Erdoğan’ın rakibi Gül mü olacak? Levent Gültekin ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Merhaba. İyi günler, iyi haftalar. Levent Gültekin ile beraberiz. Hoşgeldin Levent.
Merhaba, hoşbulduk.

Sorumuz çok açık: Erdoğan’ın rakibi Gül mü olacak? Tabii bu sorunun altında bir yığın soru var. Bir: İstiyor mu? İstiyorsa: İstiyor olması yeter mi? Yeterse: Kimden destek alır ve başarılı olur mu? Sen biliyorsun ve Gül’ü de tanıyorsun değil mi?
Tanıyorum, görüyorum, konuşuyorum. Görüştüm ve konuştum da. Artık bunu söyleyeyim burada. Çünkü gidip –sık gidenlerden biriyim– “Bir şey yapmanız gerekiyor. Memleket elden gidiyor. Memleket kötü duruma gidiyor, bir inisiyatif almanız gerekiyor” diyenlerden biriyim. Bu konuda da ne düşündüğünü, ne konuştuğunu, ne yapmaya çalıştığını da bildiğimi düşünüyorum. Bana söylediklerinden başka kafasının arkasında sakladığı bir şey yoksa, ki ihtimal vermiyorum buna, çünkü çok yakın bir iletişimiz var, o yüzden başlığı “Olacak mı?” yerine “Olabilir mi?” diye düşünelim.
“Olabilir mi?” kısmına geleceğim; fakat bir konunun altını çizmek istiyorum: Abdullah Gül’e haksızlık yapılıyor. Medyada, siyaset dünyasında ve iş dünyasında kimileri, Abdullah Gül’e kafalarında bir görev, bir misyon yüklüyorlar, Sonra, “O görevi niye yapmıyorsun? Korkak, pısırık!” diye adama hakaret etmeye başlıyorlar. Abdullah Gül’ün avukatı değilim, elbette eleştirebilirim. Bu konudan bağımsız olarak söylüyorum, görev süresi boyunca kendisinin yüzüne de söylediğim, bir sürü yanlış yaptığı, yanlış gördüğüm, yapmamasını istediğim epey şey var.
Bir kere, adam bir gün çıkıp da, “Ben adayım, bu işlere soyundum, bu işlere giriyorum” demedi. Çok basit bir şey var. Hepimiz bu ülkenin evladıyız. Ben bu ülkede cumhurbaşkanlığı yapmışım. Benim bir sorumluluğum var. Benim nasıl varsa, senin nasıl varsa, sokaktaki bir vatandaşın nasıl varsa, ben niye yazı yazıyorsam, sen niye burayı sürdürüyorsan, hepimizin içinden gelen “Bu ülke iyi olsun”, o sorumluluk duygusunu yerine getirme çabası, kendince bir uyarı — ki o uyarılar, şimdiye kadar yüz yüze yapılmış uyarılardır, biliyorum.
Yandaşlar “Bunları niye yüz yüze söylemedin?” diyorlar ya, ben şahidim. Bu son 3 yıldır, belki 500 defa yüz yüze söylendi. Hatta bir gün sordum kendisine: “Efendim, siz bunları söyleyince, ‘şunu böyle yapma, bunu böyle yapma’ diye söylediğinizde ne diyor size?” — “Hiçbir şey söylemiyor, bakıyor sadece.” Bunları burada söylüyorum, belki ikili görüşmeleri aksettirmek çok makul değil; ama bir netlik olsun diye anlatıyorum.
Şimdi yandaşlar, “Bir uyarı olacaksa gidip içeride söylemen lazımdı” diyor. Utanmaz adam! Adam içeride söylenmesi gerekeni 500 defa söylemiş. Bir tanesini bile yapmamışsın. Tek bir tanesini bile. “Bir dakika, bu adamın da bir itirazı var. Bizim de yol arkadaşımız” deyip dönmemişsin, en ufak bir şey yapmamışsın. E, şimdi adam küçük bir uyarı tweet’i atmış, “Yapsanız iyi mi olur acaba?” diye; orada linç ediyorsun. Bu tarafta böyle bir durum var.
Diğer tarafta da tablo şu: Yüzlerce maske takmış, kendini saklayan, gazeteci, işadamı, kendince kanaat önderi, Abdullah Gül’e şöyle diyor: “Ağabey, çık öne”. E, sen niye çıkmıyorsun? Çıkmayınca da bu sefer “Korkak” diyor. Senin yüzünde maske var, sen kendini saklıyorsun. Abdullah Gül’e “korkak” diyen adam, köşe yazısında Erdoğan’a yalakalık yapıyor mesela. Sen niye yapıyorsun yalakalığı? Bir işadamı, bir akademisyen. Ben şöyle bir şey görmedim mesela. Bak, ben bugün, burada derim. Bunu, Abdullah Gül çok ideal bir aday olduğu için söylemiyorum. Abdullah Gül saygın, hukuk çerçevesinde, demokrasiye inanmış –nüansları olabilir, bunlardan bağımsız olarak söylüyorum–, bu ülkede saygınlık kazanmış; ülkenin, en azından AK Parti tabanının, muhafazakâr kesimin gururu olmuş. Bugün ona karşı bir iltifat varsa, bu, aslında muhafazakâr kesime olan bir iltifattır. Bunun AK Parti için bir gurur olması gerekirken, Abdullah Gül’e olan ilgiyi, alâkayı düşmanlık olarak görmek hastalıklı bir ruh halidir. O senin 40 yıllık arkadaşın ve ona bir ilgi var, bir iltifat var. Bundan gurur duyman lazım.
Mesela ben söylerim. Bütün eksiğine, bütün yanlışına, geçmişteki bütün kabahatlerine, inisiyatif almamasına, bunların hepsini bir kenara koyarım ve bir gazeteci olarak söylerim: “Çık kardeşim, elimden gelen her şeyi yaparım”. Çıkarsa yaparım, risk de alırım. Hiçbir yazar bunu demiyor. Sen bir tane yazar duyuyor musun “Çık kardeşim, ben de varım. Yazılarımla, konferanslarımla seni destekleyeceğim” diyebilen? Ya da bir işadamı, “Çık kardeşim, ben paramla seni destekleyeceğim” diyen? Hiç kimse bir şey demiyor. “Abdullah Gül çıksın.” Nereye çıksın? Adam geçen hafta Kayseri’nin önemli bir işadamının cenazesine katılmış. Bir kişi yok yanında korkularından. “Saray bana ne der?” diye. Belediye başkanı, milletvekilleri, vali, bakanlar, hiçbiri yanında yok. Adam bir yere açıklama yapmaya gidiyor, yanında standart, kendi arkadaşlarından benim tanıdığım üç kişi var. AK Parti’de çok rahatsızlık varmış. O korkaklar nerede? Varsa bir rahatsızlıkları, gelsinler adamın yanına en azından…

Belki bunu tersine çevirsek: O açık bir deklarasyon yaparsa, belki diğerleri de…
Niye yapsın ki bir şey görmeden? Niye yapsın? Ben niye yapayım? Hiçbir destek görmeyeceğim, kendimi ortaya atacağım. Sebep? Bir kere, bu bir yöntem. Abdullah Gül’ün, benim de eleştirdiğim bir yönü var. Toplum ne yazık ki nezaketi, saygınlığı korkaklık olarak algılıyor. Abdullah Gül keşke onların arasına ince bir çizgi koyabilseydi. Mesela, senden bir örnek vereyim: Ahmet Şık’la arkadaşsın. Ben de arkadaşım. Olur ya, yarın bir konuda Ahmet Şık’la ters düştün. Aleyhinde bir şey yazar mısın? Yazabilir misin, söyleyebilir misin? Ben yapamam. İnsan 40 yıllık arkadaşıyla istediği kadar kavga etsin, çıkıp iki cümle edemez. Bunu bu ülkede yapabilecek adamlardan biri, bir tek Tayyip Erdoğan’dır. “Bu benim 40 yıllık arkadaşımdır. Biz onunla çoluk çocuk evine gitmişiz, yemek yemişiz, şunu yapmışız, bunu yapmışız” demeyip, adamın aleyhinde konuşuyor. Abdullah Gül de konuşamıyor. Bu bir efendiliktir, bu bir saygınlıktır. Ben de konuşamam.
Ben kendimden örnek vereyim: En yakın arkadaşım çok sıkıntıdaydı; gittim daire verdim. Biriktirdiklerimle aldığım hayatımda bir tane dairem vardı. “Al kullan, durumunu düzelttiğinde bana verirsin” dedim. En yakın arkadaşım. AK Parti muhalifliğimden dolayı benimle arkadaşlığını bitirdi, “Paranı da ödemiyorum” dedi.

Hadi arkadaşlığını bitiriyor da, paranı niye ödemiyor?
“Ödemiyorum” dedi. Elimde yazı olmasına rağmen mahkemeye gidemedim biliyor musun? Utandım. “30 yıllık arkadaşımla mahkeme karşısına çıkamam” dedim.

Ev uçtu gitti yani.
Gitti. Bunu örnek olarak verdim. İnsanlarda böyle bir yapı var. Ben arkadaşımın aleyhinde konuşmam. 40 yıldır yol arkadaşlığı yaptığım birisi çıkıp aleyhimde konuşsun, dönüp cevap veremem, utanırım ondan.

Peki.
Konuyu şuna getirmek istiyorum: Abdullah Gül’ün bu saygınlığına, bu nezaketine, utanma duygusuna, korkaklık, pısırıklık demek utanmazlıktır.

Peki, sence tek mesele, başkalarının cesaret göstermemesi mi?
Bir tanesi o. İkinci meseleye geleyim: İnsanların, her birimizin bir kişiliği, bir karakteri var. Siyaset değişti. Siyasetin paradigması, yöntemi değişti. Kızgınlaştı, kabalaştı. Gözünde canlansın diye bir örnek veriyorum: Eskiden, Türkiye’de siyaset futboldu. Şimdi artık karate. Abdullah Gül çok güzel futbol oynayabilir, ama karate yapmayı bilmiyor. Şu anda karateyi bilen birine ihtiyaç var. “Sen geçmişte çok güzel futbol oynuyordun, karate de yaparsın” demek, bu işi bilmemektir. Şu anda siyasetin düzeyi düştü, kokuştu. O kokuşmuşlukla baş edecek, o kokuşmuşluğa meydan okuyacak, bir taraftan da dağıtabilecek başka bir üslûp gerekiyor. O üslûp Abdullah Gül’de yok. O, başka bir karakterde.
Şöyle bir örnek vereceğim: Yeşilçam’ı hatırla; Yeşilçam’da, Allah rahmet eylesin Erol Taş kötü adam. Onun karşısına Ediz Hun’u çıkartamayız. Ediz Hun çok beyefendidir, kibardır, çok ağırbaşlıdır, İstanbul beyefendisidir. Saygı duyarız, çok severiz. Ama vuran, kıran, asan, kesen Erol Taş’ın karşısına Ediz Hun değil, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın çıkar. Anlatabiliyor muyum?
Şimdi Türk siyaseti, Erol Taş gibi. Erol Taş’ın karşısına, Ediz Hun karakterinde, tarzında, Abdullah Gül’ü sürmeye çalışıyor. Teknik olarak mümkün değil. Müsait de değil. Onun karakterine de uygun bir şey değil.

Kendisi bunun farkında mı peki?
Kendisi bunun farkında. Ben konuştum. Farkında ve şunu biliyor: Yarın, böyle bir adaylık ortaya çıktığında, Tayyip Erdoğan’la karşı karşıya gelecek ve laf söylemesi gerekecek. Yapısı ona müsait değil, söyleyemez.
İkincisi; “Erol Taş’ın karşısına ben çıkamam, Kadir İnanır gerekiyor”. Aslında Kadir İnanır’la, Ediz Hun’un zihniyeti aynı, tarzları farklı. Kadir İnanır kazandığında, Ediz Hun da mutlu olur.
Peki, şöyle somutlaştıralım: Abdullah Gül’ün destek vereceği böyle bir profil var mı ortada?
Şunu bitireyim ona geleceğim. Abdullah Gül, bu ülkede siyasetin en yüksek makamına gelmiş bir isim. En yüksek makama gelmiş bir isme, “100 bin imza topla, ortaya çık” demek olur bir şey değil. Bu neye benzer? Diyelim ki yolda gidiyoruz, çocuk boğuluyor ya da bir şey oluyor. Adamın bir tanesi “Üstüm başım kirlenmez” der, atar kendini çamura. Öbürü, biraz daha dikkatli davranarak onu kurtarmaya çalışır veya yardım çağırır. Bize şu anda, “Üstüm başım kirlenir, elim yara olur, ben de çamura bulanırım” demeyip atlayacak bir aktör lazım. “Peki, bu çıkar mı?” kısmına biraz sonra geleceğim.
Abdullah Gül’ün öyle bir tekniği yok. Cumhurbaşkanlığı yapmış olması buna engel. Yani, cumhurbaşkanlığı yapmış bir adam ortaya çıkacak, üstelik hiç kimse yokken. Şunu anlarım: İş dünyası, sanat dünyası, medya dünyası, Türkiye’deki aklıselimler gidip “Arkadaş, memleket gidiyor. Senden başka da yok” dediler, o başka. Hem bunu demiyorlar, hem de adamın bir tanesi, hiç karakterine, kişiliğine, tarzına uymayacak bir yöntemle çıkıp 100 bin imza toplayacak ve Tayyip Erdoğan’ın, 40 yıllık arkadaşı aleyhinde laf söylemekten zerre kadar imtina etmeyen bir adamın karşısına çıkacak. Ben çıkamam mesela. Ben Tayyip Erdoğan’la arkadaş olsaydım, çıkamazdım. Çünkü ben utanırım ona laf söylemeye. Ne söyleyeceğim? 13 yıldır, çoluğumuz çocuğumuz birbirinin yüzüne bakmış. Oturmuşuz, konuşmuşuz, dertleşmişiz, birbirimizin sırrını biliyoruz. Rezil oluruz. İkisi de rezil olur. İkisi de kampanyaya girsin, ikisi de rezil olur. Toplum, ikisinden de tiksinir hale gelir. Yöntem bu.
Ama tekrar ediyorum: Eğer böyle bir şey olacaksa, herkes risk alacaksa, maskelerini çıkaracaksa, yiğitçe “Buyur Abdullah Gül” diyecekse, ben varım, çalışırım.

100 bin imza toplayacaksa.
100 bin imza toplayacaksa. Yiğit önderlik edip parasını koyacaksa. Kimse parasını koymuyor, “Abi ben batarım” diye bir kuruş vermiyor. Sen batıyorsun da ben batmıyor muyum? Bunu demiyor, Abdullah Gül çıksın diye bekliyorlar. O yüzden çıkmıyor, çıkamaz. Abdullah Gül böyle karakterde biri değil.
Peki bize ne lazım? Kur’an’da da, Tevrat’ta da geçen Golyat (Câlut) ve Davud’un hikâyesi vardır. Bize Davud lazım. Golyat’ın karşısına çıkacak bir Davud. Yani, hem saygınlığını koruyacak, hem de içinden gelen inanç ve özgüvenle meydan okuyacak bir aktör olması lazım. Bunu sadece bir tarz olarak söylüyorum.
Bugün Bekir Ağırdır’ın Hürriyet gazetesinde bir röportajı var. Çok iyi analizleri var, katılıyorum, çok sağlıklı okuduğunu düşünüyorum. Türkiye artık eski Türkiye değil. Bir kere, Devlet yok, rejim yok, hukuk yok. Anayasa Mahkemesi’ni kapatmayı konuşuyor adam. Aklınız alıyor mu? “Anayasa Mahkemesi’ni tanımıyorum” diyor adam. Hukuk bitmiş, rejim ortadan kalkmış, OHAL devrede. Hiçbir kural yok. Medya yok. Siyasetin yeni bir anlayışı var artık. O siyasetin anlayışına uygun aktörlerin çıkması lazım.
Mesela, Meral Hanım o anlayışı bir türlü benimseyip uygulayamadığı için beklediği karşılığı göremiyor. Bekir Ağırdır’ın söylediği bir şey var: “Yeni hikâye lazım”. Sadece “Tayyip Erdoğan kötüdür” diyerek aktör olamazsın. Ne yapacaksın? Tarımı nasıl çözeceksin? Eğitimi nasıl çözeceksin? Bu kutuplaşmayı nasıl bitireceksin? Dağdaki PKK’lı çocuğu nasıl indireceksin? Kürt sorunu, geldi dayandı Suriye sınırına, onu nasıl halledeceksin? Üzerimizde kara bulutlar dolaşıyor, görüyoruz. 30 bin kişilik ordu kuruluyor. ABD’nin durumu. Türkiye’nin Rusya’dan dışlanması. Şimdi bu son hafta Rusya’yla da bozuldu. Bunları nasıl halledeceksin? Başörtülü bir çocukla, başı açık bir çocuğu el ele nasıl getireceksin? Alevi’yle Sünni’nin bir arada, sorun yaşamadığı bir ülkeyi nasıl yaratacaksın? Bunu, yepyeni bir siyaset anlayışıyla ortaya koyacak aktörler gerekiyor. O aktör, aynı zamanda, Abdullah Gül de değil.

Anladığım kadarıyla, Bekir Ağırdır, Meral Akşener’in de olmadığını söylüyor.
Bekir Ağırdır’a katılıyorum, söylediği ilginç bir şey var: Bu aktörlerin, kamuoyunda, sosyal medyada, televizyonlarda konuşulduğu kadar tabanda karşılığı yok” diyor. “Abdullah Gül’ün yoktur” demiyorum. İnsanlar mecbur kalır, verebilirler. Özellikle altını çiziyorum: Bir geçiş sürecinde, şu anda, bu yıkımdan çıkmak için, bence de Abdullah Gül ideal bir isim. Belki bizim için, “Tamamdır, dört dörtlüktür” diyeceğimiz biri değil. Ben de diyebilirim eksiklikleri var. Yüzüne de söylemişimdir. Eleştirebilirim, “Şunu şöyle yapmasaydınız, keşke şöyle davranmasaydınız” dediğim çok şey var. Ama bir geçiş dönemi gerekiyorsa, kırmadan, dökmeden, yıkmadan –çünkü bir yıkımla karşı karşıyayız– gerçekleşecek bir geçiş dönemi için Abdullah Gül ideal biri. Ama bu, bizim idealimiz. Şartların, zamanın ruhunun ideali değil. Toplumun ideali mi? Bilmiyorum.

Bir korku var diyoruz. Korkuyu hepimiz görüyoruz. Ve bunun çok da maddi karşılığı var. İnsanlar durup dururken, paranoyak oldukları için korkmuyorlar. Peki, Abdullah Gül, kendisi ya da açık destek verdiği birisiyle Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkmak isterse karşısına neler çıkar?
Abdullah Gül, hiçbir şekilde etkin bir aktör halini alamaz. Ben bunu “Hayır” kampanyasında gördüm. “Hayır” kampanyasında ancak “Bu Anayasa doğru değil” cümlesini kullanabildi. Ben anlıyorum. Tekrar edeyim. Nezaket, saygınlık, arkadaş hukuku gözetme, geçmişin hatırı bazı insanlarda ağır basar. Bunu zayıflık olarak görebilirsiniz. Öyle bir cümlemiz var: “Nezaketimi zayıflık olarak görüyorlar” diye. Zayıflık olarak görebiliriz. Kimimiz öyle görebiliriz. Ama bazı insanlar için bu bir karakter meselesidir. O yüzden Abdullah Gül’ün yapabileceği en ideal şey şu olabilir: Diyelim ki sen aday oldun. “Ruşen çok demokrat bir adamdır”. Bu kadar. Yani: “Ben gideyim, ona destek olayım, kampanya yapayım”. Bu Abdullah Gül için artık olabilir bir şey değil. Çünkü karşısında hukuku gözetmeyen, arkadaşlık, 40 yıllık dava arkadaşlığı bunların hiçbirini gözetmeyen bir adam var. Şöyle düşün: Sen ve ben kavga etsek, toplum kimin haklı olduğuna bakmaz. “Sen mi haklısın, ben mi haklıyım?” kimse bunu dinlemez. “Siz ikiniz o kadar yıllık arkadaşsınız, vardığınız nokta bu mu?” derler. “Benim hiçbir suçum yok” demenin de bir kıymeti yok. O yüzden Abdullah Gül için de geçerlidir; “Benim hiçbir suçum yok, memleketi bu adam bu hale getirdi” demenin karşılığı yok. Toplum şöyle der: “Başka yol bulsaydın, kavga etmeseydin”. Tayyip Erdoğan’ın böyle bir hassasiyeti yok ki. Tayyip Erdoğan’ın şu anda bir tek derdi var; iktidarda nasıl kalırım. “Ahmet’i de harcarım, 40 yıllık arkadaşı da.” Küçük bir uyarı tweet’i atmış diye 40 yıllık arkadaşı hakkında miting meydanında bu kadar ağır konuşmak bir karakter göstergesidir. Pek temiz bir karakter değil o.

Bazı insanlar, özellikle benim yaptığım yayınlara gelen “muhalif” tepkilerde, bunun “İyi polis-kötü polis” oyunu olduğunu söylüyorlar.
Hayır. Bu çok büyük bir haksızlık. Şöyle bir bilgi vereyim, yorum değil bu. Şu anda, Türkiye’de ortalama bir vatandaşın Türkiye ile ilgili endişesi ne kadarsa, Abdullah Gül ve ailesinin endişesi de en az o kadar. Olağanüstü tedirginler ve olağanüstü üzgünler. Hem emeğin heba edilmiş olmasından. O 40 yıllık, 50 yıllık, 60 yıllık emeğin bütünüyle heba olmasından dolayı çok üzgünler. Ülkenin gittiği istikamete bakarak büyük bir endişe duyuyorlar. Senin söylediğin, “iyi polis-kötü polis” oyunu diye asla böyle bir şey yok. Bu konuda nokta kadar bile bir şüphe bırakmam. Çünkü ben üç yıldır epeyce, gidiyorum, konuşuyorum, ziyaret ediyorum. Bu da bir yandaşlık filan değil. Sonuçta, bir memlekette siyasetin en üst noktasına gelmiş, cumhurbaşkanlığı yapmış, daha iyi biliyor. Hem ne olup bittiğini okuyayım, hem de ne düşündüğünü, “Neyi nasıl yapabilir?”ini konuşuyoruz. Önerilerim oluyor, şunu şöyle yapsanız daha iyi olur gibi. Benim bir beklentim, bir derdim yok. Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilse benim öyle bir makam beklentim yok. Ben yine yazarlığımı yaparım. Ama ülke iyi olsun. Benim derdim, ülke yıkıma gitmeden çıksın. O yüzden söylediğin ihtimal yok. O koptu, oradaki ilişki yok. Artık bu saatten sonra Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül arasında, siyasî anlamda en ufak bir ilişki ihtimalinin sıfır olduğunu düşünüyorum.

Bir de Ali Babacan ismi ortaya atıldı. Arada sırada söylerler. Şimdi tekrar Abdullah Gül’ün Ali Babacan’ın önünü açacağı söyleniyor.
Hayır. Abdullah Gül için söylediklerimin tamamı Ali Babacan için de geçerli. Yani, Ali Babacan aday olduğunda çıkıp topluma ne söyler, ne söyleyecek? Tayyip Erdoğan’a bir şey söylemesi gerekecek. Ne diyecek? Çünkü sonuçta senin rakibin. Siyasette rakip var. “Ben hiç kimseye dokunmayayım kimseye laf söylemeyeyim.” Böyle bir siyaset olmuyor.

Ona söylemeden başka ilkeler üzerinden yapabilir.
Öyle siyaset yapamazsın. Siyaset seni getirir, polemiğin ortasına çeker. Tayyip Erdoğan onu bırakmaz. Örnek veriyorum, hiç bildiğim bir şey değil rastgele bir örnek: Tayyip Erdoğan çıkıp “Benden şunu istediğin zaman iyiydi ama” dediğinde, buna cevap vermen gerekecek.

Onu birçok kişiye söyledi zaten.
Tabii. Ona bir cevap vermen gerekecek.

Şöyle bir şey var. Geçenlerde bizim Transatlantik programında Gönül Tol bir şey söyledi. Aslında çok önemli bir husus: “Batı ve finans çevreleri Abdullah Gül’e pozitif bakıyor, ama bu Türkiye’de pekâlâ onun aleyhine işleyebilir”.
Hiç şüphe etmiyorum. Şu anda Türkiye’de, “Dışarıdan gelen herhangi bir pozitif destek bile Türkiye’nin aleyhinedir” diye bir algı var. Tayyip Erdoğan siyasî yasağının kalkmasını Amerika’ya, Batı’ya borçludur. Çünkü o Batı’daki meşruiyetine, medyada el üstünde tutulmasına, başbakan olmadan Bush’un sarayda kabul etmesine, ağırlamış olmasına. Avrupa Birliği devletlerinin olağanüstü kredi açmasına, finans çevrelerinin destek vermiş olmasına bağlı. Buradan geldi başbakanlığı. Çünkü yasaklı bir liderdi. Şimdi o adamlar, o çevre, buna benzer destekleri, buna benzer pozitif şeyleri, vatan hainliği olarak satıyorlar. Ben bunu çok önemsemem. Bunun bir karşılığı yok. Bunu bir lider çevirebilir. Diyelim ki, Abdullah Gül çıktı ve dediler ki: “Bu Batı’nın adamı”. Bunu bir lider tolere ettirebilir. Konuşmasıyla. İftiralar kalmaz. Altından kalkarsınız onun. Ama bence de şu an bir karşılığı yok, hiçbir anlamı yok Batı’nın çok istiyor olmasının. Batı’nın odakları Abdullah Gül’e çok sıcak bakıyor. E, baksın, ne yapalım? Matematiksel olarak bir karşılığı yok bunun.
Biraz önce sana Davut ile Golyat hikâyesinden bir örnek verdim. Dedim ya; çok enteresandır. Evvelki gün akşam Netflix’te izledim, filmi var onun. Türkiye’ye Davut gerekiyor. Musa diyorduk, şimdi ben Davut olmasına karar verdim.

Bütün peygamberleri sırayla getirdin.
Ama çok güzel bir hikâyedir. Golyat var. Hiç kimse karşısına çıkamıyor. Bir tane çoban, “Ben çıkarım” diyor: Davut. Ordu diyor ki: “Yahu, manyak mısın? Bu seni iki dakikada öldürür, yok eder.” — “Ben çıkarım, ben bu adamı yeneceğime inanıyorum” diyor. Eline asa tutuşturuyorlar, kabul etmiyor; mızrak veriyorlar, kabul etmiyor. “Yahu nasıl çıkacaksın? Bu adam seni iki dakikada öldürür.” Bir de artık son şans, yaptılar yaptılar. Golyat dümdüz edecek ortalığı. Bir çoban çıkıyor ve Golyat’ı yere seriyor.
Bu hikâye Kur’an’da ve Tevrat’ta da geçer. Türkiye’nin artık öyle bir şeye ihtiyacı var. Bir kere özgüvenini içeriden almalı. Bir adamın çıkıp yiğitçe şunu demesi lazım: “Ben varım! Ben varım! Ölmekten de korkmuyorum.” Çünkü bu işin sonunda ölüm de var. İftira, hakaret, aşağılama var. “Ölmekten de korkmuyorum. Ben ülke için varım kardeşim. Canım yanıyor, çocuklar, insanlar ölüyor. Ben varım” diyebilecek o cesareti içinde barındırması lazım.
Siyasetin şu anki ortamı ikna ile olabilecek bir şey değil. Ben seni ikna edeyim. “Ya Ruşen, gözünü seveyim senin olman lazım” desem, öyle bir ortam yok. Daha önceki siyasette, seni ikna ederim sen girersin. Şu anda yiğitlik, cesaret, kararlılık gerektiren bir ortam var. Yenilik gerektiren, hikâye gerektiren, topluma yeni bir söz söyleme gerektiren ortam var. Onu sağlamak da insanın içi ile ilgili bir şey. Öyle bir aktörün çıkması gerekiyor.

Ama onu söylüyorsun da. Bir tarafta negatif bir tasvir var, ülkenin durumu ile ilgili. Bir tarafta da böyle bir çıkış diyorsun. Negatif atmosferden böyle bir şey çıkması mucizevî olmaz mı?
Çıkar. Osmanlı’nın yıkılış dönemini hatırla, bitmiyor muydu ülke? Sevr’i düşün. Oradan bir Mustafa Kemal çıkıyor. Çıkmıyor mu? Örnek veriyorum. Negatifliği bir gözüne getir. Biz şu anda Osmanlı’nın yıkılış dönemindeki kadar da berbat değiliz. O kadar değiliz. Sevr’i dayatmışlar mı? Her taraf işgal edilmiş mi? Bütün şehirler, Maraş’ından, Urfa’sından … Bir adam çıkıyor mu ortaya? Örgütlüyor mu toplumu? Sıfırdan bir ülke kuruyor mu?

Ama bu Kurtuluş Savaşı benzetmesinin şöyle bir tehlikeli tarafı var.
Hayır, örnek veriyorum, aynısı yapılsın demiyorum ben. Başka bir örnek vereyim. Firavun’ a gidip diyorlar ki, bu yıl doğacak erkek çocuklarından bir tanesi senin tahtını yok edecek. Ne yapıyor? O yıl doğmuş bütün erkek çocuklarını öldürüyor. Bir tanesi kalıyor, o da Musa. Şunu demek istiyorum. Her şey mekanik, robotik değildir. “Tayyip şunu yaptı, bu da bunu yaptı” değildir. Biz Allah’a inanıyoruz. Takdir diye bir şey var. İnanç var. İşini iyi yapmak var. Bunu yaparsan sonuç alırsın, var. Bir de biz 80 milyonuz. 80 milyonun dediği olur. 80 milyonun örgütlenmesi de çocuklarımızın geleceği için endişe etmektir. Huzurlu bir yaşam istemektir. 80 milyonun sadece CHP’lisini kastetmiyorum. AKP içinde de mutsuz olan insan var. Kendimiz demiyor muyuz? Siyasette de bir sürü mutsuz olan var, gidecek yeri yok. Bütün bunların toplanması gerekir. Kim “Ben yaparım” diyorsa öne o geçsin. Bu liderlik değil.

Tayyip Erdoğan nasıl girecek? Mesela, Kadri (Gürsel) geçenlerde Güne Bakış’ta “2018 ortalarında bir seçimin olacağını tahmin ediyorum” dedi. Bunu söyleyenlerin sayısı giderek artıyor.
Giderek artıyor. Benim o konuda görüşüm şu: Bence seçimin ne zaman olacağını Tayyip Erdoğan bile bilmiyor. Tayyip Erdoğan o anlamda pragmatik bir lider. Konu kendi çıkarı olduğunda pragmatist. Konu memleket meselesi olduğunda pragmatist olamıyor. Orada şiraze dağıldı. Buradaki şey şu: Atmosferi, toplumun refleksini, siyasî aktörlerin zayıflığını, bütün bunların dengesini gözetecek. Diyelim ki 15 Temmuz’da hava çok kabarık kendi tabanı açısından. Küt diye gidebilir. Örneğin, rapor sundular: “2019’da ekonomi çok kötü olabilir. Sıkıntıdayız”. “Aman, o sıkıntıyı görmeden seçime gidiyoruz” diyebilir. O yüzden şu anda kendisi bile karar veremiyor.
Muhtemeldir ki bir erken seçim gelebilir. 15 Temmuz diye çok dillendirenler var. Tayyip Erdoğan, “Millilik, MHP iktidarı vs.” diyerek gidecek. Yani Tayyip Erdoğan’ı unutmamız lazım. Bırakmamız lazım. “Teşekkür ederiz, çok hizmet ettiniz” diyerek arkamızı dönmemiz ve topluma dönmemiz lazım.
Ne yapacağımızı konuşmamım lazım. Mesela, “Bağımsız yargıyı nasıl kuracağız?” Buna hiç kimse kafa yormuyor. Şöyle zannediyorlar: “AKP gider, CHP gelirse bağımsız yargı kurulur”. Kuramazsın. Adam orayı on binlerce kendi kafası gibi olan hâkim ile doldurdu. Ne yapacaksın? Hepsini atacak mısın?
Eğitimi nasıl düzelteceksin? Adam, bütün okul müdürlerini (Hz. Nuh oğluyla cep telefonuyla konuştu diyen Yrd. Doç. Yavuz Örnek) düzeyindeki adamlarla doldurdu. Üniversite hocalarının durumunu görüyorsun, ortada. Bunları kim, nasıl düzeltecek? “CHP geldi, aktör geldi” ile olacak iş değil artık. Yeni bir Türkiye’nin kurulması lazım. O yüzden kurucu iradeye ihtiyaç var. O yüzden kimsenin kimseye, “Benim hakkımı yiyorsun” diyemeyeceği, “Tamam sen de gel masaya, beraber yapalım bu işi” diyebileceği bir kurucu lazım. Bu yeni anlayış, yeni yöntem, yeni tarz, daha demokrat; kimlikten, inançtan, mezhepten, ideolojik bağnazlıktan uzak; Aleviliği, Sünniliği, dindarlığı, Türklüğü, Kürtlüğü konuşan değil; bir ülkenin yaşamını, huzurunu, ağız tadını konuşan bir siyaset anlayışı gerekiyor. Gençlerle el ele verebilmesi gerekiyor. Gençlerle hayat o kadar değişiyor ki. Ben geçen hafta burada bir programda, sunucu Gökçe’ye dedim ki –benim gibi İslamcılıktan gelme bir insan, ancak bu kadar kadın haklarından anlar– “Siz kadınsınız, mutfak işini daha iyi bilirsiniz” dedim. Bir baktım bir sürü “Seni cinsiyetçi” diye yorumlar var. Ben güya iltifat ettiğimi zannediyorum.

Sen öyle zannet.
Artık hayat böyle. Bunu benim de benimsemem gerekiyor. Bana bunları dediler. Onlara dedim ki, “Öğrenemiyoruz, geç öğreniyoruz, ancak oluyor” dedim. Demek ki öyle. Bu cinsiyetçilik. Kadına, “Sen mutfakta daha iyisin” demek cinsiyetçilik. Bunu da öğrenmiş, bunu benimsemiş, o gençlerin hassasiyetini öğrenmiş, kadının yerini içselleştirmiş olmak gerekiyor.
Konferanslarda anlatıyorum. Burada da gülmen için anlatacağım. Bu içselleştirmek çok zaman alıyor. Bana geçenlerde LGTBI bir e-mail göndermiş: “Levent Bey, LGBT haklarını savunan bir yazı istiyoruz yazarlardan. Siz de yazar mısınız?” Şöyle bir durdum ve “O kadar da değil. İslamcılıktan buraya kadar gelmedim” dedim. Bu gelmenin de bir mesafesi, bir zamana ihtiyacı var. Kolay değil. Tamam, ben şu anda herkesin cinsel tercihini yaşamasını savunuyorum. Ama bunu bir de yazıya dökeyim dersem o kadarını yapamam. O bir içselleştirmedir, bir zamandır, olgunlaşmaktır, benimsemektir. İsteseydim yazıyı yazardım. Ama henüz o aşamaya gelmediğimi hissettim. Onu güvenle savunabileceğim bir yazı olarak görmedim. Haklarını savunmak başkadır. Şu anda savunuyorum, hiç kimseden çekinmem. En dindar mahalleye giderim, söylerim. “Kardeşim, sana ne insanların cinsel tercihinden?” diyebilirim.

Cinsel tercih demiyoruz, yönelim diyoruz.
Yönelim diyoruz, peki. Bak, daha kelimeleri bilmiyoruz. O yüzden siyasetin de, bu yeni anlayışı benimsemiş, toplumun genel değerlerini, yaşam tarzını benimsemiş, kabullenmiş, kimsenin kimseye karışmadığı bu siyasî anlayışın çıkması lazım. Ben bunun doğumunu görüyorum.
Bak, bütün aynı aktörler aynı anda gidiyor. Bahçeli ve Erdoğan beraber el ele batıyorlar. Öbür taraftan diğer aktörler gidiyor. CHP bir varlık gösteremiyor. Yalvarıyoruz, yakarıyoruz, itiyoruz, destek veriyoruz. “Şunu söyle bari, şöyle yap” diyoruz, bir varlık gösteremiyor. Çünkü kafası almıyor. O yeni siyaset anlayışını göremiyor, bilmiyor. Yeni aktörler, gençler gelmeli. Göreceğiz. Ben mesela o konuda umutluyum. Her kesimden, iyi okumuş, iyi eğitimli, pırıl pırıl, demokrat insanlar — ben konuştuğumda sormadım, sormam da. Alevi midir, Sünni midir, dindar mıdır, Allah’a inanıyor mu, içki içiyor mu, içmiyor mu? Bilmem, umurumda da değil. Öyle insanlar bir araya gelecekler ve Türkiye’ye yeni bir siyaset sunacaklar.

Peki AKP’de ne oluyor? Bir ara bir hükümet değişikliği denmişti?
Bu konuya geleyim ama şuna bir ekleme yapayım: Ben böyle anlatıyorum, anlatıyorum, bütün konferansçılar “Ne olacak?” diye soruyor. Benim bütün konferanslarımın konusu budur. “Rahat olun! Olacak, mutlaka olacak. Bu böyle gitmez” diyorum. “Aman Levent Bey, bunu kim yapacak?” diyorlar. Hep beraber yapacağız. Hepimiz. Bu ülkede her kim “Ben bu ülkeden başka bir yerde yaşayamam, çoluk çocuğum var” diyorsa, hep birlikte yapacağız. El ele vereceğiz. Bir yöntem bulacağız. 80 milyon 1 kişiden büyüktür. Onun önünü açacağız. Örgütleneceğiz, toparlanacağız, konuşacağız, bir şenlik havasında kampanya yapacağız. AKP’liye gideceğiz. “Gel kardeşim, beraber yeni bir ülke kuruyoruz” diyeceğiz. Yapacağız. Bu böyle “Bir kurtarıcı bekleyelim, gelsin bizi kurtarsın” demekle olmaz. Kurtarıcı, sen, ben, o olacak.
Şimdi gelelim AKP’ye. AKP’de tatsızlık had safhada. Tayyip Erdoğan çok mutsuz. Ne yapacağını bilmiyor. Şimdi bu Rusya, Amerika, içeride çok mutsuzluk var.
Korkuya teslim olmuş liderler, etrafındaki herkesten şüphelenmeye başlarlar. Bir müddet sonra evladından bile şüphelenmeye başlarsın. Sonra damattan şüphelenmeye başlarsın. Tayyip Erdoğan o durumda. Kimseyle bir yakınlık kuramıyor.
Bu bilgiyi geçen hafta duydum; artık Binali Yıldırım ile de arası açılmış. Epeyce bir açıklık var. Konuşamıyorlar. Uzlaşamıyorlar. Binali biraz dinlememezlik yapıyormuş. Hatırlarsan Süleyman Soylu’ya açıktan itiraz etti mesela: “Burası hukuk devleti, o kadar da olmaz” anlamına gelen şeyler söyledi. İçeride bunların daha yoğun olduğunu tahmin ediyorum. Tayyip Bey’in kafasında, duyduğum kadarıyla –yapmayabilir, geçen hafta yapacaktı diye duydum– Berat Albayrak’ı başbakan yapmaya karar vermiş. Binali’yi de çekecek geriye. Hatta Afrika’ya giderken gazeteciler “Bakanlar Kurulu’nda yeni bir revizyon düşünüyor musunuz?’’ diye sordular. O, buydu işte. Bunun kulis bilgisi sızmıştı. O panikle geri adım attı. Durdu.
Ama AKP tatsız. Siz bakmayın öyle ortaya çıkıp konuşmalarına. Olağanüstü bir 2019 korkusu var. Şu anda muhalif kesimden daha fazla korkuyorlar. Muhalif kesim çaresiz. Ne yapacağını bilemediği için böyle. Muhalif kesimin iş yapabilecek durumda olanları durumun vahametinin farkında değil. Anayasa Mahkemesi’ni dinlememenin ne olduğunu anlamıyorlar. Erhan Keleşoğlu ile birlikte birkaç akademisyen, bütün KHK’ları incelemişler. Onu gördün mü?

Evet onu biliyorum.
Bir rapor haline getirmişler. Çıkarılan KHK’ların %90’ının darbe ile bir alâkası yok, tamamen yeni rejim inşası. Adam yeni bir rejim inşa ediyor. Eğitimiyle, kültürüyle, siyasî anlayışıyla, ekonomisiyle, dış politikasıyla yeni bir rejim inşa ediyor. O rejimde benim gibi insanların yeri yok. Çünkü ben özgürlükçü bir hayat istiyorum. Eşitlikçi bir hayat istiyorum. Demokrat bir hayat istiyorum. O rejimde ben yaşayamam. O rejimde Türkiye’nin %90’ı yaşayamaz. Bakın %50’si demiyorum. AKP’liler dahil bu orana. Ama buna rağmen kuruyor. Fakat buna bakmıyoruz. O yüzden Tayyip Erdoğan daha panik, 2019’a dönük olarak. Partinin içinde de çok tatsızlıklar var. Şunu görüyorlar: “Abdullah Gül’e bu yapılır mı? İnsan 40 yıllık arkadaşına bunu yapar mı?” Onu görüyorlar, ama kimse sesini çıkartamıyor. Rehinler, esaret altındalar. Laf olsun diye söylemiyorum. Esirler, gidecek durumları yok.
Bir yerden sonra da, bazı anlar olur hani, dönüm noktası gibi, bir an gelir, belki bir eşik aşılır.
Yok. Dünyada örneği yok ki! Lider, iktidarda güçlü olduğu müddetçe dağılmıyor etrafındakiler. Öyle bir şey yok. Bak şimdi; liderin dağılması için, önce desteğin dağılması gerekiyor.
Metropol ya da Konda’nın anketiydi sanırım, şimdi hatırlamıyorum: Nisan ayında AKP’nin oyu %47. Aralık ayında %32 ya da 37. Belli ki %20’lik bir kayıp var. Şöyle yapmışlar. Kapıya çıkmışlar. Hani biz bazen kapının önüne çıkıp sigara içiyoruz ya. Duruyor, nereye gideceğini bilmiyor. Onların gideceği bir adres olsa, orada bir zayıflama olsa, orası küt diye çözülür.
Hep söylediğim şey “Tayyip Erdoğan toplumsal desteğini kaybederse, onu biz de hissederiz, kendi de hisseder”. Sözü, yürüyüşü, konuşması, bakışı, her şeyi değişir. Mitingdeki havası değişir, düşer o karizma. O insanların gideceği bir adres, bir alan oluşmadığı müddetçe, AKP içinde de kimse risk alıp sesini yükseltemez. Konuşamaz. Çünkü bilirler. Bu insanlar kapıda. CHP’ye gitmez, HDP’ ye gitmez, MHP’ye gitmez.

MHP’ye gitse ne olacak ki?
MHP’ye gitse ne olur? Zaten aynılar, birleşik kaplar haline geldiler. “Bu adam yeniden alır” anlayışı, korkusu bitmediği müddetçe, AKP’de bir çözülme olmaz.

Peki, şöyle kapatalım. Diyelim ki senin bütün bu argümanların geçersiz kaldı ve Gül aday oldu. Ne olur?
Nasıl aday olacağı ile ilgili bir şey o. CHP’nin, muhaliflerin adayı mı olacak mesela? O zaman kaybeder. Bir kere Abdullah Gül, CHP’den aday olmaz. Diyelim oldu. Alamaz.

Bağımsız olarak girerse?
Bağımsız olarak girdiğinde, o zaman kimden oy alacak, onu bilmiyorum. Diyelim AKP’den %10 oy alsa, CHP’lilerin önemli bir kısmı Gül’e oy verecek mi oy? Görüyoruz işte “Yok, biz şunu istemiyoruz, bunu istemiyoruz”.
Ben yine de şunu söyleyeyim. Hep diyorlar ya, “Merkez sağ partiye ihtiyaç var” diye. O aslında AKP’nin içinde toplanan insanlar. Onlar da, Tayyip Erdoğan’ın karşısına bağımsız olarak çıkmış bir Gül’e kolay kolay gitmezler. Ama şunu söyleyebilirim: Gül AKP’nin adayı olsun %70 oy alır.
Ama böyle bir şey olmayacak.
Böyle bir şey olmayacak. Aslında Gül’ün beklediği o. Beklediği demeyeyim, kendisini konumlandırdığı yer o. “Eğer benim memlekete bir faydam, bu işlerin çözümüne bir engel… ‘Bir dakika! Yeniden hukuka dönelim. Ben geleyim. Siyasette en üst noktaya gelmiş, bir saygınlığı olan, az buçuk demokrasiyi içselleştirmiş, özgürlükçü, Batı’yla arası iyi olan bir lider olarak gelip toparlamam isteniyorsa, bu ancak orada olur. AKP’liler de görürlerse memleketin halini, memleket gidiyor, bu artık bir RTE meselesi olmaktan çıktı. Ben o zaman gelir, toparlarım” diyebilir. Ben bunda teknik olarak bir imkân görmüyorum. Tayyip Erdoğan, yakar, vermez!

AKP’nin 2019 endişesi nedeniyle, tekrar eski sisteme dönülmesi konuşuluyordu. Meral Akşener de öyle bir şeyler söylüyordu hatırlarsan.
Ben çıkacak adayın 2019’a… Eski parlamenter sistemi kastetmiyorum.

Hayır, onu söylemiyorum. Erdoğan ve AKP yönetiminin, bir şekilde tekrar eski sisteme dönme ihtimalinden söz ediyorum. O spekülasyon yapılıyordu.
Anladım. Biraz önce söylediğim o. O 2019 korkusu var ya. O bizim tahmin ettiğimizden daha fazla AKP’de. Bir kaza kurşunu gelebilir yani. Kaza kurşunu derken siyaset anlamında söylüyorum, yanlış anlaşılmasın. Bir terslik oldu %50’yi alamadık %45’te, %42’de kaldık diyelim. %49’da halleder de, %45’te, %42’de kaldın. Gitti.
Öyle yorumlar var ki, RTE görecek, aktörlere bakacak. Kemal Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan kalacaksa kaldırmaz. Çünkü bütün anketlerde “Tayyip Erdoğan mı, Kılıçdaroğlu mu?” diye sorulduğunda Erdoğan %60 ile geliyor.
“Hayır, o buna cesaret edemeyecek, Anayasa Mahkemesi referandumu iptal edecek” diye bir kulis var. Bunların hiçbirinin en ufak bir somutluğu yok. Bu tamamen Tayyip Erdoğan’ın o anki psikolojisiyle, bakış açısıyla ilgili bir şey. “Ben %50’yi alamazsam” diye, hakikaten çok korkup, endişe ederse, Anayasa zaten onun elinde, “Bunu iptal edin” der ve iptal olur. Türkiye’de hukuk yok, kural yok, kanun yok.

Bu arada Anayasa Mahkemesi kapanmamışsa tabii.
Evet, eğer o güne kadar Anayasa Mahkemesi kapanmamışsa.

Noktayı koyalım. Levent Gültekin ile Abdullah Gül’ü konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de, bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus