Ne siyasal İslam kazandı, ne demokrasi kaybetti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba iyi günler. Bugün, Cumhuriyet yazarı Aydın Engin’in seçim sonuçlarının açıklanmasından hemen sonra yazdığı yazıdan referansla bir yayın yapmak istiyorum. O yazı, “Siyasal İslam kazandı, demokrasi kaybetti” başlığıyla çıkmıştı. Ben de tam tersini düşünüyorum; zaten başlık olarak da bunu verdim: Ne siyasal İslam kazandı ne de demokrasi kaybetti. Neden böyle düşündüğümü anlatmak istiyorum: Öncelikle Aydın abinin bu yazıyı biraz moral bozukluğuyla yazdığı anlaşılıyor. Aslında o moral bozukluğu, bu sefer bir şeylerin değişebileceği duygusuna sahip olan birçok kişide vardı gecenin o saatlerinde — belli ki o gece yazılmış bir yazı ve daha sonra daha serinkanlı düşünüldüğü zaman belki o kadar da sert, vurgulu olmayabilir görüşleri. Bilemiyorum, kendisiyle görüşme imkânım olmadı; ama onun burada dile getirdiği “Siyasal İslam kazandı, demokrasi kaybetti” vurgusunun muhalefet cephesinde çok yaygın bir şekilde benimsendiğini, hatta yurtdışında da Türkiye’yi takip eden çevrelerin bazılarında, medyasında da benimsendiğini söylemek mümkün.

Erdoğan artık İslamcı olarak tanımlanabilir mi?

“Siyasal İslam kazandı, demokrasi kaybetti” önermelerinin ilkiyle başlamak istiyorum: Ortada siyasal İslam’ın bir kazancı falan yok. Aydın Engin’in söylediği gibi siyasal İslam çok yönlü ve derinliği olan bir kavram, tümüyle demokrasiyle çelişkili, “Türkiye Reis’te, yani Erdoğan’da sözcüsü ve imamını buldu” diyor Aydın Engin, “Türkiye’de siyasal İslam, küresel sermayeyle tam bir bütünleşme içinde” diye de devam ediyor. Bu çokça benimsenen önermelerin birçok açıdan eksik ve yanlış olduğu kanısındayım. Özellikle siyasal İslam’ın ya da Türkiye’de AKP’nin ve Erdoğan’ın küresel sermayeyle tam anlamıyla bütünleşmiş olduğu önermesi özellikle son dönemde çok ciddi bir şekilde tartışılıyor. Bu noktada Profesör İlhan Uzgel’in yazdığı yazılara dikkatini çekmek isterim; kendisiyle burada arkadaşlarımız yayın yaparak görüşlerini açmasına imkân sağlamışlardı. Özellikle Trump’ın İsrail’le beraber oluşturmaya başladığı İran karşıtı yeni Ortadoğu perspektifinde Türkiye’nin işinin hiç de kolay olmadığı, sadece Türkiye’nin değil; İslamî hareketlerin hemen hemen hiçbirinin şansının çok fazla olmadığı önermesini hatırlatmak lazım.
Ama onun ötesinde çok daha farklı bir husus var: Bir, Tayyip Erdoğan artık İslamcı olarak tanımlanabilir mi? İkincisi, Tayyip Erdoğan bu seçimden kazançlı mı çıktı? Yani bu seçimin kazananı Tayyip Erdoğan mı? Sanmıyorum, Erdoğan bir kere artık İslamcı olarak tanımlanabilecek biri değil. Tabii ki dindar kimliği var, tabii ki İslamcılıktan geliyor; ama Erdoğan’ın Türkiye’de özellikle son dört-beş yıldır hayata geçirdiği olaya dünyanın her yerinde “otoriterlik” deniyor, ya da İngilizce deyimiyle “illiberal demokrasi”, özgürlükçü olmayan, liberal olmayan demokrasi deniyor. Dolayısıyla Erdoğan, dünya medyasında da benzetilirken dünyadaki diğer İslamî hareketlere değil de Putin’e, Macaristan’ı yönetenlere, Polonya’yı yönetenlere benzetiliyor; hatta bir anlamda Trump’a benzetiliyor. Türkiye’deki hareket daha çok dünyadaki, Batı’da yükselişte olan sağ popüler hareketlerle, popülist hareketlerle benzerlik içerisinde yer alıyor. Yani Tayyip Erdoğan olgusunu artık siyasal İslamcılık bağlamının dışında bir yere taşımakta yarar var. Bu onun İslamcı argümanları kullanmadığı anlamına gelmiyor; ama Türkiye’de şu anda yaşanan olayın, Tayyip Erdoğan’ın yaşadığı olayın, yaşattığı olayın bir İslamcılık olduğunu söylemek mümkün değil. Bu anlamda siyasî İslam’ın bir kazancı da söz konusu değil. Siyasî İslam’ın kazancının olmamasının karşı tarafta da çarpıcı bir örneği, İslamcılığı hâlâ eski pür haliyle savunmaya çalışan SP’nin tam bir hüsrana uğramasıdır.

Güçlü çıkan milliyetçilik

Bu seçimden bir ideoloji güçlü çıktıysa, kazançlı çıktıysa, kesinlikle milliyetçiliktir, bu da MHP. Bu seçimin ilk kazananı –tek kazananı olmasa bile– MHP. Dolayısıyla MHP’yi ikincil derecede geriye atıp, Erdoğan’ın kazançlı çıktığını söylemek ve dolayısıyla buradan hareketle de siyasal İslam’ın kazandığını söylemek bence doğru değil. MHP bu kazancıyla aslında son seçimdeki oylarını korudu; yani 1 Kasım seçimlerindeki oylarını korudu. 7 Haziran’da çok gerileme yaşamıştı, ama bugün 1 Kasım’daki oylarını korudu ve bu herkesi –ben dahil olmak üzere– birçok kesimi çok ciddi bir şekilde şaşırttı. Bunun birinci nedeni İYİ Parti’nin MHP’nin oylarını alma potansiyeliydi — ki İYİ Parti yüzde 10 diye tanımlanabilecek bir oy oranına ulaştı, buna rağmen MHP yüzde 11 aldı, yani eski oranını korudu. Dolayısıyla burada bir sürpriz varsa, bir öngörülemeyen husus varsa, bu seçimde öncelikle MHP’dir ve bu anlamda da MHP ve Devlet Bahçeli gerçekten hepimizi şaşırtacak ve mahcup edecek şekilde –ki bu noktada kendimi de bu listeye kesinlikle koyarım– sonuçlandırmıştır. Dolayısıyla burada siyasal İslam’ın bir kazancı yok.
Bu MHP’nin nasıl olup da oylarını korduğu ve kilit bir parti haline geldiği üzerine çok ciddi düşünmek lazım, çok ciddi bunu analiz etmeye çalışmak lazım ve bunun Türkiye’de neye denk geldiğini anlamaya çalışmak lazım. Belli ki 1 Kasım’da AKP’ye oy veren çok sayıda kişi, bu seçimde MHP’ye yönelmiş. Cumhuriyet gazetesi seçim öncesinde bunu “Ak Kurtlar” olarak tanımlayan iki ayrı haber analiz yapmıştı, biz de burada değerlendirmeye almıştık; ama açıkçası çok da net değildi oradaki durum, bir önermeydi ve o önerme gerçekten doğru çıkmış oluyor. Dolayısıyla burada İslamcılığın bir kazancından ziyade, milliyetçiliğin tekrardan güçlü bir şekilde kendini siyaset sahnesinde göstermesi olduğunu görmek lazım. Buna tabii ki İYİ Parti’yi de ekleyerek ve tabii ki AKP’nin son dönemde artık tamamen Türk milliyetçisi bir üslubu benimsediğini ekleyerek… Dolayısıyla kazançlı çıkan bir şey varsa o da milliyetçiliktir.

Erdoğan seçildi ama kazanmadı

Erdoğan kazandı mı? Kesinlikle kazandığını sanmıyorum. Seçildi, tamam; ama bakıldığı zaman, bir kere AKP çok ciddi bir oy kaybına uğradı; önemli yerlerde önemli oy kaybına uğradı, milletvekili sayısı azaldı, çoğunluğu tek başına sağlayamıyor. Baktığımız zaman: 295 milletvekili var, çoğunluğa ne zaman ihtiyacı olacak o ayrı husus; ama çok ciddi bir şekilde MHP’ye bağımlı halde, tersi düşünülürken, MHP AKP’ye bağımlı derken, şu anda gördüğümüz kadarıyla net bir şekilde AKP’nin MHP’ye bağımlı olduğu gözüküyor. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin de aynı şekilde MHP oyları sayesinde olduğu çok açık. Eğer MHP kendi adayını çıkartmış olsaydı, seçim kesinlikle ikinci tura kalıyordu. Burada ilginç bir olayla karşı karşıyayız: İki tane ittifak var; bu ittifaktan bir tanesi tek adayla çıktı, diğeri çok adayla çıktı. Tek adayla çıkan ittifak adayını seçtirdi, diğer taraf da eğer tek adayla çıksaydı, mesela Muharrem İnce aday olup ya da Meral Akşener aday olup çıkarmasalardı ne olurdu? Tabii ki seçilemezdi ilk turda; ama şunu unutmamak lazım, çok ilginçtir, Millet İttifakı seçimin son gününe kadar hiç birlikte fotoğraf vermedi, bunu özellikle vurgulamak lazım. Ne milletvekili seçimleri için ne de cumhurbaşkanlığı için aynı anda biz mesela Muharrem İnce’yi Temel Karamollaoğlu’nu ve Meral Akşener’i görmedik. Bunu kimse önermedi mi? Sanmıyorum, birileri muhakkak önermiştir; ama birileri de belli ki bunun iyi bir öneri olmadığını düşünmüş ve kabul etmemiştir. Bu, seçimin bence çok garipliklerinden birisi olarak bunu bir şekilde not düşmek lazım.
Erdoğan kazandı mı? Tabii ki seçildi ve Türkiye’nin ilk seçilmiş başkanı oldu, bu tabii ki başarıdır; ama bu başarı Erdoğan’ın giderek derinleşen krizini görmemize engel olmamalı. Bu kriz zaten bu seçim sonuçlarında çok açık bir şekilde kendini gösterdi, oyları düşüyor, MHP olmadan kazanamıyor. Düne kadar tek başına kazanabilen bir parti şimdi artık bir başka partiye ve kendi tezlerinden aslında çok da uzakta olan bir partiyle beraber hareket etmek, koalisyon yapmak zorunda ve MHP kendini yaklaştırmak yerine kendisi ona yaklaşıyor, böyle bir mecburiyette. Sonuçta burada Erdoğan’ın geçmişte Fethullahçılarla yaptığı ittifaktan daha ciddi bir ittifakla karşı karşıya olabiliriz; çünkü sonuçta Türkiye’nin çok köklü bir hareketi, ülkücü hareketle kurulan bir koalisyon var. Bu koalisyon nasıl yaşanacak, nasıl şekillenecek, detayları ne olacak? Bunu şu anda bilmiyoruz, ancak hiç de burada gözüken, bu seçim sonuçlarının bize gösterdiği Bahçeli’nin sadece parti iktidarını korumak için Erdoğan’la işbirliği yaptığı yolundaki önermelerin –ki bu benim de çok sık düşündüğüm ve dile getirdiğim bir husustu– hepsinin geçersiz olduğu görülüyor. Belki o tarihte temel motivasyonu buydu; ama zamanla, geçen süre içerisinde gerçekten MHP bu olaya damgasını basmış oldu ve önümüzdeki süreçte de pekâlâ etkili olacaktır; çünkü şu seçim sonuçları bize gücü azalmış bir AKP ve Erdoğan ile, her ne kadar oy oranı aynı olsa da gücünü artırmış bir MHP gösteriyor. Birçok kişi benim seçim sürecinde dile getirdiğim Erdoğan’ın krizi, Erdoğan’ın çaresizliği gibi argümanlarımın seçim sonuçlarıyla tekzip edildiği kanısında. Ben bu kanıda değilim. Bunu dile getirdim, daha önce de dile getirdim. Zaten şunu özellikle vurgulamıştım, onu tekrar söyleyeyim: Şu anda Erdoğan bu seçimden çok kırılgan bir şekilde giriyor ve rakiplerinin önünde çok ciddi fırsatlar var. Bu fırsatlardan MHP çok iyi istifa etmiş, bunu görüyoruz. Ama diğer muhalefet cephesi yani Millet İttifakı bundan yararlanamamış ve özellikle de Muharrem İnce buradan hiç nasiplenememiş. Baktığımız zaman Cumhur İttifakı’nın aldığı toplam oyla, 53,67, Erdoğan’ın aldığı oy, 52,59 arasında bir puanlık bir fark var. Ancak bu kadar alabilmiş. Ama şunu biliyoruz ki Erdoğan’ın güçsüzleşmesinden, Erdoğan’ın krizinden MHP istifade etmeyi bildi. Demek ki başkaları da yapabilirmiş. Elli günde bu yapılabilir miydi, nasıl yapılırdı? Bunların hepsi tabii önemli sorular. Ama birileri eğer bir şeye talipse, seçilmeye talipse, elli gün olduğunu herkes biliyor, zor olduğunu herkes biliyor, ama talipse, artık hiçbir mazeret üretmeye hakkı kalmıyor. O zaman kalkıp bu talipliğini yerine getirmesi lazım.

İkinci tura kalamamanın esas sorumlusu İnce’dir

Buradaki sorun, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura bile kalmamasındaki sorun, muhalefet adaylarının, yani diğer adayların, Selahattin Demirtaş’ın ve Meral Akşener’in ve Temel Karamollaoğlu’nun –Temel Karamollaoğlu değil de esas olarak Selahattin Demirtaş ve Meral Akşener’in– yüzde 10 ve üstüne çıkamamış olmaları değil. Buradaki esas sorun Muharrem İnce’nin onlardan oy alabilen, yani normalde HDP ve İYİ Parti’ye oy veren seçmenin cumhurbaşkanlığında oyunu alabilen Muharrem İnce’nin, AKP-MHP koalisyonundaki insanların bir kesimini, bir bölümünü, baktığımız zaman 2-3 puanlık bir bölümünü çekememesidir. Bunun sorumlusu da esas olarak Akşener ve Demirtaş değil; esas olarak bunun sorumlusu kendisidir. Ama dünkü basın toplantısında böyle bir sorumluluk üstlendiğini ben şahsen görmedim. Söylediklerinden bu çıkmıyor. Bu MHP’nin performansı bize çok açık bir şekilde şunu gösterdi: Erdoğan çok kırılgan. Erdoğan artık kendini yeniden üretemiyor. Çok ciddi bir krizde. Ve bu krizi değişik şekillerle, değişik argümanlarla, değişik yöntemlerle rakipleri kendi lehlerine çevirebilirler. MHP bunu görmediğimiz şekilde yaptı. Belki sessiz kalarak yaptı, belki kendi dilini alabildiğine milliyetçileştirmesiyle MHP’nin önü gerçekten açıldı. Ama diğer partilerin bunu çok fazla yapabildiklerini görmüyoruz. İYİ Parti belli ölçülerde yapmış olabilir.

“Demokrasi kaybetti” diyerek varabileceğimiz hiçbir yer yok

Ya “Demokrasi kaybetti” önermesi? Tabii ki şu anda Türkiye’nin içine girdiği sistem, yeni sistem ve sistemin yapılanması, bunun Erdoğan-Bahçeli ittifakıyla şekillenecek olması, bunlar tabii ki Türkiye’deki demokrasi için hiç iyi şeyler değil, hiç olumlu değil. Ama buradan kalkarak Türkiye’de demokrasi kaybetti, Türkiye’de demokrasi bitti diyorsak, zaten dükkânı kapatıp gitmemiz lazım. Benim de burada hiç konuşmamam, başkalarının da, Aydın Engin’in de o yazıyı yazmaması, siyasî partilerin de varlıklarını sürdürmemesi gerekir. Türkiye’de demokrasi öyle bir seçimle iki seçimle gidecek bir şey değil. Henüz Türkiye’nin önü hâlâ açık. Bu son seçimler de bunu gösteriyor. Şu anda Muharrem İnce’nin yüzde 30 oy alabilmesi, İstanbul, Ankara, İzmir mitinglerinde insanların gösterdiği heyecan, seçim gecesi geç saate kadar sandık başlarında kendi milletvekili adayları, parti yöneticileri, cumhurbaşkanı adayları olmamasına rağmen insanların son âna kadar sandıkları koruma gayretleri de Türkiye’de demokrasiye yönelik çok ciddi bir sivil sahiplenme olduğunu bize gösteriyor. Tabii ki demokrasi yanlılarının, özgürlük yanlılarının işleri kolay değildi ve önümüzdeki dönemde çok daha zorlaşacak.
Ama demokrasi kaybetti diyerek, bu iş bitti diyerek varabileceğimiz hiçbir yer yok. Türkiye’de 24 Haziran seçimlerinde bardağın neresine baktığınızla ilgili. Sonuçlara odaklanıldığı zaman –ki sonuçlar da tek başına o kadar negatif değil–, çünkü burada çok net bir şekilde Erdoğan’ın ve AKP’nin çok ciddi bir şekilde kaybını ve krizini görüyoruz. Ama onun dışında da Türkiye’de demokrasiyi isteyen kesimlerin, özgürlüklere sahip çıkmak isteyen kesimlerin hiç de öyle kolay kolay havlu atmayacaklarını, atmaya niyetleri olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla o demokrasi yanlısı kesimlerin şevkini kırıcı değerlendirmeler yapmaktan bence uzak durmak gerekir. Türkiye’de her şeye rağmen demokrasi varlığını sürdürecek, tekrar ayağa kalkacak ve Türkiye tekrar çoğulcu demokrasiye doğru yönelecek. Bunu yapmak için de hepimizin, vatandaş olarak, gazeteci olarak hepimizin üzerine çok ciddi görevler düşüyor. Bunu yapmanın da birinci yolu serinkanlı bir şekilde seçim sonuçlarını değerlendirmek. Sadece neticenin kaba hâline bakmak değil, çok daha ayrıntılı bir şekilde bakmak. Kimin nerede neyi yanlış yaptığını, eksik yaptığını, neyin nasıl düzeltilebileceğini olabildiğince özgür bir tartışma platformunda görebilmek lazım. Bunu yapabilmenin yolu da her şeyden önce siyasî alanı, kamusal alanı, trollere, despotlara, faşistlere, her türlü ayrımcılığı temel alanlara bırakmamak, çoğulculuğu öne çıkartmak, eleştirel aklı öne çıkartmak. Kimsenin peşinden gözü kapalı gitmemek, sorgulamak. Bütün bunları yapmak gerekiyor. İlginç bir şekilde Erdoğan daha seçimin gecesinde hatalarıyla yüzleşme iddiasıyla ortaya çıkıyor. Çünkü çok net, hataları var, sorunları var, eksikleri var. Seçmen çünkü kendisinden uzaklaşmaya başlamış. Şu argümanlar kesinlikle yanlış: Çok kemikleşmiş oyu var, ne yaparsanız yapın kopmuyor vs.. Bunlar kesinlikle gerçek değil. 7 Haziran bunu bize göstermişti. Bu seçim bize bunu gösteriyor. Referandum bunu bize gösteriyor. Böyle bir kemikleşmiş oy kesinlikle dönmez, bu insanlar irrasyonel, Erdoğan’ın peşinden giderler falan… bunların hiçbir gerçekliği yok. Pekâlâ rasyoneller. İrrasyonel olanlar ise, o insanların, o seçmenin, Cumhur İttifakı’na oy vermiş seçmenin rasyonalitelerini anlamaya yanaşmayanlar, oradaki arayışlarla yüzleşmeye yanaşmayanlardır. Artık seçimi kazananları suçlama dönemini bırakmak, seçimi kaybedenlerin kendi kendilerine özeleştiri yapma dönemlerini başlatmamız gerekiyor. Bu zor bir şey, farkındayım. Ama biraz daha zaman geçtikçe herhalde bunu yapma imkânı olacaktır. Tekrar söylüyorum: Önümüzde çok zor bir dönem var. Türkiye’yi daha zor günler bekliyor, burası muhakkak. Ama demokrasi kaybetti diyerek havlu atmanın hiçbirimize bir hayrı yok. Hele siyasal İslam kazandı diye çoktan Türkiye’de iflas etmiş olan bir yapılanmayı tekrardan Türkiye’nin en önemli sorunuymuş gibi göstermeye çalışmak da bana hiç gerçekçi gelmiyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus