türkiye’de son dönemde tutuklamaların bir tedbirden ziyade bir cezalandırma, hatta bir tür intikam uygulaması olduğunu gösteriyor maalesef.

Cezaevlerindekilere ilgisizlik

Türkiye’de özellikle 15 Temmuz’dan sonra çok kişi içeri alındı. Bunların önemli bir kısmı tutuklandı ve cezaevlerinde çok sayıda kişi var. Ve bu kişilerin durumu, neler yaşadıkları, nasıl yaşadıkları konusunda çok fazla bir bilgiye sahip değiliz. Pek olabileceğe de benzemiyoruz. Zaten büyük ölçüde ailelerin taşıdığı süreçler bunlar. Onlar da büyük ölçüde çaresizlik içerisindeler. Bu yayını yapmaya karar vermemin en önemli nedeni bugün cezaevinden aldığım bir mektup. İlk defa içeride tanıdığım birisi –ismini vermek istemiyorum–, nihayet haberleşme yasağı kalkmış ve adresimi bilmediği için ailesi aracılığıyla bana bir sayfalık bir mektup yollamış. Bu mektup bugün elime geçti. Orada şunu gördüm: En büyük şikâyet, ya da şikâyet demeyelim, hayal kırıklığı, böyle bir dönemde insanların, dostların, yakınların, tanıdıkların kendileriyle ilişkilerini en aza indirmesi olduğunu görüyorum. Anladığım o. Bir hüzün vardı o satırlarda. Böyle dönemlerde cezaevindeki insanlar en çok dışarıdan selam bekler, ilgi bekler. Ve umudu hep dışarıdadır. Ben cezaevinde yatmış birisiyim. Daha önce söylemişimdir. 12 Eylül döneminde 18 ay yattım. Ama bizim yattığımız dönemlerde bu tür şeyler pek olmazdı. Çünkü o dönem çok net bir şekilde bir faşist diktatörlük dönemiydi. Ve medyası vs.’si bu kadar gelişmemişti.
Şimdi Türkiye birçok konuda çok ilerledi. Ama şu anda baktığımız zaman gördüğüm; içeridekilerin aileleriyle, yakınlarıyla konuştuğumda gördüğüm –bizim 12 Eylül’dekinden farklı tabii ki ama– birçok açıdan daha kötü durumda olduklarını, birçok açıdan –cezaevi koşullarından ziyade psikolojik ortamı kastediyorum– çok büyük bir moral bozukluğu olduğunu görüyoruz. Özellikle sahip çıkılmayan sanıklar için bu geçerli. Ama bunun dışında mesela Cumhuriyet Davası gibi, Nuriye Gülmen olayında olduğu gibi –ki daha önce Semih Özakça da kendisiyle beraber tutukluydu–, ortada bir kamuoyu desteği olduğu zaman nispeten içeridekiler için bu daha kolay olabiliyor. Ancak özellikle FETÖ ile irtibatlı olarak alınan kişiler için böyle olmadığını görüyoruz.

Fethullahçıların mağduriyet suistimali

FETÖ’yle ilgili olarak tabii şöyle bir husus var, bu bence çok önemli: Dışarıda, yurtdışında, özellikle bu Fethullah Gülen örgütü çok yoğun bir kampanya yapıyor ve kampanyanın en önemli argümanlarından birisi cezaevindekiler, cezaevindeki anneler ve çocukları. Bunun üzerine büyük kampanya yapıyorlar. Bir diğer yaptıkları kampanya da FETÖ davasıyla çok da alâkaları olmamalarına rağmen içeri atılmış kişiler, tutuklu kişiler, gazeteciler, yazarlar, aydınlar. Mesela takip ettiğiniz zaman görüyorsunuz ki FETÖ kaçaklarının önemli bir kısmının en çok kullandığı, öne çıkarttığı isimlerden birisi Ahmet Altan mesela. Ahmet Altan da bu bağlamda içeride ve kendince bir siyasî duruş sergileyip mahkemelerde siyasî bir tavır alıyor. Ya da Şahin Alpay gibi, Ahmet Turan Alkan gibi, Ali Bulaç gibi saygınlığı olan isimleri, entelektüelleri öne çıkartıyorlar ve bunun üzerinden bir kampanya yapmaya çalışıyorlar. Ancak benim gördüğüm kadarıyla çok da fazla umurlarında değil. Yani gerek çocuklar olsun, gerek aydınlar olsun, onların gözünde bir propaganda malzemesi olarak değerleri var esas olarak. En son Ege’de olan, beş kişilik Maden ailesinin hayatını kaybetmesi olayında da, üç çocuk ve anne babanın, her ne kadar anne babanın cesedi bulunamadı deniyorsa da, çocukların bulunduğu söyleniyor, bunun da bir propaganda malzemesi olarak kullanıldığını görüyoruz.

Dışarıda olmak daha kötü olabiliyor

Onları bir kenara bırakalım. Onları kendi hâllerinde ve kendi ucuzluklarıyla baş başa bırakalım. Türkiye’ye dönelim. İçeride insanlar var, dışarıda insanlar var. Ama bazı durumlarda dışarıda olmak daha kötü, daha zor olabiliyor. Çünkü içerideki insan eninde sonunda özgürlüğü elinden alınmış olduğu için kaybedeceği çok fazla bir şeyi olmuyor, ama dışarıda sürekli bir tedirginlik hâli ve içeri girme endişesi hâlinin birçok yerde yaşandığını biliyoruz. Dolayısıyla burada gerçekten acı bir durum yaşanıyor. Birçok insan içerideki insanları unutuyor, unutmak istiyor, kendisi de içeri girmemek için. Ve burada da görüyoruz ki cezaevi bir şekilde toplumu zapturapt altına alma mekanizması olarak kullanılıyor ve tutuklama da açıkçası böyle kullanılıyor. Halbuki korkunun ecele faydası yok. Türkiye öyle bir ülke hâline geldi ki kimin ne zaman, neden dolayı içeri alınacağı, tutuklanıp tutuklanmayacağı kesinlikle öngörülemez bir durumda.
En sıcak örneklerden birisi Osman Kavala. Osman Kavala’nın içeri alınması, tutuklanması başlı başına bir skandal. Ancak Osman Kavala her şeye rağmen, uluslararası tepkilere rağmen içeride tutuluyor. Ancak burada çok önemli bir hususu vurgulamak lazım. Cumartesi günü Osman Kavala’nın Robert Kolej’den arkadaşları, 1975 mezunları, –içlerinde kamuoyunun bayağı bildiği isimler de var, gazeteciler, tiyatro sanatçıları, yazarlar da var– Silivri’ye gittiler ve Osman Kavala’ya sahip çıktılar. Daha önce benzer bir olayı Kadri Gürsel olayında bizim Galatasaray Lisesi’nin 112. Dönem mezunları başta olmak üzere tüm Galatasaray Lisesi camiası diyelim, benzer bir şey yapmıştı. Bu tür dayanışmalar gerçekten, özellikle içerideki insanlar için, ama esas olarak da Türkiye’nin yeniden bir hukuk devletine dönme ihtimalini zorlamak için çok önemli hususlar.

Nuriye ve arkadaşlarının direnişi

Nuriye Gülmen’e dönmek istiyorum, Semih Özakça’ya ve onlarla beraber bir mücadele yürütenlere, KHK’yla işlerinden olup da işlerine geri dönmek için mücadele yürütenlere dönmek istiyorum. Orada çok önemli bir husus var. Öteden beri benim kafamda; ama bunu söylemek, bu dillendirmekte zorlandım… ama artık konuşmanın zamanı. Şöyle bir husus var: Baktığımız zaman KHK’dan binlerce kişi işinden atıldı. Bunların içerisinde önemli bir kesimi, belki de hayatlarında başlarına ilk defa böyle bir şey gelen muhafazakâr kesimden insanlar, FETÖ irtibatlı oldukları gerekçesiyle, bankasında parası ya da Zaman gazetesi abonesi ya da Fethullahçıların sendikalarına, öğretmen sendikasına vs. üye oldukları gerekçesiyle çok sayıda kişi atıldı. Bunlara ek olarak da tabii ki Nuriye ve Semih olayında ve diğerlerinde de gördüğümüz gibi solcu bilinen kişiler de, Kürt hareketine yakınlığıyla bilinen kişiler de bu bahaneyle, bu vesileyle karambolde işlerinden edildiler. Ama dönüp bakıyoruz: Bir yılı aşkın bir süre geçti. Bu konuda haklarına sahip çıkan, bu usulsüzlüğü, haksızlığı protesto eden insanların sayısı çok az. Ve bunların da önemli bir kısmı, hatta hepsi muhafazakâr olmayan camiadan insanlar.
Ama şunu da biliyoruz ki, Nuriye’lerin, Semih’lerin açtığı yoldan eğer birtakım insanların haklarının iade edilmesi gibi bir şey söz konusu olursa da muhtemelen en son sıra gelecek olan kişiler de yine bu konuda belli bir direniş gösteren, onlarla beraber hareket eden kişiler olacak. Bu da Türkiye’nin bambaşka bir realitesi olarak karşımızda duruyor.
O kadar yaşanana rağmen Türkiye’de sağ, hakkını talep etme konusunda hâlâ çok büyük bir tembellik içerisinde. Bunu yapmıyorlar. Başkalarının yapmalarını takdir ediyorlar. Ama kendileri bu konuda çok fazla harekete geçmiyorlar. Böyle bir realitesi var Türkiye’nin. Bütün bu yaşananlara rağmen bu realiteden dönülmedi ve bu tabii ki çok abes bir durum. Çünkü baktığımız zaman aslında Türkiye sağcı bir ülke. Bunu kabul etmek lazım. Türkiye sağcı bir ülke ve sağcılar kendi başlarına geldiği zaman bile –zaten biliyorduk başkaları için herhangi bir şey talep etmediklerini, başkalarının hakkını savunma konusunda Türk sağının gerçekten çok berbat bir sicili vardır; aslında böyle bir sicili yoktur, çünkü böyle bir şey yapmamıştır– ama kendi hakkını savunma konusunda bile çok büyük bir ürkeklik içerisinde yaşıyor olması, Türkiye için umutlu olmamızı da gerçekten zorlaştırıyor.

Yurtdışındakiler

İçeridekiler, dışarıdakiler derken bir de en dışarıdakiler var. Onu da bir eklemek lazım. Yurtdışında yaşayanlar var bu dönemde, şu ya da bu şekilde yurtdışına gitmiş olanlar var. Bazıları gerçekten birtakım davalarda yargılanıyor olabilir. Bazıları yargılanma endişesi taşıyor olabilir. Bunların içerisinde de baktığımız zaman cezaevindekilerin ve Türkiye’nin içerisinde hâlâ bir hak ve hukuk mücadelesi vermek, sağlam durmak, ayakları yere basarak durmak isteyen kişilere karşı tavırlarında da farklı yaklaşımlar görüyoruz. Özellikle demin söylediğim gibi Fethullahçılar bu konuda çok pis bir sınav veriyorlar. Sınav falan verdikleri de yok. Her şeyi suistimal etme yoluna gidiyorlar. Burada insanların, onların yüzünden iyice kötü hâle gelmiş ülkeyi biraz olsun onarma çabalarından istifade etmek ve kendi hesapları için yontma yolunda çok ucuz şeyler yapıyorlar. Onu özellikle vurgulamak lazım.
Şu çok önemli, daha önce bunu vurguladım: Sürgün olmak. Hakikaten tarih boyunca, dünyanın dört bir tarafında, değişik zamanlarda, değişik ülkelerden insanlar, özellikle aydınlar, siyasetçiler sürgün olmuşlardır. Çok saygın bir şeydir. Ama bir de kaçaklar vardır. Bizim Fethullahçılarımız kendilerini sürgün olarak tarif etmeye çalışıyorlar, ama kaçak olarak hayatlarını idame ettiriyorlar. Ve kaçak olarak hayatlarını idame ettirme sürecinde de gerek cezaevindeki insanları, gerekse de ülke içerisinde hâlâ demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti mücadelesi vermek isteyen insanların işlerini zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar.
Buradan tekrar cezaevindeki dostlarıma selamlarımı yolluyorum. İzlemiyorlar bizi, onu biliyoruz. Ama bir şekilde aileleri iletiyorlardır. Ahmet Şık’a, Murat Sabuncu’ya, Ali Bulaç’a, Şahin Alpay’a, Mehmet Altan’a, Ahmet Turan Alkan’a, ve adını sayamadığım… Nuriye Gülmen’e –kendisiyle hayatta hiç tanışmadım ama saygı duyuyorum– ve haksız yere içeride tutulan herkesin bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını diliyorum. Ve Türkiye umarım tutuklamanın bir cezalandırma ve intikam alma aracı olduğu bu dönemi bir an önce atlatır.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus