Yeşil Kuşak, Ilımlı İslam, BOP… Peki şimdi Washington’un tezgahında hangi plan var?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Önceki gün Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın radikal İslamcılık ve Türkiye ile Katar üzerine bir konferansta söylediklerinden hareketle bir yayın yaptım ve bayağı ilgi gördü, bir tartışmanın başladığına tanıklık ediyoruz. Dün Türkiye’nin İslam dünyasındaki yerini değerlendiğim bir yayında yine o konuyu devam ettirdim, bugün de haftayı yine bu konuyla noktalamak istiyorum çünkü bu mesele gerçekten çok önemli. Yıllardan beri gelen bir tartışma ve daha yıllarca süreceğe benzeyen bir tartışma. Burada bu yayının ana eksenini Washington’ın İslam dünyasına genel olarak, ama özel olarak da İslamî hareketlere nasıl baktığı ve bu bakışın zamanla nasıl değiştiği, bugün hangi noktada olduğumuz ve bundan sonra neler olabileceği konusunda birtakım bilgilerimi, gözlemlerimi ve görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Komünizme karşı İslam

Öncelikle Yeşil Kuşak diye başlıyoruz. Yeşil Kuşak 1970’li yıllarda, özellikle 70’li yılların sonlarında Amerikan yönetiminin Sovyetler Birliği’ni İslam dünyasında –ki ağırlıkla Ortadoğu’da, ama tüm İslam dünyasında– çevrelemek için, belli bir anlamda onun nüfuz artışını engellemek için başvurduğu bir şeydi. Çünkü Sovyetler Birliği, Asya’da ve Ortadoğu’da sosyalist ideolojiyi kullanarak bir toplumsal hareketlilik ve siyasal hareketlilik sağlayabiliyordu ve birçok yerde sol hareketler, sosyalist hareketler –ki bunların önemli bir kısmı Sovyetler Birliği’yle doğrudan ya da dolayı ilişki içerisindeydi– ABD’nin varlığını, etkisini tehdit eder hale gelmişti. Dolayısıyla burada bu sol ideolojiye karşı mücadele edebilmekte ABD’nin liberal-kapitalist söylemi çok fazla işe yaramıyordu ve dolayısıyla burada dini ideolojik bir argüman olarak kullanma düşüncesinin çok ciddi bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Ve öncelikle dini, ardından da gerekirse yeni yeni görünür olmaya başlayan dinsel hareketleri, İslamî hareketleri Sovyet yayılmacılığına karşı, Sovyetlerin nüfuzunu geliştirmesine karşı ve İslam dünyasında çıkan ve yer yer etkili olan sol hareketleri dengelemek ve bastırmak için kullanma yoluna gitti. Buralarda çok büyük bir rekabet vardı, bir taraftan İslam ülkelerini ve rejimlerini ekonomik yardımlar, askerî yardımlarla iki büyük süper güç yanlarına çekmeye çalışırken, esas mücadele ideolojik olarak gelişiyordu. Ve Yeşil Kuşak projesinin bu tarihlerde geliştiğini biliyoruz; bunun en görünür olduğu yer ise Afganistan’dır. Afganistan’daki Sovyet yanlısı yönetime destek için Kızıl Ordu’nun Afganistan’ı işgal etmesiyle beraber Yeşil Kuşak projesinin ete kemiğe büründüğünü gördük ve burada ABD yanına çok sayıda müttefik alarak ve esas olarak CIA’i yani istihbaratı kullanarak Sovyet işgaline karşı mücadele eden mücahitleri silahlandırdı, eğitti, destekledi, önlerini açtı. Afganistan’ın işgali ve ardından başlayıp Afgan cihadı olarak adlandırılan olay çok önemli bir dönüm noktası oldu.
Burada tabii hemen, neredeyse eşzamanlı denilebilecek şekilde İran’daki devrim de ABD’yi çok tedirgin etti. İran Devrimi Sovyet yanlısı bir devrim değildi, zaten çizgisini ne Amerika ne Rusya olarak belirlemiş bir devrimdi; ama İran’daki Şahlık rejimi, ABD’nin Ortadoğu’daki ve İslam dünyasındaki en önemli müttefiklerinden birisiydi. Bunun yıkılmasıyla beraber ABD çok zor durumda kaldı ve bu anlamda bütün İslam dünyasında ne yapmalı sorusu önüne çıktı ve Afgan cihadı bu anlamda bir laboratuvar işlevi gördü. Afganistan’da ABD, Pakistan, Suudi Arabistan ve hatta Çin –ki Çin Sovyetler Birliği’yle çok ciddi bir rekabet ve mücadele içerisinde olduğu için– Sovyetlerin Afganistan’daki işgaline karşı mücahitlere destek verdi ve bunu da Pakistan ya da Amerikan veya Suudi Arabistan gizli servisleri aracılığıyla yaptı. Buradaki Suudi Arabistan ve Pakistan örnekleri Amerikan Yeşil Kuşak projesinin en önemli karakolları olarak tanımlanabilir. Pakistan’da darbeyle yönetime el koyan Ziya ül Hak, gerçekten Yeşil Kuşak projesinin en öne çıkan örneklerinden birisiydi.

Kızıl Ordu’ya karşı El Kaide

Afganistan olayında yalnız şöyle bir husus ortaya çıktı: Mücahitler tek başlarına Sovyetler Birliği’yle, Kızıl Ordu’yla mücadele edemediler, desteğe ihtiyaçları olduğu açıktı ve bu noktada dünyanın dört bir tarafından, özellikle Körfez ülkelerinden, Suudi Arabistan’dan, Arap ülkelerinden savaşmaya gitmeleri için ve lojistik temini için gönüllüler örgütlendi; onun sonucunda da bu gönüllülerin gitmesiyle beraber Afgan cihadının seyri değişti ve Kızıl Ordu’nun ülkeyi terk etmek zorunda kalması hızlandırıldı. Ancak bu gönüllü savaşçılar içerisinden daha sonra ABD’nin başına çok büyük bela olacak olan Usame bin Ladin liderliğindeki El Kaide yapılanması çıktı. Yani şöyle özetleyebiliriz: Sovyetler Birliği’ni önünü kesmek için ya da alanını daraltmak için başvurulan bir yöntemin sonucunda, bu yöntem başarılı oluyor, en azından Afganistan’da Sovyet işgalinin sonuçlanmasına yol açıyor ve hatta Afgan işgali o kadar travmatik bir etki bırakıyor ki, ardından kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği’nde komünizmin de dağıldığını, sistemin de çöktüğünü görüyoruz.
Ancak bir soruna çözüm olarak bulunan yöntem, bir başka sorunu, belki de daha riskli bir olayı gündeme getiriyor; bu da: El Kaide. Dolayısıyla Afganistan’da ve bölgede Sovyet yayılmacılığına karşı mücadele için İslamcıları kullanmak, önlerini açma noktasından birdenbire düşmanını ABD ve İsrail başta olmak üzere Batı sistemi olarak gören küresel İslamî şiddet hareketleri ortaya çıktı. Ve ikinciyi aşamaya geliyoruz.

Ilımlı İslam ve BOP

İkinci aşama “ılımlı İslam” olarak tanımlanan, daha sonra Büyük Ortadoğu Projesi olarak şekillenen aşama. Burada nasıl bir şey ortaya çıkıyor? Çok basit bir mantıkla, 1980’li yıllar, 90’lara doğru gidilirken, radikal İslamcılığın yükselişine tanık oluyor ve bu radikal İslamcılık bir tehlike olarak duruyor. Bu radikal İslamcılıkla mücadele etmesi gerekenler esas olarak İslam dünyasındaki ulus-devletler. Ama bu ulus-devletler genellikle otoriter ve totaliter rejimler tarafından yönetildikleri için, zaten bu rejimlere karşı ülkelerinin içerisinde çok büyük tepkiler olduğu için, bu rejimler bu hareketlerle gerektiği gibi mücadele edemiyorlar, hatta tam tersine radikal İslam’ın doğuşuna ve güçlenmesine de rejimler yol açıyor. Bunun en çarpıcı örneği Mısır’dır, bir başka örneği Tunus’tur. Tunus şu anda IŞİD’e en çok gönüllü yollayan ülkelerden birisi. Arap Baharı’nda rejim değişti, ama öncesinde tam otoriter bir rejim vardı ve Kuzey Afrika ülkelerinde, Arap ülkelerinde, Ortadoğu’da, birçok ülkede radikalizmin rejimler yüzünden de geliştiğini gördük.
Dolayısıyla ABD’nin önünde şöyle bir sorun vardı: Radikal İslam diye bir sorun var, ama bu sorunla mücadele etmesi gereken rejimler bununla mücadele edemediği gibi, bu sorunu derinleştiriyor; o zaman bunu engellemek için ne yapılabilir? İşte burada ılımlı İslam teorisi devreye girdi. Bunlar kadar radikal olmayan –radikaller daha marjinal şiddete vs. oluyor ama öte tarafta toplumsal alanda örgütlenen Müslüman Kardeşler bunun en çarpıcı örneğidir–, şiddete karşı olduklarını her fırsatta dile getiren hareketler var. “Bu hareketlere destek verelim, bu hareketler güçlensin, radikalizmle mücadele etsin, insanların ve özellikle gençlerin radikalizme kaymasına engel olsun” şeklinde özetlenebilecek… “ve hatta bu ülkelerin rejimlerinin demokratikleşmesine de, rejimlerin toplumla barışmasına da yardımcı olsun” minvalli uzun bir vadeli bir çizgi izlendi.
Hiç unutmuyorum, New York Times’ta Kahire’deki Amerikan büyükelçiliğinin Müslüman Kardeşlerle düzenli bir diyalog içerisinde olduğunu ilk okuduğum zamanlar 1990 başlarıydı; ama bu temaslar genellikle örtülü oluyordu, çünkü Mısır’da Mübarek Rejimi, Müslüman Kardeşler’in dış dünyayla, özellikle ABD’yle vs. temas içerisinde olmasından hiçbir şekilde memnun kalmıyordu. Yasak değildi, daha doğrusu yasaktı ama vardı; böyle bir karışık bir durumu vardı. Uzun bir süre Müslüman Kardeşler’in çok geniş bir meşruiyeti vardı, toplumsal alanda çok güçlüydüler, serbest meslek odalarının seçimlerini kazanıyorlardı, öğretmeler içerisinde, sağlık sektöründe vs. çok güçlülerdi; ama devlet tarafından çok sıkı baskı altında tutuluyorlardı. Ve ta o tarihlerden itibaren ABD yönetimi Mısır’da Müslüman Kardeşler’le ve başka ülkelerde de başka örgütlerle temaslarını sürdürdüler. Türkiye’de bu Refah Partisi’yle oldu, ama Refah Partisi’nde Necmettin Erbakan çok net, açık bir anti-Amerikan pozisyona sahip olduğu için, uzlaşmaz bir pozisyona sahip olduğu için, onunla kurulamayan ilişki Abdullah Gül’le, Recep Tayyip Erdoğan’la, yani yenilikçi olarak, yenilikçi kanat adını alacak olan ekiple kuruldu. O tarihlerde Milliyet gazetesinde yaptığım ve şu günlerde bazılarının sosyal medyada dolaştırdığı “ABD’nin Refah Partisi’ne bakışı” yazı dizisini Washington’a giderek hazırlamıştım. Orada Amerikalılarla görüşerek yaptığım bir yazı dizisiydi; görüştüğüm insanlar net bir şekilde şunu söylüyorlardı — kısa bir süre önce Erbakan gitmişti oralarda, bu kişilerle görüşmüştü ama hiç kimse Erbakan’dan memnun kalmamıştı, Erbakan’ı çok uzlaşmaz birisi olarak görmüşlerdi; Erbakan’ın yanında olan Abdullah Gül’ü ise konuşulabilir birisi olarak tarif ediyorlardı. Yıllar sonra Saadet Partisi’nin hiçbir zaman Batı’nın, ABD’nin radarına girmediğini, ama uzun bir süre AKP’nin Washington’la çok iyi ilişkiler kurduğunu biliyoruz; ama şu anda bir kriz var.

Ilımlı İslam’dan sonrası belirsiz

Neyse, toparlayacak olursak: Radikalizme karşı ılımlı İslam, daha anlaşılabilir, konuşulabilir hareketler. Bunların sistemlere eklemlenmesi ve bu arada bunların eklemlenmesiyle beraber sistemlerin de olabildiğince demokratikleştirilmesi gibi bir perspektif vardı ve bu perspektif de belli bir yere kadar işe yaradıktan sonra Arap Baharı’yla beraber tam bunun zaferi olacak denirken işin rengi değişti. Şimdi gelinen noktada çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız; şimdi gelinen noktada bu ılımlı İslam çizgisinin de bir süre için idare ettiği, ama yeni bir sorunu yarattığı noktasına vardı ABD. McMaster’ın son konferansta söylediklerinden bunu anlıyoruz. Tabii Yeşil Kuşak döneminde ortaya El Kaide başta olmak üzere çok ciddi örgütlerin çıkmasına neden oldular. Bunu telafi etmek için ılımlı İslam’a ağırlık verdiler, şimdi de bunun başka sorunlara yol açtığını düşünüyorlar; o sorunu da McMaster nasıl tarif ediyor? “Bu İslamî hareketler, siyasal İslam’la radikal İslamî ideolojiler arasında çok yoğun köprüler var.” Yani bu aslında şu demek: “Biz ılımlı İslam’la radikalizmi engelleyebileceğimizi düşündük, ama aslında bunların aralarında çok da fark yokmuş”1 gibi –basitleştirerek söylüyorum– bir yaklaşım şu anda egemen.
Bu doğru bir yaklaşım mı? Çok katılmıyorum. Bu pratikte bu sonuca varmış olabilirler, ama bu pratiğin yaşanmasında yine birinci derecede sorumlu olanların kendileri olduğunu söylemek lazım. Yani Amerikan yönetimi, Amerika’yı yönetenler ve Amerikan üzerinden, Washington üzerinden dünyayı yönetmeye kalkanlar, birtakım hataların sorumluluğunu kendilerinde aramak yerine hep karşılarındakilere atfediyorlar. Halbuki burada bence temel sorun kendilerinde. Yani Sovyetleri yok etmek istiyoruz, tamam, yok etmek için mücahitlere ihtiyacın var, tamam, mücahitleri silahlandırıyoruz, yetmiyor başkalarını getiriyoruz, dışarıdan insanlar getiriyoruz. Oradaki mesele ne oluyor? Sovyetler gidiyor. Sovyetler gidiyor ama, gittikten sonra o silahlandırdığınız insanlar sizin kullandığınız birer enstrüman olmaktan çıkıp başlı başına özne haline geliyorlar. Bunu hiçbir zaman öngörmediler, öngörmek istemediler. Yani burada İslamî hareketleri, tek tek bireyleri ya da İslam ülkelerini, partileri, Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ı ya da Mısır’da ilk başta Mursi’yi, Müslüman Kardeşler’i ya da Cemaat-i İslamî ya da başka bir örgütü genellikle şöyle düşündüler: “Bizim birtakım amaçlarımızı, çıkarlarımızı gerçekleştirmekte kullanabileceğimiz unsurlar, enstrümanlar.” Ama o kullanma sürecinde bu şahısların, grupların, hareketlerin, odakların belli bir güç kazanıp kendi ayakları üzerinde durmaya başlayabileceklerini hesaba katmadılar; El Kaide örneğinde olduğu gibi ya da Türkiye’de şu anda Erdoğan yönetiminde olduğu gibi. Ondan sonra da tekrar bunlar karşılarına bir kriz olarak çıktı. Gelişmesinde ve güçlenmesinde kendilerinin birinci derecede sorumlu olduğu olgulardan bahsediyoruz.
Şu anda ılımlı İslam, BOP falan derken yaratılmış olan, yaratılan sorunla baş edebilmek için yeni bir arayışa girmiş durumdalar. Artık ılımlı falan demeden İslamî hareketlere çok ciddi bir şekilde mesafe koyup bunların yaşam alanını daraltmak gibi bir perspektife sahipler ve bunu gerçekleştirmelerinin imkânı yok; bu kadar basit. Yeni bir fiyaskoyu yaşayacaklar ama, bu fiyaskonun yaşanması için belki birkaç sene geçmesi gerekecek, çok büyük olaylar olacak, çok büyük dönüşümler olacak. Ülke ülke, bölgesel olabilir, çok büyük olaylara tanık olabiliriz; ama sonuçta baktığımızda bu uygulanacak olan politikanın diyelim ki on yıl sonra doğuracağı yeni sorunlar nedeniyle yeni bir politika arayışına gidecekler.

Artık tüm dünya cihat alanı

Tabii buradaki mesele şu: Bütün bunun denendiği alan esas olarak İslam coğrafyası. Yani bu deneme-yanılma yöntemleri yapılırken kendilerinin en fazla paraları gidiyor, birtakım imkânları gidiyor vs.; ama o paraların başka yerlerden çok daha fazlasını kazandıklarını da biliyoruz. Ama sonuçta esas olarak bu deneme-yanılmaların faturasını, çilesini İslam dünyası çekiyor; faturasını İslam ülkelerinde yaşayanlar ödüyor. Tabii burada çok önemli bir istisnayı vurgulamak lazım: 11 Eylül saldırısı ve ardından gelen diğer El Kaide saldırıları, daha sonra da son dönemde IŞİD’e atfedilen Batı’daki, Avrupa’da başta olmak üzere saldırılar, aslında işin rengini de bayağı değiştirmiş durumda. Yani eskiden çok daha rahat hareket edebiliyorlardı; yani neydi? “Yollayın paraları, eğitin insanları, ne halleri varsa görsünler, yanıyorsa yıkılıyorsa tamam, onlar yanıyor yıkılıyor” derken, 11 Eylül’le beraber, aslında bu söz konusu olan yarattıkları bir canavarsa, bu canavar kendilerini de tehdit etmeye başladı. O anlamda işin renginin büyük ölçüde değişmiş olduğunu kabul etmek lazım.
Şu anda yaptıkları olayda, yapmaya çalıştıklarında da doğrudan kendileri çok ciddi bir şekilde etkilenecekler; çünkü Batı’da da ılımlı İslam kategorisine, tarifine girebilecek olan çok sayıda kuruluş var, cemaat vs. var. Bunları ne yapacaklar? Bunları engelleme yoluna mı gidecekler? Bunları çok yoğun baskı altında mı tutacaklar? Bunu da önümüzdeki dönemde göreceğiz.
Yani artık İslam dünyası derken sadece Asya’yı ve Afrika’yı kapsayan bir coğrafyayı değil; tüm Batı’yı içeren, tüm dünyayı içeren bir coğrafyadan bahsediyoruz, birçok Batı ülkesinde milyonlarca Müslüman’ın yaşadığını biliyoruz, Avrupa’da Kuzey Amerika’da da çok sayıda, sayıları giderek artan bir Müslüman nüfus olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla artık İslamî hareketlerin ne yapmalı sorusundaki mekân, sadece Asya, Afrika değil; kendi ülkeleri de oluyor, dolayısıyla işleri daha da zorlaşmış durumda. Şu aşamada ne yapacaklar? Ilımlı İslam vs. gibi bir ayrıma gitmeden, kendini İslam üzerinden ifade etmeye çalışan her türlü politik faaliyeti engellemeye, alanını daraltmaya çalışacaklar. Bunda başarılı olabileceklerini sanmıyorum, tam tersine hele bir de çok bariz ihlaller, hak ve özgürlük ihlalleri yaparlarsa –ki yapacağa benziyorlar–, tam tersi sonuçları da olabilir.

Türkiye artık cazibe merkezi değil

Buradan Türkiye’ye nasıl bir şey çıkar? Erdoğan yönetiminin, geçen yayında da söylediğim gibi Amerika’yla ilişkiler bağlamında işinin her geçen gün daha da zorlaştığını görüyoruz. Bununla nasıl baş edilecek bilemiyorum. McMaster’ın açıklamasından sonra Dışişleri’nden bir kınama açıklaması geldi ve bunun üzerine Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’ndan da, sözcülükten hafif yumuşak bir açıklama geldi; ama McMaster’ın söylediklerinden geri adım atıldığını görmedik. Bu olay bence Türkiye’ye bakışı, Amerikan yönetiminin Türkiye’yi bir şekilde Katar’la birlikte radikal İslamcılığın sponsoru olarak görme yaklaşımının süreceğini ve bunun sonucunda birtakım gerginliklerin, gerilimlerin adım adım geleceğini düşünüyorum.
Burada bir son bir not: Fethullah Gülen ve örgütü bu olaydan büyük bir ihtimalle istifade etmeye çalışacaktır, burada işte çok ciddi bir soru işareti var o da şu: Amerika’yı yönetenler, Fethullahçıları diğer İslamcı gruplara karşı kullanmak isteyecekler mi? Çünkü biliyoruz ki Türkiye’de ve dünyada, Fethullahçılar dünyanın birçok yerinde, özellikle İslam coğrafyasında okullarda vs. örgütlüler. Kimileri “Bunu kesinlikle isterler” diye düşünüyor, ben bu konuda çok emin değilim; ama şuna eminim ki Fethullahçılar böyle bir kullanıma açık olacaklardır. Fakat şu anda görünen Trump yönetiminin verdiği profile baktığımız zaman, onları bile istemeyecek kadar İslam’ı kullanan yapılara karşı mesafeli oldukları izlenimi var; ama yine de belli olmaz, Fethullahçıları da pekâlâ kullanmak isteyebilirler. Bugüne kadar kullanmış oldukları kesin, bundan sonra da kullanmak isteyebilir; ama bu, dediğim gibi bir soru işareti. Ama soru işareti olmayan husus şu: Washington yeni bir dönemi başlatmak istiyor; neyi istemediği belli, ama yerine neyi koyabileceği çok şüpheli. Bence yerine koyabilecekleri hiçbir şey yok. Bu İslamî örgütlenmelerin karşısına; değişik dozlardaki, değişik yaklaşımlardaki örgütlenmelerin karşısına çıkarabilecekleri çok fazla alternatife sahip değiller. Bu iş Suudi Arabistan’dan, Körfez ülkelerinden gelen desteklerle halledilebilecek bir iş değil; çünkü Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ve benzer ülkelerin İslam coğrafyasında toplumsal bir karşılığı yok, bir cazibeleri yok, paralarından başka hiçbir şeyleri yok ve şunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz ki: Dünyadaki İslamî hareketler, parayla maddi olarak kontrol edebilecek hareketler olmaktan çıkalı yıllar oldu. Dolayısıyla zor bir dönemle karşı karşıyayız. Sert geçecek ve büyük bir ihtimalle Trump’ın sonrasında gelecek olan kişiler bu çizgiden vazgeçmek isteyeceklerdir; ama belki de çok geç olacaktır.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus