Dik duramadan diklenmek

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bugün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok kullandığı bir deyişten hareketle bir yayın yapmak istiyorum. O, birçok konuda kendi siyaset üslubunu özetlerken “diklenmeden dik durmak” olarak özetliyor. Bu aslında çok iyi bir tabir ama baktığımız zaman özellikle dış politikada tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Burada diklenmeler yaşanıyor ama daha sonra gelen cevaplar üzerine o politikada ısrar edilemiyor. Bu, öteden beri yaşanan bir olay aslında, Suriye politikası bunun en bariz örneği. İlk aşamada Suriye’de iç savaş ilk çıktığı andan itibaren Türkiye’nin aldığı pozisyonlar, yapılan açıklamalar artık böyle unutulur gibi oldu ama birazcık arşive gidersek çok da geçmişe değil tabii ve bugün yapılan açıklamalar arasında çok büyük fark görürüz. İlk aşamada büyük oynadı, Türkiye çok iddialı çıkışlar yaptı, çok diklendi özellikle Esad rejimine ve ona destek verenlere karşı ama şu aşamada gelinen noktada bu pozisyonun çok çok uzağında hatta 180 dereceye yakın dönüşler olduğunu görüyoruz.
Rusya’yla kriz, uçak düşünme krizi bunun açık örneklerinden birisiydi. Orada da uçak düşürüldükten sonra ilk günden yapılan sert açıklamalar, çok kendinden emin açıklamalar, meydan okumalar ama ardından Rusya’nın uyguladığı yaptırımların ardından Rusya’dan özür dilenmesi ve ilişkilerin iyileştirilmesi ve önceki açıklamaların unutulmuş olması.

“Ey” diye başlayan, “sen kimsin” diye devam eden açıklamalar

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün şu anda Amerika Birleşik Devletleri’yle (ABD) yaşanan Rahip Brunson olayı da bir anlamda böyle henüz şu ana kadar Erdoğan’dan bu konuda en son yapılan yaptırım açıklamalarının ardından “kimse Türkiye’yi tehdit edemez” gibi açıklama yapmıştı ama özellikle iki bakana getirilen mal varlıklarına el koyma -mal varlıklarının olup olmadığının bir önemi yok- önemli olan Türkiye’nin iki önemli bakanı hakkında böyle bir karar ABD’nin almış olması. Şu ana kadar herhangi bir şey yapılmadı, çok yüksek perdeden bir şey yapılmadı.
Ancak daha Brunson gözaltına alınır ve yargılanması başlarken bir iddia, bir meydan okuyuş vardı ama şimdi o meydan okuyuş yürümedi, yürümüyor bunu görüyoruz. Hollanda’yla daha önceki yaşanan bakan krizinde, bakanın Hollanda’ya sokulmaması vs. gibi olaylar üzerinden yapılan açıklamaları, oradaki meydan okuyuşları hatırlayın, “ey” diye başlayan ya da “sen kimsin” diye devam eden açıklamalar. ABD’ye karşı böyle bir şey görmedik, görecek de değiliz anlaşılan ve zaten bugün Pompeo’yla Mevlüt Çavuşoğlu’nun Singapur’daki görüşmenin ardından tarafların sorunları çözmek için çalışacakları çalışmaya devam edecekleri gibi çok yumuşak bir açıklama geldi.

Dün dündür, bugün bugündür olayı

Bunu basit bir kelime oyunu olarak tarif etmek istemiyorum, burada çok ciddi bir sorun söz konusu. Türkiye özellikle dış politikada bir dönem etkili olan bölgesel güç olma iddiası, liderlik iddiasıyla beraber çok ciddi birtakım meydan okuyuşlara yöneldi ama sonuçta şu ya da bu nedenle bu politika, tabii ki esas olarak, bu meydan okuyuşların yanlışlığı sonucunda bunların hemen hemen çoğunda geri adım atmak zorunda kaldı. Tabii bu süre içerisinde çok ciddi bedeller ödendi.
Şimdi demin sözünü ettiğim mesela Hollanda’yla olan krizin ardından da aradan geçen bir süre sonrasında Hollanda’yla artık karşılıklı bir anlaşma yoluna gidildi, bereket. O tarihteki farklı Avrupa ülkeleriyle yaşanan krizlerin büyük bir kısmı aslında iç siyasete yönelik krizlerdi ve bunlar belli bir süre sonra artık ihtiyaç kalmadıktan sonra geri çekildi. Bu tür sonuç alınamayan meydan okuyuşlar, diklenmelerin ardından atılan geri adımlar, Türkiye’de tam anlamıyla bir özgür bir medya ortamı olmadığı için, medya büyük ölçüde siyasi iktidar tarafından denetlendiği için çok gündeme gelmiyor ya da hiç gündeme gelmiyor, bunların fikri takibi yapılamıyor özellikle birtakım şeyler hatırlatılmıyor. Tam bir dün dündür, bugün bugündür olayı yaşıyoruz.

Muhalefet de benzer bir durumda

Burada yalnız başka bir husus var o da şu; muhalefetin de aslında özellikle de ana muhalefet partisinin de benzer bir tutumda olduğunu söylemek pekala mümkün. Mesela CHP’nin son dönemde yaptığı en etkili faaliyetlerden birisi Adalet Yürüyüşü’ydü, gerçekten siyasi gündemi etkiledi hatta belirleyebildi bir süreliğine ve buradaki temel argüman bence doğru bir argümandı: Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargının olmaması. Enis Berberoğlu olayından hareketle yapılmıştı ama adalet konusunda şikayeti olan her kesimin açık ya da örtülü desteğiyle bayağı etkili bir hareket olmuştu ama şimdi bakıyoruz Brunson olayından sonra CHP de iktidar partisiyle beraber aynı pozisyonu alıyor, CHP lideri de işte Amerikalı iki bakanın benzer şekilde cezalandırılması gibi abes önerilerle bu milli ve yerli koroya katılıyor, böyle bir telaş var.
Yani iktidara yönelik diklenmelerinin ki büyük ölçüde zemin olarak baktığımızda kalkış noktası olarak baktığımızda haklılık payı içeren birçok özellikle demin sözünü ettiğim adalet konusunda ama bir aşamadan sonra pozisyonunu değiştirip tamamen bambaşka bir çizgiye doğru evrilebiliyor. Mesela bu son olayda da yine HDP’ye çağrı bile yapılmamasına sesini çıkarmıyor tıpkı Yenikapı mitinginde ya da dokunulmazlıkların kaldırılmasında olduğun gibi.
Yani belli bir aşamada muhalefet çıkışı var, bir meydan okuyuş var ama daha sonra birtakım kaygılarla daha çok milliyetçi kaygılarla pozisyonunu hemen değiştirme yaklaşımı var. O anlamda CHP’nin tabii ki farklı farklı iki bağlam ama muhalefetin de etkili bir şekilde bir dik durma içerisinde olduğunu söylemek özellikle ana muhalefet partisinin söylemek mümkün değil. Olay “milli” bir olay söz konusu olduğunda bu milli olayın, sorunun ortaya çıkmasında siyasi iktidarın sorumlulukları pekala göz ardı edilebilip hemen o koroya o cepheye katılabiliyorlar.

Muharrem İnce örneği

Bu dik durma meselesinde bir başka örnek, muhalefetten bir başka örnek Muharrem İnce aslında. Onu seçim öncesinde çok dile getirmiştim biliyorsunuz, izleyenler biliyor, Erdoğan’la sürekli bir kapışma halinde bir seçim kampanyası yürüttü ki bence çok yanlıştı sürekli diklendi, “Recep Bey” diye hitap etti, onun hakkında videolar gösterdi seçim kampanyası sırasında ve doğrudan Tayyip Erdoğan’ı muhatap alarak ve ona “Recep Bey” diyerek bir kampanya yürüttü, dik bir kampanya yürüttü ve birçok kişi de onun bu diklenmesine, Erdoğan’a karşı bu diklenmesinden çok mutluluk duydu ve bu iş oluyor duygusuna kapıldı ama sonra seçim gecesini saymıyorum, seçim gecesi zaten “adam kazandı” oldu bir WhatsApp mesajıyla.
Ertesi gün yaptığı basın toplantısında seçim kampanyasında dile getirdiği “Recep Bey”in yerine “Sayın Recep Tayyip Erdoğan” ya da “Sayın Erdoğan”a dönüştü olay ve onun bu diklenmeyi sürdüremediğini net bir şekilde gördük.
Burada önemli olan sürdürülemeyecek, gerek iktidar gerek muhalefet kim olursa olsun siyaset yapan kişiler anlık birtakım göz boyamalar için anlık birtakım aldatmacalar için ya da günübirlik geçici birtakım hesaplarla böyle büyük iddialı laflar çıkışlar yapabiliyorlar ama daha sonra hayatın gerçekleri, siyasetin gerçekleri, real politik deniyor buna, uluslararası ilişkiler, dış politika söz konusu olduğunda bölgesel ilişkiler vs. Bütün bunların hepsi karşınıza çıkıyor ve sizin o diklenmeniz anında boşa düşüyor ve bu sefer de çok ciddi bir şekilde geri adımlar atmak zorunda kalıyorsunuz. Belli bir aşamada medyayı kontrol ederek bu konuların konuşulmasının önüne engel çıkartarak belli bir süre bunları engellemek mümkün olabilir ama bir yerden sonra bunlar artık çok daha fazla yönetilebilir krizler olamayacaklar.

Ekonomi diklenerek çözülür mü?

Şu anda Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da Başkan Erdoğan hâlâ konuşmasını sürdürüyor olması lazım ilk 100 günün projelerini açıklıyor, başlangıcını izledim, dinledim. Selçuklulardan başladı günümüze kadar geldi isim isim saydı. Bir hamasetle giriliyor ve büyük iddialı projeler dile getiriliyor ama bu projelerin kaynaklarının nasıl temin edileceği zaten yaşanan çok ciddi ve giderek büyüyen dış ticaret açığının nasıl kapanacağı, bu kurun sürekli yükselişinin nasıl engelleneceği konusunda büyük yaklaşımlar yok ama biz ne yapacağız?
Yarın sabah gazeteler, büyük ölçüde iktidara yakın olan gazeteler bu projelerin grafikleriyle vs. karşımıza çıkacaklar, büyük meydan okuyuşlar olarak herkesin bizi kıskandığı iddiasıyla bunları yapacağız ama daha sonra aradan zaman geçtikten sonra Türkiye’nin ekonomik sorunlarının çözülemediğini, bu tür yaklaşımlarla çözülemediği gerçeğini ki bugün zaten büyük ölçüde yaşıyoruz, göreceğiz ama onu da yine medya üzerinden başka yollarla örtmek veyahut da daha baskıcı daha otoriter bir sistemle bu tür itirazların önüne geçmek isteyecekler, böyle bir kısır döngü içerisinde gidiyoruz.
Bir keskinlik yarışıyla gidiyoruz ama hayatın gerçekleri, dünyanın gerçekleri bu tür keskin çıkışları, büyük iddiaları, büyük meydan okuyuşları mümkün kılmıyor. Türkiye şu haliyle, bugünkü haliyle kendi içerisindeki kutuplaşmasıyla, hukuk devletinden alabildiğine uzaklaşılmasıyla, temel haklar ve özgürlükler konusundaki çok ciddi sorunlarıyla bu büyük iddialı çıkışları yapabilecek bir ülke değil, ne kadar iddialı çıkışlar yaparsanız, meydan okuyuş yaparsanız o kadar büyük adım geri adım atıyorsunuz iktidarıyla muhalefetiyle ülkemizin hali maalesef böyle.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus