İslam’ın güncellenmesi: Mücahit Bilici ile söyleşi

 

 

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

 

Merhaba, iyi günler! ABD New York’ta Şehir Üniversitesi öğretim üyesi olan Mücahit Bilici’yle bir yayın yapacağız ve burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündeme getirdiği İslam’ın, dinin güncellenmesi meselesini birçok boyutuyla beraber değerlendirmeye çalışacağız. Mücahit, merhaba.

Merhaba.

 

Şimdi tartışmayı Cumhurbaşkanı Erdoğan başlattı; ama bu çok eski bir tartışma değil mi? İslamiyet’in güncellenmesi, çağa uydurulması; hatta çok sevilmeyen bir şey ama: Reforme edilmesi, İslam reformu. Bunu bize olabildiğince hızlı bir şekilde tarihsel perspektiften özetlersen, sonra günümüz Türkiye’sine gelelim. Bu değerli bir tartışma, önemli bir tartışma, yanılıyor muyum?

Yok, kesinlikle haklısın. Belki de Cumhurbaşkanı yanlışlıkla doğru bir şey söyledi veya artık kaçınılmaz olan bir durumu dile getirdi veya en başından beri bildiği bir sırrı fâş etti kitlelere — sonradan toparlamak durumunda kalsa da. Şimdi, reform kelimesinden insanlar korkup kaçıyor, çünkü eğer “Allah’ın dini ise nasıl reform nasıl yapacaksın? Yani neyi değiştirmen gerekir?” gibi bir soru çıkıyor. Onun için reform yerine kimileri “tecdit”i gündeme getiriyor, “tecdit”ten bile çekinenler oluyor, onun yerine “yeniden inşa” diyenler vardır. Bu İslam coğrafyasına yayılmış bir eğilim olarak kendini belli ediyor. Şimdi bu ihtiyaç en net bir şekilde aslında modern zamanlarda ortaya çıktı. Müslümanların geri kalmışlık problemi, sömürgecilik ve Batı’yla karşılaşmanın oluşturduğu psikolojik maliyet ağırlaşınca, Müslümanlar bu sorunu gündemlerine almak zorunda kaldılar. Fakat evveliyatı olan bir mesele esası itibariyle. Şunu diyebilirim ki İslam tarihinde aslında sürekli bir güncellenme yaşanıyor; fakat bu çaktırılmadan yapılıyor, adı konmadan yapılıyor. Buna en böyle mahcup, utangaç bir isim olarak tecdit denmiştir ve işte “Her zamanda, her asırda bir müceddit olacaktır” denmiştir. Reform yapmak isteyenler kendilerini müceddit olarak sunmuşlardır. Bu bir yenilenme, bazen cilalama, yani üzerine toz kaplamış bir dini işte tekrar parlak hâle getirmek şeklinde sunuluyor. Tabii bunun ne kadarı gerçekten tozu kaldırma, ne kadarı yeniden inşadır sorusu ise bambaşka bir soru.

 

Peki burada Türkiye’deki tartışmayı tetikleyen husus, biliyorsun bazı din adamlarının kendi başlarına birtakım konularda –aslında çok da hayatın can yakıcı konuları olmayan konularda– “Asansörde kadın erkek olur mu? Yoğun-bakımda kadın erkek karma olabilir mi?” gibi çok tâli gibi görünen konularda ve genellikle de kadın-erkek ilişkisi üzerine söyledikleri birtakım şeyler, daha doğru tabirle verdikleri fetvalardan çıktı. Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Türkiye gibi ülkelerde ve Sünni İslam’da özellikle kendini din adamı olarak gören herhangi birisi, belli bir eğitime sahip olan herhangi birisinin bu konularda fetva verme yetkisi var mıdır? Burada tabii din-devlet ilişkilerine doğrudan giriyor olacağız ama, bunun usulü nedir? Yani bu kişiler –adlarını anmaya gerek yok, herkes biliyor– hakikaten bir şey söyledikleri zaman, “Sana ne kardeşim?” mi demek durumunda insanlar? Yoksa herkes farklı farklı fetvalar verebilir mi?

Yani ben kendi anlayışımı ve tabii ki anladığım kadarıyla bu soruya cevap vereceğim doğal ve kaçınılmaz olarak, fakat bunu belirtme ihtiyacı hissetmek biraz da din bürokrasisinin, dinde oluşmuş olan ruhban sınıfının otorite kurma arayışı ve bundaki baskıcılığına da bir nevi işaret olarak bunu söylüyorum: Aslında bunları söyleme hakları var. Herkesin dini anlamak gibi bir ödevi var — eğer din hakikaten bir teklif ise o kişiler için. O açıdan ben o tür hocaları aslında samimi ve saf buluyorum. Burada ilginç olan kısım, devletin tutumudur. Çünkü o hocalar doğru bildikleri, ezberledikleri tarihsel bir şeyi kutsallaştırmışlar ve bunun hukukunu, fıkhını yapıyorlar. Onun için en ince detayına kadar, çoğu kez saçma sapan yorumlar yapmak durumundalar, bu biraz kaçınılmaz bir şey. Özellikle de din anlayışının güncel olmadığı, yani savunma refleksiyle, korunma refleksiyle yüz yıllarca korunup hayatla bağının koptuğu ve modern zamanlarda hayatla temas edip her taraftan çatlayıp yırtıldığı, krizlere dönüştüğü bir zamanda, bu insanlar da birtakım yorumlar yapmak durumundadırlar — bu açıdan yeni bir durum yok. Önemli olan bence devletin konumudur. Şimdi şöyle deniyor, İslam’da kilisenin olmadığı söyleniyor. Aslında var. Ortodoks İslam’da kilise devlettir. Hıristiyanlık’ta kilise devletin sahibi olmuştur, İslam’da ise devlet dinin sahibidir. Dolayısıyla İslam’da kilise devlettir. Son tahlilde dini şekillendiren devlettir. Ve devlet her zaman dinin üstünde durur ve dini yönetir. Bu açıdan bu türden devletin, dine inanmakla bağlı olarak, dini üretenin dine inanması için bir sebep yoktur, çünkü kendi eliyle üretiyor; fakat aşağıdaki hocalar dine kendini kaptıran insanları arada bir tedip etme, düzeltme ihtiyacı hissediyor.

 

Peki burada Diyanet kurumu gündeme geliyor. Biliyorsun özellikle bizlerin gençliği Türkiye’de İslamî hareketin Diyanet’i eleştirmesi ve resmî İslam’ı eleştirmesiyle geçti — ki aslında perspektif olarak da doğru bir perspektifti bence, katılıyor musun bilmiyorum. Ama şimdi iktidara geldikten sonra, aynı kurumlar üzerinden, Diyanet İşleri ya da ilahiyat fakülteleri üzerinden başka bir yorumla başka bir resmî İslam kurulmak isteniyor. Burada yorumun değişmesiyle yöntemlerin aynı kalması hususu üzerine ne söylemek istersin?

Aslında Diyanet, devlet-din ilişkilerinin bir tür kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yani Sünni İslam’ı devlet kendi başına bırakamaz. Bıraktığı zaman kaos oluşuyor ve İslam’da din-devlet ilişkisi –kurulmuş olan kiliseden kastım biraz da o–, en seküler olan Müslüman devletler bile dini serbest bırakamıyor. Çünkü kontrol etme ihtiyacı hissediyor. O açıdan İslamcıların eskiden Diyanet’e karşı olmaları şimdi ise bu işin şampiyonluğunu yapıyor olmaları veya bir merkezîleşmeye taraftar olmaları aslında birkaç şey söylüyor. İlkin, dediğim gibi dinin kendi başına bırakılmayacak kadar önemli ve devletler tarafından belirlenecek kadar da tarihsel bir olgu olduğunu bizlere söylüyor. İkinci olarak da İslamcıların aslında akılla en erken tanışan Müslümanlar olmaları itibariyle, akıllarını kullanmalarından kaynaklanan bir şekilde dine yeterince inanmamaları gibi bir durum var.

 

Bunu biraz açsana, bu çok önemli. Akıllarını…

Evet. Mesela ilahiyatçılara bakarsanız, ilahiyatçıların çok azı dindardır. Hakiki dindarlar dini bilmeyen insanlardır. Dini bildiğin zaman inanma şeyin azalıyor. Bu çok net bir şekilde görülen bir şey. Çünkü dinin hakikatle olan ilişkisi yüzeysel ve araçsaldır. Hakikati takip eden bir insanın ortodoks dine, yani kitlelere mal olmuş ve kitlelerin vesayetinde kalan ve siyasetin güdümünde, eşgüdümle yürütülen dine inanması mümkün değil. İslam’ı çalışan, tarihine bakan insanların çoğu, İslam diye bildiğimiz, Allah’ın dini diye bildiğimiz dinin esas itibariyle kitlelerin dini olduğunu görüyorlar. Şimdi bunu daha önce sadece ulema biliyordu. Hadisi çalışıyor, bakıyor ki pek çok uydurma hadis var. Bakıyor işte, dinler arası etkileşim var, ödünç alma var, taklit var vs.. Bunları gördüğü zaman, yani dinin tarihsel olduğunu gördüğü zaman, ulema bir krizle karşılaşıyor. Önünde birkaç ihtimal doğuyor. Kanaatimce üç tepki ortaya çıkıyor. Birincisi: Bir kısım ulema diyor ki: “Madem böyle, madem var bu kitleler”, –buna Çiftlik Bank modeli diyelim–, “bu kitleleri güdeyim, bunu istismar edeyim” diyen, eskiden bir kısım şeyhler hocalar, şimdi işte birtakım televizyonlarda şurada burada insanları ağlatıp şey yapanlar veya birtakım örgütlenmeler içine girip insanları yönlendirenler. Bu kötü niyetli ulema kategorisi, bunlar muhtemelen cehenneme gidecek. Şimdi dine aldanan cennete gidiyor, dinle aldatan ise cehenneme gitmeli. Dinin esası aslında dine dair ümit, yani samimiyet. Onun dışındaki şeyler çoğunlukla tarihsel bahanelerdir. İkinci bir kategori ise, ikinci ulema kısmı, bu durumu görünce, yani dağılan dini değil de insanların zamanla ürettiği ve devletin güttüğü bir beşeri durum olduğunu keşfettiği zaman, tahayyürde kalıyorlar, yani şüphe içinde kalıyorlar. “Ne yapmalı? Bu kadar insanın imanını tehlikeye mi atacağız? Onlara gerçeği söylersek hem beni linç ederler hem de ahiretlerini kaybedecekler” diye samimi bir kaygı içine giriyor. Fakat bir çözüm bulamadığı için kendini akıntıya bırakıyor. İkinci kategorideki ulema bu sınıfa giriyor. Üçüncü kategorideki ulema kısmı ise dinin tarihsel olduğunu keşfettiği zaman, dini suçlamamak için kendini suçlar: “Belki ben buna layık değilim” der. Mesela diyelim ki İslam’da işte birtakım beklentiler ve kurumlar var. İşte mehdi diye bir kurum var mesela, ümidin şahıslaştırılmış bir formudur. İnsanlar mesela diyorlar ki: “Sen mehdi olmalısın, müceddit olmalısın.” Tanrılaştırma yaklaşımlarıyla o kişilere geliyorlar. Şeyhlerde oluyor bu, mesela Said Nursi’de oluyor. Tâbi olanların, yönelenlerin istekleri o kişiyi bir kutsal insan seviyesine çıkartmak şeklinde ortaya çıkıyor. Bu sefer bu kişiler diyorlar ki: “Aslında İslam’daki o çok büyük evliya olma konumu mümkün bir şey, fakat ben buna layık değilim, insanlar yanlışlıkla bana teveccüh ediyor. Ben insanların teveccühüne hürmeten onların bu hüsnü zannını kırmayacağım” diyerek, ama kendi nefsini suçlayarak durumu kurtarmaya çalışıyorlar. Şimdi yaşadığımız olay şu: Eskiden sadece ulemanın bildiği ve kitlelere söylemediği, kendi arasında belki konuştuğu gerçeğin artık kitlelerce tecrübe edildiğini görüyoruz. İslam bugüne kadar Türkiye’de saldırıya uğrayan bir şeydi. Şimdi savunma durumundan çıkıp meydanda kendi olarak bulunma imkânı buldu. Ve çöktü. Hangi anlamda çöktü? Kurumsal olarak bahsediyorum. Yani bir toplumsal kurum olarak dinin Türkiye’de ne olduğu ortaya çıktı. Artık daha çok insan –ki Batı’daki Aydınlanma da bundan ibarettir– daha çok insan dinin ne olduğunu sormaya, öğrenmeye başlıyor.

 

Burada bir parantez açabilir miyim? Tam bu geldiğin noktada değişik değerlendirmeler, yorumlar yapılıyor; özellikle Türkiye’de gençler arasında, dindar ailelerin çocukları arasında deizmin, hatta ateizmin yaygınlaştığı yolunda. Ben de değişik yorumlarımda buna benzer şeyler paylaştım, ama doğrudan içeriden, mesela geçen bir ilahiyatçı profesöre atfen bir şeyler aktarıldı, görmüşsündür belki. Belli bir süre içerisinde kendisini ziyarete gelen başörtülü öğrencilerin 10’dan fazlasının kendilerini ateist olarak tanımladıklarını, ama başörtülü olan öğrencilerin –isim falan da verildiği için şey gibi değil hani, mahalle dedikodusundan öte bir şey–, bu anlattıklarınla bu gözlemler örtüşüyor sanki, değil mi?

Kesinlikle örtüşüyor. Esas itibariyle deizm, İslam’ın kabuk bağlamamış hâlidir. Deizmi insanlar ezberden hani kötüleme ve saldırma içine sokuyor. Şunu bilmek lazım: Hakikat hiçbir dinin tekelinde değil. Dolayısıyla hakikat da İslam’a münhasır değil. Yani bir din milliyetçiliğiyle karşı karşıyayız. Bu gerçekle yüzleşmek istemeyenlerin… işte, kurtuluş, hani sadece Müslümanlıkta hakikati arayan ama başka yerde hakikat olamayacağını telkin eden… ki bu fıtrata, insana, tarihe aykırı bir şey. İslam’dan önce hakikat yok muydu? İslam’dan önce Allah yok muydu? Dolayısıyla şunu demeye getiriyorum: Deizm denilen şey aslında İslam’ın kabuk bağlamamış hâlidir. Ve fıtri ve sağlıklı olan orijinal dindir. Bugün İslam’ın kurumsal olarak kabuk kısmı çürümüştür ve çöküyor, çökecektir. Dolayısıyla insanlar fıtrata, Allah’a ve doğaya dönüyorlar. Bu sağlıklı bir gelişmedir, doğal bir gelişmedir, normal bir gelişmedir. Bu tevhittir. Şimdi din ortaya çıktığı zaman çıplak duramıyor, hemen kurumsallaşması gerekiyor. Dinin ilk baştaki vurgusu şudur: Mesela İslam esas itibariyle bütün varlık için bir ortak öteki olarak tanrıyı teklif etmiştir. Buna monoteizm deniyor. Bunun tarihi İslam etiketinden de eskiye gidiyor, işte, Hz. İbrahim dini olarak anlatılır. Ve İslam kendisini bir restorasyon olarak sunuyor. Yani tamamen yeni bir şey söylemiyor. Mesela şuna getireceğim: Yani bir tür haniflik, Hz. Muhammed’in yaptığını bugün yapmak, aslında insanlığın, ruhban sınıflarının, işte fıkıh doktorlarının uydurup iktidarlarla uyumlu hâle getirdiği, kitleleri yönetmek için sürdürdüğü, güncellenmesi gereken yani çöpe atılması gereken ıvır zıvır. Bunlar medyaya yansıyınca insanlar hayrete düşüyor, nasıl böyle şeylerden bahsediyorlar diye. Çünkü bu insanlar ezber yapıyor. Anlamaları gerekmiyor. Din diye, kutsal diye ezber yaptıkları şey çok yüzyıllar önceki bir kısım ulemanın yaptığı yorumlardır, yaptığı değerlendirmelerdir. Dinî bir mahiyeti yoktur. Şimdi bu fıtrata dönüş deizm olarak kendisini gösteriyor veya çok daha radikal bir tepki ateizm olarak da kendini gösterebilir. Bu kaçınılmaz bir süreçtir. Ve şunu söyleyeyim: Şimdi Nietzsche’nin meşhur “Tanrı öldü” ifadesi vardır. Bu tabii değişik şekillerde anlaşılan bir şey. Orada söylediği şudur aslında: Eskiden bize hakikati gösteren bir perspektif olarak din varlığını sürdüremiyor, çünkü insanlar hakikati öğrendikçe –bu, eğitimle, eleştirel düşünceyle bağlantılı bir şey– din inanılamaz hâle geliyor. Bir çocuğun büyümesi gibidir. Buluğ çağına girmesi gibidir. Çocukken inandığı birtakım öcüler, korkutmalar veya işte faydalı yalanlardan insanın büyüyüp onun dışına çıkmasıyla buna artık inanamaz hâle gelmesi söz konusu. Böyle olunca da bu sefer sana yol gösteren insanların o gösterdiği yol veya koyduğu işaretlerin aslında yanlış olduğu, bir işe yaramadığını görüyorsunuz. İşte tanrının ölmesi demek bu demektir. Buna karşılık ne yapman lazım? Kendi içinden o ışığı tekrar doğurman lazım. Yani kolektif bir lamba olan, işte şehrin meydanına konan ve işte bütün dünya buradan ibarettir diyen resmî dinin ışığı sönünce insanlar kendi içlerinden, yani doğadan ve vicdandan, fıtrat ve vicdandan dini yeniden kurmak durumundalar. Bu esas itibariyle içtihat yapmak demek. Yani herkes kendi dininin müçtehidi olmalıdır. Benim kanaatime göre İslam’da da nihai amaç budur. Yani özgürlük esastır. İnsanın vicdanı, aklın kullanılması ve kalbinin tatmin olacağı bir şekilde inanması esastır. Eskiden insanlar sürü olarak görüldükleri için güdülme ihtiyacı ve ellerine reçete verilme ihtiyacı var idi. Günümüzde de bu devam ediyor esas itibariyle. Kitleler her zaman için kendilerine bir reçete verilmesini isterler ve verdiğiniz reçete şu da olabilir, bu da olabilir, filan böyle demiş demenizi istemezler. Derler ki: “Bana Allah ne istiyor onu söyle”. O kişi de kendi isteğini, yani ulema kendi isteğini Allah’ın emri diye kitlelere veriyor. Ve kitleler alıyor bunu Allah’ın emri olarak yaşıyor. Halbuki ulemanın fehmidir.

 

Peki, burada hususi olarak karşımıza çıkan tartışmalı, tepki çeken fetvaların büyük bir kısmı kadınlar ve cinsellikle ilgili. Yani başka şeyler de var muhakkak; ama dönüp dolaşıp sanki bu konuyla daha çok ilgi görüyor. Buradaki mesele, bu kadın meselesi, o da çok eski bir tartışma –bunun farkındayım–, ama bunun aşılması nasıl mümkün olabilecek? Mesela biz burada en son bir haber yaptık, izlemiş olabilirsin. Camiye alınmayan kadınlar toplu halde Fatih Camii’ne gittiler. Dört kişi atılmıştı, kırk kişi gitti. Böyle küçük çaplı inisiyatifler de var; ama bu mesele, mesele olmaktan çıkabilecek mi?

Bu, kadının insan olarak görülmesiyle bağıntılı bir şey. Klasik olarak, yani şimdi aslında Allah’la ilişkisi itibariyle kadın insan ve dolayısıyla aslında orada bir sorun yok; fakat tarihsel olarak kadın eskiden tam insan olarak görülmüyor, yani bir hane için varlık olarak görülüyor, hane bir birimdir ve hanenin başı var, işte “evin reisi” dedikleri şey. Dolayısıyla bünye olanın kendi fikri olmaz, yani bir tarikata mensup olan kişi şeyhinin fikrine tâbidir, kendi fikri olması gerekmez, istenmez. Dolayısıyla kadın insan olarak görülmediği için, kadının camiye gitmesi beklenen, istenen bir şey değil. Şimdi olay şu: İslam diye bildiğimiz, yani İslam’ın fıkhı, birtakım gündelik kurallar, bunların hepsi tarihseldir — dediğim gibi esas itibariyle Allah’ın emri değil; Allah’ın emirleri çok temel, basit, esas şeylerdir; işte, din nasihattır, gerisi aşağı yukarı hikâyedir — onu söyleyebilirim. Yani insanların “Bu nasihatı insanlar için nasıl formüle edebiliriz?” sorusuna cevaben geliştirdikleri formüller var. Şimdi bu formüller, kadına dair hükümler, kadının eşit insan görülmediği dönemden kalma olduğu için, modern zamanlarda kadın hayata giriyor ve girmek zorunda, girdikçe de bu sefer bu krizler ortaya çıkıyor. Şimdi size bir şey söyleyeyim; yıllar önce Refah Partisi’nin seçim kampanyası vardı. Eskiden o zamanlar dindar kadınlar bir şey sallayacaklar, hoplayıp zıplayacaklar, bir şey kutlayacaklar veya bağırıp çağıracaklar… böyle bir şey yoktu. Çok dikkatimi çekmişti, bir otomobilin penceresinden bir kadın çıkmış ve bayrağı sallıyordu. O zaman düşünmüştüm, saf mübarek bir Nurcu olarak bakıyordum ve şunu gördüm: Düşündüm ki, çok ilginç, din adına aktivizm olduğunda kadının ortaya çıkması ve kabul edilemez davranışlar sergilemesi bir sorun olarak görülmüyor, bu çok dikkatimi çekmişti ve bunun iktidara ilkesel bir şey olduğunu hissetmiştim. Çok sonraları tabii, şimdi iki uç var; kadını kıpırdayamaz halde tutmanın kendisi yanlış idi. Kadını kıpırdayamaz halde tutan kuralları iddia edip ama iş kendi çıkarına, partisine vs. gelince kadını tabiri caizse sömüren, meydana salan, gidip oy toplatan bir zihniyetin ortaya çıktığını görüyoruz.

Bir örnek daha vereyim; benim bir tanıdığım bir arkadaş var; belki bir 8-10 sene önce, “Kadının tesettürü çarşaftır, çarşaftan aşağısı tesettür değil” diye çok radikal bir konumda duruyordu; hatta tartışmıştık, “Ben de öyle bir şeriata inanmıyorum” demiştim. O arkadaş ticarî işlerini büyüttü, değişik yerlere AVM yapıyor, bir şehre AVM yapacakmış ve bunun videosunu paylaşmıştı sosyal medyadan. Videoda tabii ki AVM’nin duvarlarında reklam kısımları için birtakım reklamlar var; yani ticarî erotizmin örnekleriyle dolu diyebileceğimiz ürün tanıtımları vs. kadın figürleri falan var. Tabii bu kişi hâlâ çok radikal bir şekilde kendine şeriatçı diyecek bir insan tipi, bu çok ilginç. Şimdi bu çok ilginç; aslında sorsan, “Kapitalizm nedir?” diye sorsan “Küfür” diyecek, “Demokrasi küfür rejimidir” diyecek insanlar; fakat gel gör ki sen kapitalizmin tapınağını yapıyorsun, kapitalizmin bir numaralı hizmetçisisin. Bu ikisini nasıl telif edebiliyor? Yani hayatı burjuva; bulunduğu konum, yaptığı katkı, yani aslında tüketime, kapitalizme, neyse, onu tahakkuk ettirici bir aktör konumunda olan bu kişi, sorsan fikir ve iddialar itibariyle ise Orta Çağ’dan bahseden bir insan. Dolayısıyla şunu demek istiyorum: Bugün yaşanan krizlerin çoğu İslam’ın hayatla temas etmesinin yol açtığı yangınlardır. Onun için bir sürü çerçöp, müzahrefat yanacak, dökülecektir, bunlar da sağlıklı gelişmelerdir, evet.

 

Toparlamak için şöyle bir soru sormak istiyorum: Şimdi Cumhurbaşkanı Diyanet’i göreve çağırdı, ilahiyatçıları göreve çağırdı; ancak şöyle bir realite var, hiçbirisi ondan bağımsız hatta özerk hareket edebilecek yerler değil. Hatta daha da genişletirsek; Türkiye’de belli bir tarihte, muhalefetteyken çok güçlü bir İslamî hareket, dinamizm ve birtakım entelektüelleri vs. olan bir hareketlilik vardı. Bugün şu anda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la simgeleşmiş olan siyasî iktidardan bağımsız, hele hele ona muhalif, onu eleştiren bir İslamî düşünce, İslamî bir hareketlilik gözlüyor musun?

Yani, bu şuna bağlı: Resmî İslam, cemaatler devlete tâbi olmaya devam edecekler çünkü Sünni İslam’in tabir caizse DNA’sında genetik –genetik kelimesi çok yanlış bir şey ama– kültürel kodunda bu var. Dolayısıyla devlete tâbi olmak, emre itaat, işte, geçen gün Hayrettin Karaman bir yazı yazmıştı, diyordu ki: “Devletin başkanı müçtehittir”. Bu devlet başkanının nasıl başkan olduğu, nereden geldiği, mesela zalim olup olmadığı vs. gibi hiçbir soru sormayan bir şey. Bu, dediğim gibi İslam’da devletin kilise olduğu gerçeğinin bir başka açıdan tezahürüdür. Şimdi aslında uzun süre Müslümanlar, yani dindarlar olarak açlığımıza oruç süsü vermiştik, sanki bir rüyada işte kendini kaybetmişti. Şimdi uyanınca insanlar kendilerini bir riyada buldular, yani şimdi o fakirlikten gelen tevazu, kanaat vs. yerini başka bir şeye bıraktı. Aslında şunu söyleyeyim; sosyal olarak, daha spesifik olarak sosyolojik bir şey söylemek gerekirse, aslında Türkiye’de uluslaşma ve modernleşme yaşanıyor. Elitler arasında modernleşme Kemalizm dalgasıyla yaşandı; şimdi dindarlar, Anadolu’nun köylüleri kasabalıları, dindar ve mazbut kültürün içine modernlik girdi, ama onlara ait, organik olarak modernlik yaşanıyor. Şu anda Sanayi İnkılabı oldu –tabii sanayi değil, inşaat inkılabı şeklinde– ve benlikler uyandı, müthiş bir benlik uyandı. Şimdi, İngilizlerde gördük bunu; yani ekonomi ve cari benliğin doğması… şimdi, dindarlar dünyayı talan eden, ahlak, vicdan tanımayan, adalet vs. bilmeyen, kendi menfaatinden başka bir kutsalı olmayan, safi bir benlik ve bencillik olarak ortaya çıktılar. Bir süre sonra bu etrafa zarar vereceği için feedback alacak ve mahcup hale gelecek, bir ego oluşacak. Şu anda belki yani Freud’un tabiriyle id’vari bir moment yaşıyor İslamcılık veya dindarlık, biraz rezil ve mahcup olunca biraz çekimser olacak. Din devletin kontrolünde; özellikle şu anki Tayyip Erdoğan’ın otoriter rejimi eğer devam ederse, tabii ki cemaatler tâbi olacak. Bazen kendini kaptıran safdil dinî liderler oluyor, onların da kulağını çeker devlet, onları terbiye etmesini bilir devletler. Buna Nurcular, tarikatlar hepsi dahildir; ama insanlar, bireyler seviyesinde bir “İslamî anarşizm” diyebileceğimiz, yani devletten bağımsız kendi olma, kendi içtihadını yapan, yani birey olmanın, insan olmanın haysiyet ve onuruna yakışır bir din anlayışı geliştirecek insanlar olacaktır.

Bunu anarşizm olarak tanımlıyor olmanla burada anarşizme pozitif anlam mı yüklüyorsun?Evet. Anarşizm insan ile Allah arasında kimsenin olmamasıdır. Anarşizmin anlamı budur — yani Müslüman dinine tercüme edersek.

O anlamda geleceğe yönelik umutlu görüyorum seni, bir dindar sosyolog olarak, öyle diyeyim. Yani insandaki vicdan ve insanlığın özgürlük arzusu sönmedikçe, evet, ümitvar olmak gerekir; ama ne zaman insanlar daha özgür hisseder, ne kadar çok insan bu duyguyu yaşar onu bilemiyorum. Şimdi aslında dindar sahaya baktığımız zaman ilginç şeyler görüyoruz. Mesela Sünniliğin tarihsel olan emir ve tanzimat malzemesi diyeceğimiz fıkhının, hukukunun vs. tarihsel olduğunu keşfeden bir kısım insanlar bununla mücadeleye girişiyorlar. Mesela Edip Yüksel dostumuz bunun bir örneğidir — biraz muzip ve çocukça, bilgi yarışmasında çelişkileri ve üçkâğıtları ortaya çıkaran, savaşma ve oyun modunda gidiyor. Dinin tarihsel olduğunu keşfeden mesela Yaşar Nuri Öztürk, geçmişte, hakkı teslim edilmemiş bir insandır — o da tabii kendi egosuna ve birtakım başka popülizmlere, Kemalist çevrelere yaranma çabasına girmiştir, fakat söyledikleri hakikattir. Bu konuda aslında polemikten öteye gidemiyorlar, çünkü ortodoksiyle mücadeleye girişiyorlar. İşte ortodoksinin önerdiği dinin içini başka bir şeyle, daha iyi bir şeyle ve bugün için anlamlı bir şeyle doldurmaya çalışan İhsan Eliaçık gibi insanlar var. Şimdi bunların da yaptığında şöyle bir sorun var: Bunlar kitlelerin bu teslimiyetini sorgulamıyorlar, yani onun içini daha doğru olan şeylerle doldurmaya çalışıyorlar. Mesela hadisi reddeden Kur’ancı akımlar ve figürler var, uydurulmuş din kategorisi altında konuşuyorlar. Bunların şöyle bir sorunu var: Aslında uydurulmamış olan din yok. Dolayısıyla bir hakiki İslam var da onu göstereceğiz gibi bir yanlış şey kuruyorlar. Ben de eskiden hakiki bir İslam’ın olduğunu, “İslam bu değil” ile kendimi teselli eden insanlardan biriydim ve sonunda şunu anladım: Aslında hakiki bir İslam yok. İnsanların elinde İslam o insanların endişe, adalet anlayışı, vicdan ve menfaatleri ışığında şekilleniyor — hep böyle olmuştur ve buna devletler dahildir, belirleyici olma noktasında kitleler üzerinde. Dolayısıyla İslam ucu açık bireylerin ve kolektivitelerin onu daha iyiye doğru, daha evrensel biçimlerde yeniden yorumlamalarına da açık, daha dar biçimde yorumlanmaya da açık. Şimdi Sünnilik aslında dinin devlete teslim olmasının kurumsallaşmış halidir; bu Emeviler’den beri böyle olmuştur. İslam’ın hakikat olduğu varsayımıyla hareket edenlerle İslam’ın kimlik ve cemaat olduğunu varsayan eğilim arasında bir çatışma olmuştur ve kimlik ve cemaat fikri kazanmıştır, yani “Devlet karşısında din yok olmasın” diye, ulema, “Devlete tâbi ol” diye kurala bağlamıştır. Böylece İslam, devletin elinde bir cihaz olarak kalmıştır, devletin kendisi –mesela Osmanlı’ya tapılıyor, işte, Sultan Halife sanılıyor vs. Halbuki bu insanların çok da dinle bir ilgisi yok.

 

İstersen noktayı koyalım. Son bir noktayı gençlerle koyalım; hani demin sözünü ettik; sorgulayan eden ve yaşananlardan memnun kalmayan gençler, öyle varsayıyoruz o kopuşları. Onlar kendilerini geliştirebilmenin imkânını nereden bulabilirler? Ya da nereden bulabiliyorlar? Çünkü ailelerine bir tepki olarak gelişiyor büyük bir kısmında, devlete de bir tepki olarak gelişiyor. Ortada çok ciddi bir kültürel üretim de yok açıkçası; yani böyle bir internet vs. gibi yerlerden kendileri birtakım avlara mı çıkıyorlar, yoksa kendi kendilerine mi geliştiriyorlar?

Yani, arayanlar için hakikat var, arıyor olmak önemli; ama tahmin ediyorum, yani ciddi bir kesim genç sadece durumu reddetme aşamasında, yani belki doğruyu arayıp bulma motivasyonuna veya imkânına veya lüksüne sahip değil bugünkü şartlar altında; fakat arayanlar hakikatin sunulandan ötede bir yerlerde, farklı yerlerde olacağını biliyorlar, buluyorlar diye düşünüyorum. Bu sadece gençler için değil; Türkiye’de aslında dini bilen, dini tanıyan, bu konuda düşünen çok ciddi sayıda entelektüel arasında da benzer bir sorgulama ve dönüşüm yaşanıyor. Dolayısıyla bu sadece gençlerle ilgili bir durum değil, ebeveynlerinin ikiyüzlülüğüne isyan eden gençlerin dinle sorunlu hale gelmesi, dinden kaçması gibi bir gerçeklik var; fakat aynı zamanda bu talana katılamayan, katılmayan ve katılmak istemeyen dindar kesimlerde, özellikle düşünen, okumuş yazmış kesimlerde bir sorgulama yaşanıyor. Ben bunun sağlıklı olduğunu düşünüyorum ve din aslında iyiliğin bir metaforudur, yani iyiliğin bahaneleridir. Dolayısıyla “Hz. Muhammed şöyle yapmıştır, şunu demiştir” derken insanlara anlatılan şey, “İyi olun, başkasına zarar vermeyin” gibi çok temel şeylerdir. Dolayısıyla “Hz. Muhammed böyle yapmıştır” demek sadece gelenektir, bunu başka türlü de anlatabilirsiniz; fakat İslam o açıdan bir geleneğe dönüşecek, fakat İslam’ın içinde hakikat arayışıdır esas olan ve hakikati arayanlar için din donmuyor, yok olmuyor, iyilik anlamında devam edecektir diye düşünüyorum.

 

Çok sağol Mücahit, çok teşekkürler!

Ben teşekkür ederim.

 

New York Şehir Üniversitesi’nden Mücahit Bilici’yle “İslam’ın güncellenmesi” üzerine çok keyifli, çok öğretici, kapsamlı bir söyleşi yaptık, sohbet ettik. Mücahit’e çok teşekkür ediyoruz; sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.      

 

 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar