Fethullahçılarda çözülme başladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Arada sırada burada Fethullahçıların kendi içlerindeki tartışmaları aktarmaya çalışıyorum. Herhalde bunların genel kamuoyuna ilk duyurulduğu yerler Medyascope oldu. Giderek tırmanan bir tartışma, eleştiri var. Ve bu eleştiriler artık belli bir yerden sonra bambaşka bir hal almaya başladı. Öncelikle ilk başta çok daha mütevazıydı, daha sakindi, saygılıydı. Ama giderek eleştirilerin dozu artmaya başladı. İçi daha fazla dolmaya başladı. Ve belli bir yerden sonra artık bir kopuş işareti olarak algılanması gerekiyor bunların.

Tartışmalar dalga dalga gelişiyor

Öncelikle “Kıtalararası” diye bir internet sitesiyle başlamıştı bu olay biliyorsunuz. Burada değerlendirdiğimiz zaman, Ahmet Kuru, Gökhan Bacık gibi isimler, orada siyasetbilimci kimlikleriyle birtakım şeyler söylemişlerdi, doğrudan eleştiriler yapmışlardı. Ve onların eleştirilerinin ardından iyice bu yapıyla koptuklarını gördük. Halbuki hepsi onların değişik kademelerde, özellikle akademyada, üniversitelerde, medyasında etkili olmuş, birtakım sorumluluklar üstlenmiş kişilerdi. Onların adım adım koptuklarını, uzaklaştıklarını gördük. Ve onları susturmak isteyenler oldu. Ama susturmak isteyenlerin dışında da onlara hak verenler, onların söylediklerini ciddiye alanlar oldu. Ve bu tartışmalar esas olarak yurtdışında yaşanıyor. Yurt içerisinde kalan, hâlâ kalabilenler varsa, herhalde onlar da takip ediyorlardır. Ve bu tartışmalar dalga dalga gelişiyor.
Bir önceki yayında bu konuyla ilgili Kanada’daki bir akademisyenin yaptığı söyleşilerden, mülakatlardan bahsetmiştim. Bu mülâkatlar büyük ölçüde ya Skype üzerinden ya da Whatsapp üzerinden, ya da yazılı olarak e-posta üzerinden yapıldığı anlaşılan mülâkatlar. Ve burada çok sayıda siyasetbilimci, bu yapı içerisinde olduğunu bildiğimiz ya da yakınında olduğunu bildiğimiz çok sayıda siyasetbilimci, bu yapının birtakım kuruluşlarında üst düzey görevler üstlenmiş kişiler ve gazeteciler de burada farklı boyutlarda eleştiriler, özeleştiriler, sorgulamalar yaptılar. Ve ben de bu eleştirilerin artık keskinleşerek devam ettiği saptamasında bulunmuştum. Bugün bunların sayısının arttığını görüyorum yine aynı mecrada ve başka mecralarda, sosyal medyada — ki Türkiye’de sosyal medyada bu kişilerin, Fethullahçılıkla özdeşleşmiş kişilerin büyük bir kısmının takip edilmesi yasaklı. Ama bazılarını izlemek mümkün. Buralarda yapılanların, dile getirilenlerin ışığında en son geldiğimiz noktada artık bu eleştirilerin bir kopuşa doğru gittiği düşüncesindeyim. Kopuşa doğru gittiği düşüncesini somut olarak a kişisi ayrıldı, b kişisi ayrıldı ya da başka bir grup kurdu şeklinde tanımlamam mümkün değil. Çünkü o yapıyla ilgili doğrudan haber almamız çok mümkün değil. Haber almaya çalışmamız da yasal nedenlerle, Türkiye’deki yasal nedenlerle de çok kolay değil açıkçası, bunu da söylemek lazım. Ama bu hareketi takip etmeye çalışan bir gazeteci olarak bir kopuşun yaşanmakta olduğunu söyleyebilirim.

1980 sonrası yurtdışındaki radikal sol gibi

Bu kopuş bana 1980’li yıllardaki, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından radikal solun –ki ben de o hareketin bir parçasıydım ve ben onu cezaevinde yaşadım– yurtdışında ve içinde de yaşadıklarıyla aslında çok benzerlikler arz ettiğini düşünüyorum. Darbenin ardından ilk başta bunun atlatılabileceği duygusu hâkimdi. Yenilen darbelere rağmen toparlanma olacağı ve üstün gelineceği duygusu vardı. Ama belli bir yerden sonra böyle bir şeyin mümkün olmadığı hissiyle beraber, kopuşlar, ayrılmalar, bireysel ya da grupsal kopmalar başladı — özellikle büyük hareketlerde, sol hareketlerde. Ondan sonra da Türkiye’de radikal solun geldiği nokta hâlâ aynı. O düşüş hali çok ciddi bir şekilde sürüyor, günümüze kadar geldi.
Şimdi Fethullahçılıkta da benzer bir şeyin yaşandığını görüyorum. Tabii ki aynı yapılar değil. Burada tek bir yapı söz konusu. Çok daha güçlü bir yapı söz konusu, çok daha kendi içerisinde bağlı bir yapı söz konusu, denetim mekanizmalarının çok daha güçlü olduğu bir yapı. Diğer radikal sol gruplar, Leninist örgütlenme vs. gibi birtakım illegalite temelli örgütlenmelerdi; ama tahmin ediyorum ve gördüğüm kadarıyla biliyorum ki Fethullahçılığın örgütlenmesi onların çok daha ötesinde bir illegaliteyi, yasadışılığı barındırıyor. Ve bir tür, daha önce de söylediğim gibi istihbarat örgütü görünümünde. Ama burada bir kopuş başladı, başlıyor. Kaçınılmaz bir şekilde gelişiyor.
Çünkü aradan geçen süre içerisinde, 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana yaşananlar –ki aslında darbe yemeye başlamaları çok daha öncesinden, dershane krizi vs. İle başlayan bir süreç, ama esas olarak 15 Temmuz’u gerçek bir milat olarak alabiliriz– hep bir Gülen’in burada oyunu değiştirebileceği, dönüştürebileceği, bir bildiği olduğu duygusuyla geçen bir süre olduğunu görüyoruz. Ve artık Gülen’in şapkasında tavşan falan olmadığı, hatta başında şapka bile olmadığı duygusu insanlara sirayet etmeye başlıyor. Bunu okuduğunuz mülakâtlarda görüyorsunuz, hissediyorsunuz. Doğrudan olmasa bile en saygıda kusur etmeyen kişiler bile, kendisinden hâlâ “hocaefendi” diye bahseden ve ona sürekli olarak toz kondurmamaya çalışan kişilerde bile çok ciddi bir kırgınlık ve umutsuzluk olduğunu görüyorsunuz.
Ve insanlar artık yavaş yavaş her koyunun kendi bacağından asıldığı bir yere doğru evriliyorlar. Bu aslında kopuşun en büyük işaretidir. Engin Sezer’in yaptığı söyleşilerdeki insanların hepsi bir cemaat içerisinden konuşuyor gibi yapıyorlar; ama hepsi bireysel kimliklerini öne çıkarma ihtiyacı hissediyorlar. Bu eskiden olan bir şey değildi. Artık herkes kendi ayakları üzerinde durmak zorunda olduklarını, Türkiye’ye dönmelerinin yakın ve hatta uzun vadede pek mümkün olmadığını anlamış durumdalar. Ve kendi ayakları üzerinde kendi kimlikleriyle durmak zorunda olduklarını görüyorlar. Bunu anlıyoruz. Ve de açıkça itiraf etdilmese de –ki itiraf edenler var– Gülen’e ve onun etrafındaki merkezî yapıya güvenmenin çok akıl kârı olmadığını artık fark etmeye başlamışlar.

Gülen’in her söylediğine körü körüne inanmama eğilimi

Burada tabii 15 Temmuz çok kritik bir dönüm noktası. En son Zaman gazetesinin eski başbakanlık muhabiri Ahmet Dönmez’in uzun uzun anlattıklarına bakıyoruz. Kendisi bir internet sitesinde bu konuda peş peşe yazılar yazdı. Haber demek pek mümkün değil ama işte 15 Temmuz’u kendince analiz etti. Orada çok ilginç bir şey var. Fethullahçıların genelinde hâkim olan eğilim, “Bizimle alâkası yok, bu devletin kendi tezgâhıdır. Bizim bazı arkadaşlarımızı da kullanmış olabilirler” gibi bir hava var — Fethullah Gülen’in kendisi başta olmak üzere. Ama Ahmet Dönmez’in yazdıklarından ve söylediklerinden anlıyoruz ki böyle olsa bile, burada büyük bir sorumluluk var deniyor. Bunun da ötesinde birtakım ilişkilerin olduğu söyleniyor. Çok spekülatif şeyler var, isimler var. Devletle işbirliği yaptığı söylenen birtakım isimler var. Mesela bir Adil Öksüz konusuna birtakım yaklaşımlar var. O konuda ileri sürülen birtakım iddialar var vs. Her neyse.
Ama burada şunu çok net bir şekilde söylemek mümkün: Fethullah Gülen’in her söylediğine körü körüne inanmama, ya da bazı şeyleri söylemediğini –o çok yapılan bir şey–, Gülen’in bilmesine rağmen müdahale etmediği, edemediği yolunda birtakım yaklaşımlar var. Bu artık Gülen’in o dokunulmazlığının kalkmış olduğunu, kalkmakta olduğunu bize gösteriyor. Bir çözülme var. Bu çözülme kafalarda başlamış. Fiiliyatta da bir şekilde yaşanıyor anlaşıldığı kadarıyla. Bazı isimler tabii ki gazeteci, akademisyen vs. olmadıkları için seslerini çıkarmıyorlar; ama eminim dünyanın dört bir tarafındaki okullarda, şurada burada bu yapı içerisinde öğretmenlik, yöneticilik gibi işler yapan birtakım kişiler içerisinde de, ya da daha önemlisi bu süreçte yurtdışına kaçan, dünyanın dört bir tarafına savrulanlar içerisinde, bir diğeri tabii ki cezaevindeki kişiler arasında “Biz ne yaptık? Nerede yanlış yaptık? Bu basit bir ‘Hoca iyi, ama çevresi kötü’ açıklamasıyla geçiştirilemeyecek ölçüde büyük bir bozgun” değerlendirmesinin giderek su yüzüne çıktığını görüyoruz.

Genç kuşaklarda muhtemel dönüşümler

Peki buradan nereye varılır? Buradan varılacak olan bir nokta, Fethullah Gülen ve onun yaklaşık elli yılda inşa ettiği bu yapının artık çok uzun vadeli olmayacağı, olmama ihtimalinin giderek güçlendiği noktasına varır. Ama şu hâliyle devletin tutumuna baktığımız zaman, buradaki FETÖ’yle mücadele konsepti –eğer öyle bir konsept varsa–, ona baktığımız zaman bütün bu yaşananların, iç sorgulamaların, iç tartışmaların Türkiye’ye pek bir hayrının, genel olarak ülkeye pek bir hayrının olmayacağını düşünüyorum. Ama şurası muhakkak: Tek tek bu kişilere bir hayrı dokunacak. Onlar bu yapıdan, bu istihbarat örgütlenmesi, İslamî cemaatin ötesinde bir kast gibi, sekt gibi örgütlenmiş olan bir tür istihbarat servisini andıran bu yapıdan geç de olsa kurtularak –zor bir şekilde tabii, önlerinde kendilerini zor bir süreç bekliyor tabii ama– bu anlamda doğru bir şey yapıyorlar. En azından kendilerini ve yakın çevrelerini kurtarıyorlar demektir.
Bir başka husus, bence ayrıca önemli, bu yapının içerisinde binlerce kişinin olduğunu ve bunların etki alanlarında da aynı şekilde kişilerin olduğunu biliyoruz. Bunların aileleri, çoluk çocukları olduğunu biliyoruz. Bu çocuklar önümüzdeki süreçte ne olacaklar? Bu aslında ne zamandır tartıştığımız dindar ailelerin çocuklarının önümüzdeki dönemde nereye doğru yöneldikleri konusunda da önemli bir hususu oluşturuyor bence. Fethullahçı çevrelerde büyüyen çocuklardan o yapının içerisinde yoluna devam edenler muhakkak olacaktır ailelerine bakarak. Ama burada çok büyük kopuşların yaşanmakta olduğunu düşünüyorum. Bu çocuklar önümüzdeki dönemde Türkiye’de İslamcılık’tan ya da bu tür bir cemaat yapılanması perspektifinden, İslamcılıktan ve hatta İslam’dan, ve hatta dinden uzaklaşma yoluna giderlerse kimsenin şaşırmaması lazım. Ama bu olay sadece Fethullahçılıkla ilgili bir şey değil. Türkiye’deki tüm İslamî cemaatlerin ve AKP’nin önümüze koyduğu bir gerçeklik. Bunu ne zamandır tartışıyoruz, daha da tartışacağa benziyoruz. Bana göre öne çıkan eğilimler –bunları tekrar tekrar vurgulamakta yarar var– seküler bir hayatı tercih etme. Yani eskiden “lâdinî” dedikleri, dinle çok alâkası olmayan bir hayatı tercih etme. Bir diğer yaklaşım tam tersine cihadcı bir perspektifle alabildiğine radikalleşme. Bir diğer perspektif de daha sol bir İslam’a, özgürlükçü sol bir İslamcılık yorumuna –ki bunların sayısının daha az olduğunu ama etkilerinin daha fazla olduğunu görüyoruz– yönelme eğilimi var. Ailelerinden gördüğü gibi hayatlarını sürdürenler muhakkak var; ama bunlar gerçek anlamıyla bir trend, eğilim oluşturmuyorlar. Bunlar statükocu çocuklar oluyor. Fethullahçılık da aynı şekilde önümüze çok fazla cihadcı çıkartmasa bile, herhalde seküler çocuklar, bu ailelerden çıkan ve İslamî iddialı yapılara çok fazla rağbet etmeyecek çok sayıda çocuğun bu süreçte Fethullah Gülen – Tayyip Erdoğan savaşının doğal bir sonucu olarak kendilerine dinden uzak, dine mesafeli bir hayat tarzını seçecek olmaları hiç şaşırtıcı olmayacaktır diye düşünüyorum.

Gülen’in verebilecek hiçbir cevabı yok

Evet, tartışmalar, eleştiriler giderek artıyor ve Fethullah Gülen’in bunlara verebilecek hiçbir cevabı yok. Yaptığı konuşmaların hepsinin çok içi boş konuşmalar olduğunu yakınındaki insanlar bile dolaylı bir şekilde teslim ediyorlar. Fethullah Gülen’in sözü bitti, anlamlı bir söz üretme imkânı pek kalmadı. Örgüt anlamında, bu örgütün kendini yeniden üretmesi anlamında tabii ki imkanları hâlâ var — esas olarak yurtdışında. Ama insanların sorularına, beklentilerine, kaygılarına cevap verebilecek bir örgütlenme olma özelliğini giderek kaybediyor. Buranın çözülmesi AK Parti’nin ve Erdoğan’ın kazandığı anlamına gelmiyor. Bu hareketin çözülmesi aslında genel olarak Türkiye’nin lehine bir gelişmedir, orası muhakkak. Ama bunun çok daha verimli bir platforma taşınabilmesi için Türkiye’de daha demokratik, özgürlükçü bir atmosferin olabilmesi lazım. En azından bizim bu tartışmaları, bu konuyu çok daha geniş katılımlı, doğrudan olayın aktörleriyle konuşabilme imkânımız olması lazım. Ama şu andaki OHAL şartlarıyla ve şu andaki olmayan hukuk devleti ve olmayan basın özgürlüğü şartlarıyla kusura bakmayın ama bu kadarla idare etmek durumundayız.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus