Artılarıyla ve eksileriyle Muharrem İnce’nin seçim kampanyası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Gördüğünüz gibi bugün bilgisayarla yayına giriyorum; çünkü konu çok hassas, çok kırılgan bir konu. Şu ana kadar yaptığım yayınlarda dile getirdiğim bazı görüşlerin çok ilgi ve tepki topladığını gördüm; onun için daha dikkatli bir şekilde olabildiğince notlarımla yapmak istiyorum. Başlık çok açık ve net: Muharrem İnce’nin kampanyasının artıları ve eskileri. Bu konuda yaptığım yayınları izleyenler bilir; Muharrem İnce’nin bir tuzağa düşmekte olduğunu söylemiştim bir yayında; daha sonra da bu tuzağa düştüğünü söyledim ve hâlâ aynı kanıdayım. Bunu biraz daha, birçoğu tekrar olacak ama daha derli toplu bir şekilde dile getirmek istiyorum.
Tabii şöyle bir husus var; “Seçimin olmasına üç gün kaldı, ne anlamı var?” diyenler olabilir. Bence her halükârda anlamlı, çünkü gazetecilik için böyle stratejik hesaplar falan olmaz; ama öte yandan bu seçim, Muharrem İnce’nin girdiği seçim, 24 Haziran’da yapılacak seçimin ikinci turu olma ihtimali var ve bana göre ikinci tur olma ihtimali hayli yüksek. Her ne kadar son, bugün çıkan bazı araştırma anket sonuçlarına göre ilk turda Erdoğan’ın kazandığı söylense de, ben ikinci tura kalma ihtimalinin daha yüksek olduğu düşüncesindeyim. Tabii ki benim bir anket yaptığım falan yok; ama bu kendi kişisel gözlemlerime dayanarak söylediğim bir husus. Dolayısıyla Muharrem İnce’nin kampanyası artık bitti bitiyor; işte, bugün İzmir’de, yarın Ankara’da, cumartesi günü de İstanbul’da büyük mitingler yapacak. Artık çok da fazla konuşmaya gerek yok denmesi bana göre çok anlamlı değil; çünkü her halükârda, ilk turda bitecek olsa bile, bu konuyu konuşmamız gerekiyor.

Artıları eksilerinden fazla

Açık söylemek gerekirse benim gözümde Muharrem İnce’nin artıları eksilerinden daha fazla bu kampanya boyunca. Bunu düşünüyorum ancak şöyle de bir şey var; benim artı olarak gördüğüm birçok hususa birçok kişi eksi olarak bakıyor, benim eksi olarak gördüğüme de artı olarak bakıyor. Örneğin, çok çarpıcı iki olay en net olarak: Ben Muharrem İnce’nin Suriyelilerle ilgili, göçmenlerle ilgili söylediklerinin çok yanlış olduğu kanısındayım, bunu ilk yayında dile getirdiğimde çok sert tepkiler aldım. Birçok kişi hatta Muharrem İnce’ye oy vermeyi düşünmemekle beraber bu görüşlerinde haklı olduğunu, yani bir şekilde Suriyelilerin bir an önce Türkiye’den geri gönderilmesi konusunu öncelikli bir mesele olarak ortaya çıkartmasının haklı olduğunu, doğru olduğunu söyleyip beni de eleştirdiler. Ben hâlâ bu konuda ısrarlıyım, hele solda bir şekilde –ki kendisinin solculuğunu bazen dile getiriyor bazen getirmiyor, ama merkez sol diyelim– bir parti içerisinde yer alan siyasetçinin bu tür sağ popülizmin bu oyunlarına, mültecilik konusundaki oyunlarına düşmemesi gerekir kanısındayım.

En büyük artısı Kürt meselesi

Bir diğer husus da Kürt meselesi; bence Muharrem İnce’nin bu seçim kampanyasındaki en büyük artısı Kürt meselesi. İlk Edirne’de Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi, Kürt sorununu vurgulaması, Hakkâri’ye gitmesi, Diyarbakır’a gitmesi ve Kürt sorunu konusunda açık ve net bunun varlığını dile getirmesi hususu, bence Muharrem İnce’nin en büyük artılarından birisi, belki de en büyük artısı; ama aynı şekilde birçok kişi tam tersine bunun doğru olmadığını, yanlış olduğunu savunuyorlar; bu da malum, öteden beri süregelen bir husus. Şimdi, son dönemde özellikle dünyada, Batı’da, ABD’de, Avrupa’da sağ popülist hareketlerin yükselmesine bağlı olarak solda yürüyen bir tartışma var; sol bu hareketlerin karşısında nasıl duracak? Bir hızlı cevap; solun da kendi popülizmini burada hayata geçirmesi, sol popülizm yapılması cevabı var. Tabii bu çok daha karmaşık bir tartışma ve bu anlamda Muharrem İnce’nin şu anda yaptığını, bu kampanya sürecini, Tayyip Erdoğan’ın sağ popülizmine karşı soldan gelen birisinin popülizmi olarak görmek mümkün; ama ortada çok ciddi bir sorun var. Birincisi, sağ popülizme karşı sol popülizm cevabı doğru mudur tartışması bir yana, ikincisi ama bence çok daha önemli bir husus, Tayyip Erdoğan sağ popülist bir siyasetçi mi sorusu var. Tabii ki böyle, böyleydi; ama artık Tayyip Erdoğan popülist bile denemeyecek şekilde başarısızlığa mahkûm bir siyasetçi, kaybeden bir siyasetçi. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ı Batı’daki yükselişteki sağ popülist hareketlere benzetip ona yönelik stratejiler geliştirmek bence çok akıl kârı değil; Tayyip Erdoğan yükselen değil; düşüşte olan bir siyasetçi, çok ciddi, bariz bir düşüşte olan bir siyasetçi ve şu seçim kampanyasında bunu çok net bir şekilde görüyoruz, her gün görüyoruz — sadece gaflarla değil, ele aldığı konularla görüyoruz, sloganlarla görüyoruz, verdiği mesajlarla görüyoruz. Örneğin Dünya Kupası maçlarının aralarında TRT’de sürekli AKP’nin ve Erdoğan’ın reklamları dönüyor; orada baktığınız zaman, Erdoğan’dan başka bir motifi olmayan, kasvetli, ileriye değil daha çok geriye referanslı bir hüzün dolu, öfke dolu, tehdit mesajlarıyla dolu reklam filmleri görüyorsunuz. Yani bir zamanların AKP’sinde olduğu gibi ileriye dönük mesajlardan ziyade, yerinde sayan ya da tamamen Kanal İstanbul gibi ya da yerli otomobil gibi birtakım “dev projeler” ya da işte üçüncü havaalanı gibi “dev projeler”. Artık Erdoğan’ın kültürel olarak, bir medeniyet olarak, bir ideoloji ve politika olarak söylediği hiçbir şey kalmamış durumda, tüketmiş durumda. Böyle bir Erdoğan’ın karşısında çok daha farklı stratejiler geliştirilmesi gerekiyordu kanısındayım. Muharrem İnce eski Erdoğan’a yönelik bir strateji bence izliyor ve bence çok büyük bir fırsatı bu anlamda kaçırıyor.

Ekip görüntüsü vermiyor

Şimdi, öncelikle ilk mitingi Edirne’de yapması dedim, Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi dedim. O mitingde bir başka husus vardı hatırlayacaksınız; kendisiyle beraber adı geçen, CHP’de cumhurbaşkanlığı adaylığı için adı geçen Abdüllatif Şener, Yılmaz Büyükerşen ve İlhan Kesici’yle birlikte çıkmışlardı platforma ilk mitingde ve bayağı da ilgi uyandırmıştı –hem CHP içerisinde birlik mesajı hem de bir ekip görüntüsü vermişti–, ama bir daha böyle bir şey görmedik. Yani her mitingde olmasa bile, arada sırada bazılarını alarak bunu bir şekilde tekrarlayabilirdi. O ilk günde verilen mesajın sürdürülmemesi bence eksik oldu. Genellikle kendisi tek çıkıyor, bazen eşini yanında çıkarıyor; ama onun dışında ekip görüntüsü vermiyor, ona birazdan geleceğim. Diğer cumhurbaşkanı adaylarını ziyaret etmesi bu anlamda tabii ki Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi, Erdoğan’ı ve diğerlerini ziyaret etmesi bence pozitifti, artıydı. “Hepimizin Cumhurbaşkanı” sloganı bence çok isabetli bir slogan. Bu sloganla beraber CHP ilk defa, CHP’den çıkma birisi, çok daha geniş kitlelere ulaşma imkânını yakalayabilirdi. Belli bir ivme yarattığı kesin, ama belli bir yerde de tıkandığını görüyoruz, onu birazdan değerlendireceğim. CHP’nin adını ve sembollerini kullanmaması –ki bu referandum döneminde, CHP’nin yaptığı, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bir şeydi ve bayağı isabetli olmuştu– burada da bunu görüyoruz, CHP bayraklarından ziyade Türk bayrakları kendisi de zaten rozet olarak Türk bayrağı takıyor. Buradaki ısrarının isabetli olduğu, her ne kadar CHP’nin adayı olsa da –partiler-üstü bir Cumhurbaşkanı olma iddiası ne derece gerçekçi ayrı, ne derece hayata geçirebilir ayrı ama– diğer herkesin parti genel başkanı olduğu bir platformda partiler-üstü bir tutumda ısrarı bence isabetliydi.
Barışmak, paylaşmak gibi sloganları pozitif sloganlar, barışa kardeşliğe atıf yapması temel sloganlar olarak bunları dile getirmesinin de çok isabetli olduğu kanısındayım. Eğitime, teknolojiye vurgu yaparken kendi öğretmenliğini de öne çıkarttı, bunları birlikte düşündüğümüz zaman, özellikle Erdoğan karşısında çok avantajlı olduğu muhakkak, diğer adayların da bu konularda söyledikleri birtakım şeyler olmakla birlikte burada en öne çıkan aday olarak 21. yüzyılı ve ilerisine yönelik mesajlar veren, Türkiye’ye bu konuda birtakım vizyonlar sunma çabasında içerisinde olan bir Muharrem İnce, özellikle ilk günlerde çok dikkat çekti. Bir tarafta Kanal İstanbul gibi, üçüncü havaalanı gibi vs. inşaat temelli birtakım önermelerle çıkan Tayyip Erdoğan’a karşı onun bu tür teknolojiye öne çıkartan söylemlerinin çok pozitif olduğu kanısındayım.

Dindarlığının altını çizmesi olumlu

Dindarlık meselesi var. Muharrem ince kendisinin solcu ama aynı zamanda hacı –okuldaki lakabıymış– yani dindar birisi olduğunu, dindar bir aileden geldiğini, kendisinin cuma namazlarını kıldığını başından itibaren söyledi ve burada Erdoğan burada kendisini polemiğe çekmek istedi, çekti de, fotoğraflar vs.ler, fotoğraflar da yayınlandı. Her halükârda Muharrem İnce’nin dindar bir çevreden gelip kendisinin de dinle barışık, dinî bir şekilde yaşayan birisi olarak sunmasının da bence Türkiye’de olumlu olduğu kanısındayım. Bu konuda sol bazı çevrelerden gelen, bunlara girmek laikliğe aykırıdır vs. gibi şeylerin doğru olduğu kanısında değilim. Özellikle burada mesele, eğer hedef Muharrem İnce gibi bir adayın seçilebilmek için temel hedefi daha önce şu ya da bu şekilde AKP’ye ve Erdoğan’a oy vermiş seçmenin belli bir bölümünü yanına çekmek ise dindarlığını gizlemesi anlamsız olurdu. Ama eğer kendisi dindar olmayıp da kendisini dindar gibi gösteriyor olsaydı o zaman tabii ki yanlış olurdu; ama anladığım kadarıyla, gördüğüm kadarıyla bu konuda yapmacık bir şey yok. Gerçekten, anne tarafı Rizeli ve bildiğim kadarıyla benim gibi Laz bir aileden geliyor, bildiğim bir aile çevresi diyeyim, Karadeniz aile çevresi bir tarafı tabii ki, dolayısıyla çok kolay bizim oralarda da çok vardır, benim rahmetli dedem de öyleydi, mesela hacıydı ama aynı zamanda CHP’liydi, böyle çok insan vardır; bunlar dindarlıklarıyla CHP’liliklerini ya da solculuklarını çok sorunsuz bir şekilde birlikte taşıyabilen insanlardır, bu anlamda bunun abartılı olduğunu sanmıyorum.

İnce’nin düştüğü tuzak

En büyük artılarından birisi Erdoğan’ı sık sık, her vesileyle eğitim, ekonomi gibi konularda tartışmaya çağırması. Erdoğan da bunların hepsinden kaçtı biliyorsunuz, “Benim sırtımdan reyting yapmak istiyor” dedi — ki reyting hesabına bakılırsa reytingi olanın Muharrem İnce, reytingi düşük olanın Erdoğan olduğunu da biliyoruz. Yalnız burada, işte bu noktada –eleştirilerime başlayabilirim– televizyonda eğitim, ekonomi gibi tartışmak için çağırdığı Erdoğan’la miting meydanlarında daha kişisel meseleler üzerinden tartışmalara girdi, detayları biliyorsunuz mesela bir FETÖ meselesi, Amerika’ya başvuru meselesi ya da diploma meselesi ya da oğlunun zamanında karıştığı ölümlü trafik kazası gibi hususlarda polemiklerin içerisine girdi ve bu polemiklerin baştan beri yanlış olduğu kanısındaydım; hâlâ onun çok yanlış olduğunu düşünüyorum ve gördüğüm kadarıyla kendisi ve yakın çevresi ve ona güvenen insanlar, bunun doğru olduğunu, hatta en doğru yönün bu olduğunu düşünüyorlar, bence en temel yanlış burada yapılıyor bahsettiğim tuzak da buydu.
Çünkü Erdoğan’ın artık Türkiye’de hiçbir rakibiyle ekonomi tartışabilecek, iç politika tartışabilecek bir rakibi yok; hatta iç siyaset tartışabilecek bir durumu da yok. Vereceği her vaat aslında kendisini tekzip etmek olan bir siyasetçi, en son OHAL’i kaldırma meselesinde olduğu gibi ya da daha önce CHP’nin dile getirdiği ama kendisinin bunun kaynağı nerede diyerek reddettiği, dalga geçtiği, emekliye ikramiye gibi şeyleri seçim öncesi hayata geçirmiş olması gibi. Zaten Erdoğan’ın özellikle AKP döneminde ilk kez bir seçimde bu kadar yoğun bir şekilde seçim ekonomisine başvurmuş olması bile başlı başına ne kadar zor bir durumda olduğunu gösteriyor. Bir diğer husus zaten belli: MHP gibi aslında kendisiyle çok ciddi bir şekilde doku uyuşmazlığı olan bir partiyle kader birliği etmiş olması da zaten bir başka husustu. Bütün bunların olduğu bir yerde ekonomi, kültür, sanat ya da eğitim konuşulacak bir yerde, olayın kişiselleştirilmesi bence yanlıştı, yanlış olmaya devam ediyor. Bu tür üsluplar çok seyirci toplayabiliyor, insanların gönlünü hoş edebiliyor — sosyal medyada buna tanık oluyoruz; hani lafı iyi, taşı gediğine sokmak vs. isabetli laflar etmek, köşeye sıkıştırmak; ama burada Türkiye gibi koca bir ülkenin yönetimi ve tek adam yönetimi söz konusu. Böyle bir sistem oluşmuş, böyle bir meseleyi tartışıyoruz. Dolayısıyla burada çok ciddi bir hatanın yapıldığı kanısındayım ve bunda ısrarlıyım.

Erdoğan kaybederse biz de kaybedeceğiz duygusu

Şöyle bir not almıştım yayından önce, dün aldığım bir notu okuyacağım sonra başka bir alıntı yapacağım: İnce’nin Erdoğan’ı hedef alması, yakın zamana kadar kendilerini Erdoğan’la özdeşleştirmiş seçmende, yani Reis’e inanan seçmende İnce kazanırsa kendi kazanımlarının da ellerinden alınacağı duygusunun güçlenmesine yol açıyor. Yani Erdoğan kaybederse biz de kaybedeceğiz duygusu ve İnce’nin Erdoğan’a karşı kişisel olarak bu kadar sert olmasının, kendilerine karşı da sert olacağı duygusu. Bugün arkadaşım Kemal Can, Duvar’da çok güzel bir yazı yazdı, “Umudun kışkırttığı endişe” diye, tam burada aynı şeyleri düşünmüşüz — ki bu Kemal ve benim için çok şaşırtıcı bir husus değil; her ne kadar o, İnce’nin Erdoğan’la polemiği konusuna daha pozitif baksa ve benim eleştirelliğimden uzak olsa da, o da bu yazıda, “Ne olacak bu AKP’liler?” diye bir ara-başlığın altında aynı hususu sormuş, dile getirmiş. Diyor ki “AKP iktidarını destekleyen kalabalıkların başka bir Türkiye umudundan duyduğu endişeler”. Başka bir Türkiye’den kasıt tabii ki Muharrem İnce’nin kazanması.
Bu endişeler meselesi seçimin sonrasındaki bir sorun olmaktan önce, seçimin sonucunu da belirleyecek dinamiklerden birisi olacak. Yani bu endişelerle Erdoğan’ın etrafında bir kenetlenme yaşanabilir diyor. Ben de aynı kanıdayım. Ve ben ilk andan itibaren bu polemik meselesini gündeme getirdiğim, kendi açımdan dile getirdiğim andan itibaren bunun üretici olmaktan çok sorun çıkartıcı bir strateji olacağını, o kitleleri Erdoğan’dan uzaklaştırmak yerine ona daha da yaklaştırma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyordum. Benzer bir şeyi Kemal de dile getirmiş.
Çok basitleştirirsek, Tayyip Erdoğan’a oy vermiş insanların “Yahu bunun aslında üniversite diploması da yokmuş” deyip ona oy vermekten vazgeçeceğini beklemek bana çok gerçekçi gelmiyor. Ya da bu tür diploma vs. gibi laf yetiştirme tartışmalarında Muharrem İnce’nin daha baskın çıkıyor görüntüsünden de etkileneceklerini çok fazla zannetmiyorum. Şöyle not almışım: Erdoğan ekonomi, demokrasi, insan hakları, dış politika gibi konulardan haz etmediği için, buralarda söyleyecek lafı kalmadığı için, bu polemikleri teşvik ediyor ve baktığımız zaman bence çok basit bir husus var. Daha önce de söylemiştim, tekrar söyleyeceğim. Muharrem İnce’nin Erdoğan’dan “Sen” diye bahsetmesi, bir kere çok ciddi bir stratejik hata bence. Recep diye bahsediyor, Recep Bey diye bahsediyor. Bay Muharrem, Recep Bey şeklinde giden bir atışma var. Bu atışma miting meydanlarında yapılan video gösterileri. Herkes karşı tarafın videolarını göstererek onu teşhir ediyor, yani kendince. Şimdi Erdoğan’ın böyle bir yola düşmesini anlarım. Çünkü Erdoğan’ın artık söyleyecek çok fazla bir şeyi yok. Aslında bu rakibini kendi mitingine toplanmış binlerce insanın karşısında rakibini göstermek aslında o rakibin propagandasını yapmaktır. Bence çok ciddi bir stratejik yanlıştır. Ama Erdoğan bu tür yanlışlar yapmaya mecbur; çünkü doğrusu elinde kalmamış, gidebilecek yörüngesi büyük ölçüde kalmamış bir siyasetçiden bahsediyoruz. Ama Muharrem İnce, yükselişte olma iddiasındaki bir siyasetçi olarak bu hataya, rakibinin propagandasını yapma yoluna gitmesi bence yadırganacak bir tutum.

Seçmeni ikna etmek

Çok uzatmak istemiyorum. Ancak bir başka arkadaşıma referans vermek istiyorum, Tanıl Bora. O da Kemal’le beraber ortak bir arkadaşımız. Birikim’de internet sitesinde hitabet üzerine çok keyifli, yine keyifli yazılarından birisini yazmış. Bu Muharrem İnce’nin, Tayyip Erdoğan’ın hitabeti meselesini, kim daha iyi hatip meselesini ele almış. Tarihten örnekler vermiş. Ve orada Selahattin Demirtaş vurgusu çok önemli. “Selahattin Demirtaş’ın her şeye her şeye her şeye rağmen, her yola başvurarak, hikâye yazarak, selam göndererek cezaevinden, mektup yazarak, ketıl’la konuşmaya devam etme iradesi, her şeyden önce hitabetin ilksel, özsel, temel demokratik anlamının ifadesidir ve başlı başına bunun için kıymetlidir” diyor. Şimdi Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde nasıl bir izolasyonda olduğunu, buna rağmen aday olduğunu biliyoruz. Yolladığı mesajlar, bize de yaptığı gibi yazılı sorulara verdiği cevaplar ya da telefonla evinde düzenlediği mitingler gibi şeylerle kendini ifade etmeye çalışıyor. En son TRT’deki konuşmasının ilk bölümü yayınlandı. O dar alanda bile hâlâ sözün bir anlamı olduğunu bize gösterebiliyor.
Bunu şundan söylüyorum: Şöyle bir mantık yürütülüyor, Tayyip Erdoğan’ın dilinden ancak Muharrem İnce gibi birisi anlar. Yani Türkiye bu dile mahkûmmuş gibi bir kabulleniş var. Ama Tanıl’ın da vurguladığı gibi, Demirtaş tipi siyaset de mümkün, Demirtaş tipi konuşmak da mümkün. Tabii ki Demirtaş’ın seçmen kitlesi belli bir sınırda olduğu için, onun cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’ı yenmesi aritmetik olarak mümkün değil. Ancak başka bir şeyin mümkün olduğunu gösteriyor. Bir diğer husus da şu: Soruldu, konuşulduğu zaman, insanlarla tartıştığınız zaman –ki son dönemde benim başıma bu çok geliyor–, çok kişi bana kızıyor bu eleştirilerimden dolayı yakın çevremden. Bana sitem ediyor ve diyorlar ki: İşte, ancak bu dilden, ancak böyle anlar. Ve de bu seçmen ancak bu dilden anlar. Ben buna katılmıyorum.

Muhafazakâr seçmen irrasyonel mi?

Özellikle muhafazakâr seçmenin polemiklerden vs.’den, birtakım sloganlardan anladığı, bir nevi muhafazakâr seçmenin, AKP’ye oy vermiş seçmenin irrasyonel olduğu, aklıyla değil başka birtakım sembollerle vs.’lerle, inançlarla tercih yaptığı görüşüne kesinlikle katılmıyorum. Zaten yıllardır Türkiye’de İslamî hareketin siyasî alanda yükselmesinin en büyük sırrı bu. Genellikle o harekete, Refah Partisi’nden beri diyelim, o harekete hep bir cahillik atfedildi, bir modernlik-dışılık atfedildi ve olsa olsa şu olur, olsa olsa şu olur dendi. Ve Türkiye’nin geldiği nokta burada. Genellikle oraya irrasyonellik atfedildiği için o çevreler ya dışlandı ya da önemsenmedi, kazanılmaya çalışılmadı, özellikle sol tarafından. Kendini solda gören birisi olarak, bu benim kişisel de bir derdim olduğu için böyle söylüyorum, böyle bakıldı. Halbuki rasyonalite anlamında baktığımız zaman, kentli orta laik seçmenden daha az rasyonel oldukları söylenemez. Hatta kimi durumda daha fazla rasyonel oldukları söylenebilir. Dolayısıyla burada bu kesimlerin oyu alınmak isteniyorsa –ki isteniyor, onların oyu olmadan bir şeylerin değişmesi mümkün değil, bir kısmının çekilmesi gerekiyor–, o zaman bu kesimlere karşı rasyonel bir dille gitmek gerekiyor. Tanıl’ın yazısında söylediği gibi, hitabetin temel amacının bir anlamda ikna olması, müzakere ve ikna olması, ama iknayı hedeflemesi gerekiyor. İknada hedefinizin kitleler olması gerekiyor, rakibiniz değil. Rakibiniz hiçbir zaman size, “Sen haklısın, ben şunu yanlış yaptım” demeyecek. Ya da rakibinize vurarak kitleleri ikna edeceğinizi sanıyorsanız, o anlamda da yanılıyorsunuz bence. Önemli olan doğrudan o kitlelere yönelik bir şeyler söyleyebilmek lazım. O kitlelere yönelik bir şeyler söylerken de onları –özellikle burada Kemal’in yazısına tekrar referans verecek olursak–, Türkiye’de dindarların, muhafazakâr kesimin, son 15 yılda –aslında evveliyatı var, ama son 15 yılda iyice netleşen– sistemin merkezine taşınması ve bundan dolayı yaşadıkları rahatlama hissi var. O rahatlama hissini rahatsızlığa çevirdiğiniz zaman, o kişileri kazanma imkânınız olmuyor. Buradaki mesele, bu konuda Muharrem İnce’nin hiçbir şey söylemediğini söylemiyorum. Çok söylüyor, özellikle başörtüsü meselesinde ve başka hususlarda söylüyor. Ancak Erdoğan’la olan polemiklerinin, kapışmalarının bütün bu söylediklerinin üstünü örttüğünü düşünüyorum.
Bakıyorsunuz, bir yerde bir televizyona çıkıyor, bir yerde konuşma yapıyor ya da mitingde konuşma yapıyor. Yüz şey söylüyorsa, başlık olarak ki Muharrem İnce’ye destek verenler de bunu yapıyor, başlık olarak Erdoğan’ı en fazla rahatsız ettiği varsayılan yerlerden başlıklar çıkartılıyor. Bir diğer husus, Erdoğan çok net bir şekilde artık olayı iyice Bay Muharrem üzerinden kişiselleştiriyor. Yıllar önceki sigorta çalışanlarının sigortasını ödemediği için cezaya çarptırılması gibi abes şeylere kadar işi dökmüş durumda. Böyle bir şey yaptığı zaman Erdoğan’ın elinin altında onlarca televizyon kanalı, gazete vs. var. Ve bunla tam bir dezenformasyon ve manipülasyonla rakibini zor durumda bırakmak istiyor. Bununla mücadele etmesinin zaten hiçbir şekilde imkânı yok. Çünkü o kanallar, o yerler Erdoğan’ın bu sözlerini söylüyor, ama Muharrem İnce’nin yalanlamasını, itirazını hiçbir şekilde dile getirmiyorlar. Demek ki bu yapılabilecek bir mücadele değil. Sürdürülebilecek bir mücadele değil. Dolayısıyla daha Erdoğan’ın girmek istemediği, istemeyeceği alanlar üzerinden yürümesi gerekiyordu. Şu âna kadar bunları yapmış olmakla beraber, polemiklerin daha fazla öne çıkması nedeniyle birçok sayıda fırsatın tepilmiş olduğunu, insanların bir şekilde Erdoğan’ın etrafında kenetlenmesini teşvik etmiş olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bunlar kolay ölçülebilecek şeyler değil. Bakıyorsunuz, kamuoyu araştırmaları da, hepsi birbirinden farklı şeyler söylüyorlar. Ama özellikle İslamî, muhafazakâr camia üzerindeki gazetecilik, o konularda yaptığım gazetecilik deneyimlerimden hareketle şunu söyleyebilirim ki, bu tür yaklaşım Erdoğan’a vurarak muhafazakârların bir kısmını yanına çekme perspektifi bence çok akıl kârı bir perspektif değil.

Erdoğan tek adam. Karşısına bir kolektif akıl koymak gerek

Bir diğer husus, aslında çok şey var söylenecek, bayağı da uzattığımın farkındayım ama, mesela televizyonlara çıktığında birtakım onu köşeye sıkıştırmak isteyen, hükümete yakın diyelim en azından, en yumuşak ifadeyle, yakın gazetecilerin karşısına Muharrem İnce iyi bir performans gösterdi. Ancak unutmayalım ki o hükümete yakın bilinenlerin hiçbirisi aslında Erdoğan’ın gerçek seçmenini temsil etmiyor. Bunların hemen hemen hepsi devşirme isimler, sonradan trene binmiş isimler. Yarın Muharrem İnce kazanırsa büyük bir ihtimalle ona çark edecek isimler. Buradaki gerçek tartışmayı tam olarak yapabilmiş olduğunu söyleyemem. Onu özellikle vurgulamak istiyorum. Bir not da, onu söylemesem olmaz. Şu ya da bu şekilde, ne olursa olsun, “kaşar” lafını gazeteciler için kullandı. Kimler için kullandıklarını tahmin edebiliyoruz, biliyoruz. Ama yine de bu tür üslûpların hiçbir zaman doğru olmadığını söylemek lazım. Bugün Ragıp Duran’ın çevirdiği bir yazı okudum gazetecilik üzerine, bir Fransız gazetecinin yazdığı. Şöyle bir cümle vardı yanlış hatırlamıyorsam: Bugün medyaya yüklenmek çarmıhtaki İsa’yı eleştirmek gibi bir şeydir. Tabii ki medyanın çok günahı var vs. Var ama esas olarak mesele bu tür aşağılayıcı kavramları özellikle siyasetçilerin kullanmaması gerekiyor. Çünkü bir şekilde, yani bunları başkalarına bırakmak lazım. Bu tür üslûpları, bu tür terimleri, bu tür artık trollük olarak adlandırılabilecek yaklaşımları başkalarına bırakmak lazım.
Yeni bir Türkiye, sahici bir Türkiye, ayakları üzerinde duran bir Türkiye iddiası varsa –ki var ve insanlar onun için Muharrem İnce’ye destek veriyorlar, destek vermek istiyorlar–; dolayısıyla birtakım ilkelerden, birtakım üslûplardan şaşmamak gerekiyor. Son olarak hep bana soruluyor, peki ne yapması lazım? Çok basit aslında. Benimki bir akıl verme falan değil, tamamen analitik olarak kendimce bir şeyler söylüyorum. En önemlisi bence polemiklere itibar etmemek. Bir diğeri, geçmişe değil, bugüne ve yarına referans vermek. Bir başkası –ki burada çok fazla değinemedim, kısaca değindim–, bir ekiple ortaya çıkmak. Çünkü Erdoğan tek adam. Karşısına bir kolektif akıl koymak gerekiyor. Yani tek adama karşı kolektif akıl. Bunu yapabilmek gerekiyor. Genellikle ikinci tura ertelediğini söylüyordu Muharrem İnce. Bence çok akıl kârı değildi orada. Bence ilk turdan yanına ekonomiden, dış siyasetten vs. anladığını bildiğimiz birtakım insanlarla çıksaydı bence çok etkili olurdu. Bu anlamda bir örnek vereyim: Geçenlerde tesadüfen eski bir diplomatla karşılaştım. Sevdiğim birisi, bilinen de birisi; ama ismini vermeyeceğim çünkü kendisinden izin almadım. Bana Muharrem İnce ekibinde yer aldığını söyledi. Çok şaşırdım açıkçası ve dedim ki kendi kendime, keşke onu bir gün otobüse ya da neyse artık o şeye, platforma çıkarsaydı ve onun üzerine konuşsaydı insanlar. Bayağı bir ilgi çekerdi. Belli ki bu tür insanlarla çalışıyor, ama nedense o insanları göstermiyor. Sonraya saklıyor. Böyle bir karar vermiş. Bence bu karar çok doğru bir karar değil. Son olarak da şunu söylüyorum: Bu tür hayatî bir seçimde, eğer Türkiye’nin daha iyi bir ülke olmasını istiyorsak, en çok kaçınmamız gereken birbirimize gaz vermektir ve gaza gelmektir. Bu konuda olabildiğine dikkatli olmak gerekiyor. Eleştirel olmak gerekiyor. Her şey toz pembe ve bunu bozmayalım yaklaşımıyla hareket edenler olabilir. Ama bunların nasıl söyleyeyim, bir katkısı olacağını, Türkiye’de demokrasiye, çoğulculuğa katkısı olacağını sanmıyorum. Eleştirel akıl herkese, her zaman, her koşulda lazım. Bugün bunun zamanı değil, şu gün bunun zamanı değil gibi yaklaşımlar bir başka tutuculuğu, bir başka muhafazakârlığı beraberinde getirir. Bu anlamda çok ciddi bir fırsat yakalamış olan Muharrem İnce’nin ikinci tura kalma durumunda –Erdoğan’ın karşısına onun çıkacağı kesinleşmiş durumda anlaşıldığı kadarıyla– en azından şu ekibinin üyelerini ikinci turda gösterirse 15 günde bir şeyleri daha fazla değiştirebileceği kanısındayım.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus