Turhan Çömez ile söyleşi: İngiltere’den görünen Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

 

Merhaba iyi günler. Turhan Çömez’le İngiltere’den yayın yapacağız Skype üzerinden. Turhan Bey, merhaba!

Turhan Çömez: Merhaba, iyi günler diliyorum.

Evet, 2017 Şubat sonunda yaptık sizinle yayını; ama hâlâ o videoyu izlediklerini görüyorum. Hatta son günlerde bayağı bir reyting yapmış; neden olduğunu bilmiyorum, siz mi duyurdunuz bilmiyorum ama….

Çömez: Hayır hiçbir fikrim yok, sosyal medyayla hiçbir ilgim yok.

Eyvallah! Sizinle konuştuğumuz zaman, siz 10 yıla yakın bir zaman boyunca Türkiye’ye gelmemiştiniz. Aradan yaklaşık bir buçuk yıl geçti sizinle yayın yaptığımızdan bu yana, öyle başlayalım: Geldiniz mi bu arada Türkiye’ye?

Çömez: Hayır, ben son ayrıldığımdan beri Türkiye’ye hiç dönmedim.

O geçen sefer sorduğumu tekrar başta sorayım o zaman: Dönmeme diye bir durumunuz yok herhalde? İstediğiniz zaman dönebilirsiniz.

Çömez: Hayır, dilediğim zaman dönebilirim; ama benim ortaya koyduğum net bir kriter var, yaşanan çok ağır bir zulüm var. Bu zulmün mimarları ve sorumluları yargı önünde hesap vermedikçe ve Türk halkından bana “Geri dön” diye bir talep gelmedikçe dönmeyeceğim.

Sorumlulardan kastınız? Biraz somutlaştırabilir misiniz?

Çömez: Zaten sorumluların bir kısmı, biliyorsunuz FETÖ’yle ilintili, onların tabii siyasî uzantılarının kim olduğunu, kimler olduğunu, onlarla kurulan koalisyonun ne tür bir koalisyon olduğunu millet gayet iyi biliyor. O nedenle kastettiğim, siyasî sorumlulardır.

Peki, biraz oralardan bahsedelim. Aslında İngiltere ve Türkiye’den birlikte bahsedelim. Şimdi peş peşe haberler var; birincisi, çok sayıda Türkiye vatandaşının İngiltere’ye yerleştiği ya da oradan mülk aldığı, oturum aldığı vs. bir diğeri de İngiliz turistler için özellikle son dönemde kur krizi nedeniyle Türkiye’nin cazip olduğu. Çünkü biliyoruz ki pound değer kaybediyor, ama Türk lirası karşısında kaybetmiyor. Böyle garip ve tersine bir trafik var; yani “Türkler İngiltere giderken İngilizler Türkiye’ye gidiyor” gibi –basitleştirerek söylüyorum tabii–; siz orada yaşayan birisi olarak herhalde bu olayı bizden daha fazla, daha yakından gözlüyorsunuz. Nedir olayın aslı?

Çömez: Tabii buna çok yakından tanık oluyorum. Aslında son zamanlarda Türkiye’den buraya akın etmiş sermaye ve bir anlamda sosyal sermaye de var; sosyal sermayeden kastım, insan gücü ve beyin gücü. Son iki-üç yıl içerisinde yanıma gelip staj yapan doktor sayısı 50’yi aştı ve bunların önemli bir kısmı da burada yerleşmek üzere geldiler. Bu tabii Türkiye’nin vergisiyle okumuş önemli bir bilgi birikiminin bir anlamda buraya gelmesi ve bir anlamda Türkiye’nin kaybı demek. Bahsettiğim gibi Türkiye’den son zamanlarda buraya gelip yerleşmek isteyen çok sayıda insana tanık oldum; bunların içerisinde akademisyenler var, aydınlar var, sanatçılar var ve özellikle son birkaç aydır önemli miktarda sermaye sahibinin de burada iş kurmak için çaba harcadığına tanık oluyorum. Bu, Türkiye için büyük bir kayıp. Bunu geçenlerde Iraklı bir arkadaşım şöyle değerlendirdi, hastanede yanıma gelip giden doktorları gören bir arkadaşım: “Siz Irak sendronu yaşıyorsunuz” dedi. “Nedir bu Irak sendromu?” dedim. Dedi ki: “Irak parçalanmadan, savaş olmadan önce Saddam ülkeye diktatör olmaya başladığında, bunu ilk fark eden ve bu tehdidi ilk görenler önce aydınlar ve akademisyenler oldu ve önce bunlar Irak’ı terk ettiler. Ardından gelecek tehlikenin farkına varan sermaye sahipleri parasını ve sermayesini Irak dışına çıkardı ve ülke tamamen bir diktatöre teslim oldu. Ve siz şu anda maalesef bizim 30 yıl önce yaşadığımız sendromun bir benzerini yaşıyorsunuz” dedi. Aslında buna katılmamak mümkün değil; buraya gelip parasını, aklını, deneyimini, bilgisini, sosyal çevresini, sosyal sermayesini getiren insanları gördükçe üzülmemek mümkün değil ve bu Türkiye için çok büyük bir kayıp.

Peki bu kişilerin, görüşüp sohbet ettiklerinizin daha iyi bir hayatın dışında birtakım gerekçeleri var herhalde, değil mi?

Çömez: Aslında temel gerekçe ne, biliyor musunuz? Temel gerekçe sadece çocuklarının geleceği, daha iyi bir hayat beklentisi. Kişilerin kendiyle ilgili bir beklenti değil, çocuklarıyla ilgili kaygıları var ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgili kaygıları var. Ve bu nedenle İngiltere’yi güvenli bir liman gördükleri için, demokratik bir hukuk devleti olarak algıladıkları için, gelecekleri daha iyi ve daha güvencede gördükleri için buraya gelmeye çabalıyorlar ve buradaki özellikle Türk avukatlarının işleri çok yoğunlaştı; çünkü akıl almaz bir talep var ve çok ciddi bir kaçış potansiyeli var, trendi var.

Halbuki bir yandan da biliyoruz ki Brexit olayıyla beraber İngiltere ekonomik anlamda çok da iyi bir dönem geçiyormiyor, öyle değil mi?

Çömez: Aslında Brexit’in sancıları var tabii ki; bu geçiş dönemini İngiltere’de hükümetin veya iktidarın iyi yönetmediğine dair ciddi eleştiriler de var. Tabii bu bir krize dönüşmüş değil, ekonomik problemler elbette var burada; ama sizin de az önce ifade ettiğiniz gibi pound TL karşısında çok ciddi bir değer kazandı son birkaç ay içerisinde. Bir örnek vereyim, bir doktorun maaşı son üç ay içerisinde burada 10 bin Türk lirası arttı ve Türkiye’de fiyatların bu seviyede olması, poundun bu kadar değerlenmesi, tabii ki insanları ister istemez Türkiye’ye gitmryr teşvik etti; son derece ucuz, son derece rahat bir ülke olduğu için ciddi bir akış var Türkiye’ye turizm anlamında; ama bunların hiçbiri kalıcı bir göç değil, kalıcı bir gidiş değil. Ucuz olduğu için tatilini Türkiye’de yapıp geri dönen büyük bir kitle var burada.

Siz doktorsunuz ama siyasetle ilgilisiniz, ekonomiyle ilgilisiniz. Şu anda Türkiye ekonomik açıdan bayağı bir sıkıntı yaşanıyor; özellikle kur üzerinden yaşanan bir sıkıntı var. Ülkeyi yönetenlerin olayı izahı, genellikle biliyorsunuz, dış güçlerin bir operasyonu şeklinde özetlenebilecek bir bakış açısı var. Siz nasıl görüyorsunuz?

Çömez: Tabii ortada Amerika’yla yaşanmış bir sorun var veya bunu kriz olarak da nitelendirebiliriz. Aslında Türk-Amerikan ilişkilerine baktığımızda bu ilk defa yaşanan bir şey değil. Siz de çok iyi hatırlayacaksınız, biz 1 Mart tezkeresinde bu krizi yaşamıştık ve Türkiye kapalı kapılar ardında Amerika’ya verdiği sözü yerine getirmediği için ciddi bir diplomatik kriz yaşanmıştı. Ama o zaman bugünkü gibi “inactive” olan, pasif olan bir parlamento yoktu; çok etkin bir parlamento vardı ve zamanın başbakanı ve daha sonra dışişleri bakanı olan Sayın Gül, “Ne yapalım? Bu bizim parlamentomuzun kararı, bizde demokrasi var” diyerek işin içinden sıyrıldı, bu bir anlamda Türkiye’yi de kurtardı. Ama bugün hedef sadece Sayın Erdoğan; çünkü ülkenin tek otoritesi, tek karar mercii kendisi olduğu için bütün okları da bu süreçte kendi üzerine çekmiş durumda. Tabii Amerika’yla yaşanan bu süreçte Türkiye’nin neden ekonomik bir buhrana süreklendiğini de konuşmak lazım, tartışmak lazım. Bu gerçekten bir papazın iade edilmemesiyle ilgili bir problem mi? Yoksa bunun perde arkasında yaşanan ciddi sıkıntılar mı vardır? İsterseniz Ecevit dönemine dönelim; Ecevit döneminde yapılan hataların ardından bir anayasa kitapçığı fırlatıldı ve bir ekonomik kriz patladı; ama kimse anayasa kitapçığını suçlamadı, Ecevit dönemini suçladı. Şimdi biz bugün kalkıp Rahip Brunson sebebiyle bu krizin patlak verdiğini ve Amerika’nın bize ekonomik savaş ilan ettiğini söylersek bir anlamda haksızlık yapmış oluruz. Evet, Amerika böyle bir operasyon yürütüyor olabilir ama bizim Türkiye olarak elimizde güçlü ekipmanlarımız, güçlü argümanlarımız ve kendimizi savunacak güçlü silahlarımızın olması gerek. Bence 2002’yle 2018 arasındaki rakamlara kabaca bakmak lazım olayı anlayabilmek için. 2002 seçimlerinden önce, Türkiye’nin dış borcu 120 milyar dolar, bugün Türkiye’nin dış borcu 450 milyar doları geçti. Geçen 16 senelik dönem içerisinde Türkiye’nin sattığı devlet kurumları ve özelleştirmelerle elde ettiği gelir 100 milyar dolar. Dolayısıyla tüm bunları hesaba kattığınız zaman 500 milyar dolarlık ortada kayıp bir sermaye var. Peki bu 500 milyar dolar bize ne olarak geri döndü? Bakın, 2002 seçiminden hatırlayacaksınız, ben o dönemde milletvekili oldum ve Ecevit iktidarını eleştirmek için bir elimizde çay bir elimizde simit, kahvehane kahvehane dolaşırdık ve derdik ki: “Asgari ücretle çalışan bir aile şu anda aldığı maaşla bir çay bir simit alamayacak halde”. Şimdi Sayın Erdoğan da bu hesabı defalarca yaptı, biz de defalarca yaptık. Gelin, bir kez daha yapalım; bugün beş nüfuslu bir aile, çay 2 lira, simit 2 lira ve beş nüfuslu bir ailenin dört liradan 20 lira bir öğünü, üç öğün 60 lira evet, aya vurduğunu zaman 1800 lira eder, bugün asgari ücret ne kadar? 1600 lira. Dolayısıyla 2002’yle 2018 arasında değişen hiçbir şey yok, değişen bir tek şey var, sadece 500 milyar dolar artmış sermaye, dış borç. Dolayısıyla ekonomiye böyle baktığınız zaman bir yerlerde bir hata var. Neden biz bu tehditlere açık hale geldik? Neden güçlü bir ekonominin sahibi olamadık? Neden Türk ekonomisi bu kadar fırtınalarda savrulacak zayıf bir hale geldi? Bunu tartışmak lazım. Bana göre bunun birkaç tane sebebi var; birincisi aldığınız borçları rasyonel almadınız, ikincisi aldığınız bu paraları rasyonel bir şekilde kullanmadınız, istihdama çevirmediniz, yatırıma çevirmediniz, üretime ve icraate yönelik yatırımlar yapmadınız ve bunları iyi yönetmediğiniz için bir süre sonra bunlar size risk olarak geri geldi ve borç kapıyı çaldığı zaman da siz bu fırtınayla karşılaştınız. Şimdi diyoruz ki: “Dış güçler yaptı bunu, Amerika’nın oyunudur bu veya Amerika’nın açtığı bir ekonomik savaştır”. Böyle bile olsa siz elinizdeki enstrümanları iyi kullanamazsanız, güçlü bir iç dinamiğiniz yoksa, güçlü bir savunma mekanizmanız yoksa, bu tehditlere açık hale gelir ve savrulur gidersiniz.

Peki Turhan Bey, şunu sorayım: Siz Türkiye’deki aktüaliteyi çok yakından izleyen birisiniz, siyaseti de. Muhalefetin şu âna kadarki duruşunu nasıl görüyorsunuz?

Çömez: Yani tabii ülkede siyasî sorun var, bu çok belli, Türkiye’de bir demokratik sorun var, hukukî sorun var; toplum kesimleri arasındaki ayrışmayla ilgili ciddi bir sorun var, ama Türkiye’de gerçek bir muhalefet sorunu da var — bunu görmezden gelemeyiz. Yani bu kadar büyük fırtınaların yaşandığı, bu kadar büyük krizlerin yaşandığı, her gün yeni bir gelişmeye gebe bir siyasî atmosferde, CHP’ye baktığınız zaman, sadece ve sadece yıllardır süren kronikleşmiş bir iç çatışmaya tanık oluyorsunuz. MHP zaten AKP’nin koltuk değneği olmuş durumda; onu bir muhalefet partisi olarak görmemek lazım. En son İYİ Parti de kendi içerisinde bir revizyon yapayım derken o da gitti devlete, “Evet, biz iktidarın yanındayız” dedi.

Bu arada sözünüzü keseceğim ama, sizi sanki İYİ Parti’ye yakıştıranlar oldu, yanılıyor muyum? “Siyasete girerse İYİ Parti’den girebilir belki” falan. Doğru mudur?

Çömez: İYİ Parti’de çok yakın arkadaşlarım var, hâlâ kendileriyle görüştüğüm, temas ettiğim siyasetçiler var; ama ben siyasetten uzağım, şu anda sadece bilim adamıyım ve bu ülkede tedavimle, hastalarımla uğraşan bilim adamıyım. Şu anda gündemimde siyaset yok.

Ama biz sizinle siyaset konuşuyoruz şu anda!

Çömez: Kendim siyaset yapmıyorum; aktif siyaset, parlamentoya gidip kollarını sıvayıp siyasetin içerisine girmektir. Yoksa benim uzun yıllar siyasî birikimim var, tabii ki bunu milletle paylaşmak aynı anda benim sorumluluğum, o ayrı bir konu.

Ama parlamento dediniz, ben şeyi hatırlıyorum, demin de bahsettiğiniz 1 Mart tezkeresi. Sizinle ilk tanışmamız orada olmuştu, Meclis girişinde. Siz 1 Mart tezkeresine “Hayır” diyeceğinizi bana söylemiştiniz, birbirimizi gıyaben tanıyorduk, orada ilk defa konuştuk ve hatta şöyle bir şey demiştiniz yanlış hatırlamıyorsam: “Eşimle oturduk, bedeli neyse o olsun, ama böyle bir karar vardık” demiştiniz — ki o tarihte Meclis’in bir anlamı vardı. Meclis bu tezkereyi reddetti bir şekilde. Ama bugünkü Meclis’in böyle bir etkisi, herhangi bir gelişmeye Türkiye’nin kaderini değiştirecek bir müdahale yapabilme imkânı artık herhalde yok, değil mi?

Çömez: Meclis şu anda fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş durumda ve dolayısıyla artık demokratik parlamenter bir rejimden ziyade, tek bir otoritenin veya inisiyatifin idare ettiği, yönettiği bir Türkiye’den bahsediyoruz. O nedenle Parlamento’nun etkin bir rol almasını hiç kimse bu saatten sonra beklemesin.

Peki şimdi ne olacak bundan sonra, nasıl görüyorsunuz? Türkiye nasıl yol alabilecek? Bu krizin kimileri çok uzun süreceğini ve bunun tabii ki uzun sürmesi hâlinde, kriz diyorum ama, yaşanan sıkıntıların krize doğru evrilme ihtimaline dikkat çekenler var ve bunun zamanla gündelik hayata etkileri olacağı söyleniyor. Ve tabii bu doğal olarak sosyal politik birtakım şeyleri de beraberinde getirecek. Yakın tarihte nasıl bir Türkiye görüyorsunuz, öngörüyorsunuz?

Çömez: Yani tabii aslında adına kriz denmese de bu bana göre ciddi bir ekonomik kriz ve gelecek aylarda yaşanacak muhtemel pek çok olumsuz tablonun da habercisi. Hükümet tabii, Ekonomi Bakanı birtakım tedbirler aldığını açıkladı; değişik kurumlardan değişik adımlar atılıyor falan; ama bunlar şu âna kadar herhangi bir geri dönüş sağlamadı, sağlayacak gibi de durmuyor. Tabii şimdi reel ekonomiye ciddi yansımaları olacak. Korkarım ciddi iflaslar gelecek, işten çıkarmalar gelecek ve el değiştirmeler gelecek. Ve Türkiye’de birçok büyük işletmenin korkarım önümüzdeki dönemde el değiştirdiğine tanık olacağız. Tabii Sayın Erdoğan son derece başarılı bir politik manevrayla bence bu krizin politik ayağını çok iyi yönetiyor. Ve bu krizin aslında yıllardır sürdürülen ekonomik hataların bir sonucu olduğunu değil, Amerika’nın yaptığı bir saldırının sonucu olduğunu söylüyor. Ve toplum da buna büyük ölçüde inanmış durumda, öyle görünüyor. Ve dolayısıyla ben Sayın Erdoğan’ın siyasî olarak, tek siyasal otorite olarak bu krizden bireysel bir şekilde güçlenerek çıkacağını düşünüyorum. Ve kendi etrafında hem muhafazakâr oyları hem de milliyetçi oyları daha çok konsolide ederek daha güçlü bir politik figür haline gelecek. Korkarım toplum biraz daha fakirleşecek; borçlar, işsizlik biraz daha artacak. İmkânı olanlar geleceğini yurtdışında aramaya başlayacak. Ve Türkiye korkarım yönünü üçüncü dünya ülkelerine çevirecek ve bu ligde kendine yer aramaya başlayacak. Tabii Rusya’yla temaslar hızlanacak, öyle anlaşılıyor. İran’la, Amerika’nın bütün baskılarına rağmen ilişkiler biraz daha geliştirilecek ve Ortadoğu ülkeleriyle yeni koalisyonlar araştırılacak, aranacak, bulunacak. Ama Türkiye süratle medeni dünyadan kopma yolunda ilerliyor. Tabii Türkiye için bu hiç iyi bir şey değil.

Bugün Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun AB konusunda çok pozitif bir açıklaması vardı. Bu tren kaçtı mı sizce?

Çömez: Yani tabii ben aslında siyasette aktif rol aldığım dönemlerde AB ile ilgili bakışım biraz daha farklıydı. Yani bugün 11 yıldır İngiltere’de yaşamış, AB’yi yakından deneyimlemiş biri olarak söylüyorum: Türkiye’nin bu yaklaşımıyla, bu vizyonuyla, bu adımıyla AB’de yer alması teknik olarak mümkün değil.

Peki siz istiyor musunuz? Çünkü demin de söylediniz, siz daha bir eleştireldiniz siyaset yaparken, AK Parti içinde yaparken de oradaki resmî çizginin biraz daha dışında, AB konusunda daha ihtiyatlıydınız. Yanlış hatırlamıyorum değil mi?

Çömez: Ben Türkiye’nin istikbalinin modern dünya olduğunu hep söyleyegeldim, hâlâ da aynı şeyi savunuyorum. Az önceki ifadelerimde de bunu görebilirsiniz. Ama Türkiye’nin bu yaklaşım tarzıyla, AB standartlarına ulaşma şansı hemen hemen hiç yok. Hukukun tamamen ayaklar altına alındığı, demokratik kurum ve kuruluşların tamamen işlevini yitirdiği, medeni dünyadan tamamen uzaklaştığı bir dönemi yaşıyor Türkiye. AB bir değerler manzumesi. Bunun adına siz isterseniz “AB değerleri” deyin veya kendi değerlerinizi geliştirip “İstanbul değerleri” deyin ya da başka bir isim koyun; önemli olan sizin medeni dünyada yer alıp almayacağınız. İsviçre AB üyesi değil ama medeni dünyanın bir parçası. Türkiye’nin bu anlayışıyla, bu kültürüyle, bu yaklaşım tarzıyla, siyasetteki bu üslûbuyla, tamamen dejenere olmuş kurumlarıyla AB’de yer alma şansı hiç yok. Bakın, siz saygın bir gazetecisiniz. Ben sizi Parlamento’dan tanıyorum. Ve bugün kendi çabanızla ahlâkî, etik bir mücadele veriyorsunuz. Bugün medyanın hâli ortada. On altı tane gazete olan bu ülkede on dört tanesi aynı manşeti atıyorsa, burada tek seslilikten söz edilir, demokrasiden değil. Dolayısıyla bu üslûpla, bu yaklaşımla, hukukun ayaklar altına alındığı, milletvekillerinin kaderinin sadece liderin iki dudağı arasında olduğu bir kültürle, siz modern dünyada yerinizi alamazsınız.

Peki, geçen sefer konuşmuştuk, tekrar bir buçuk yıl sonra, Fethullahçılara tekrar bakalım. Biz burada artık açıktan kimseyi göremiyoruz. Orada daha fazla, daha rahat hareket ettiklerini varsayıyorum İngiltere’de; Batı’da faaliyetlerini tam gaz sürdürüyorlar mı yoksa bir duraklama gözlüyor musunuz? Ne durumdalar?

Çömez: Ben yıllardan beri Fethullahçı terör örgütünün bu ülkenin başına ne kadar büyük bela olduğunu hep söyleyegeldim ve siz de hatırlayacaksınız, Ergenekon hikâyesi bu ülkenin başına musallat edildiği zaman Sayın Erdoğan’a da bir mektup yazarak kendisini uyardım. Bu bir dinî örgüt ya da cemaat değil, dışarıdan örgütlenmiş –bana göre– bir terör örgütü ve ülkenin altına konmuş bir dinamittir. Bunu başından beri söylüyorum. Ve örgütün elebaşı bildiğiniz gibi Amerika’da. Bütün para babaları, güçlü isimleri zaten olayı zamanında fark edip yurtdışına kaçtılar. Ve İngiltere de aslında güvenli mekân hâline geldi. Burada bu örgütün çok sayıda üyesinin olduğu söyleniyor. Ama benim kendileriyle herhangi bir irtibatım ya da karşılaşmam bugüne kadar olmadı.

Orada özellikle medya üzerinden bayağı faaliyet yürüttüklerini ben –sosyal medya üzerinden tabii– bayağı bir gözlüyorum. Ve herhalde rahat olsalar gerek ki yapabiliyorlar.

Çömez: İngiltere karakter olarak bu tarzdaki kişilere dokunacak bir ülke değil. Dolayısıyla onların ben burada güvende olduklarından eminim. Hatta siz okumuşsunuzdur, ben de gazetelerde okudum, Akın İpek’in tutuklandığı şeklinde –hiç ihtimal vermedim–, ama daha sonra bunun boş olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla İngiltere’de bu tarzdaki kişilikler rahat hareket edeceklerdir, öyle görünüyor.

Şu İngiliz derin devleti meselesini bize bir anlatsanıza. Burada çok sık kullanılan bir klişe biliyorsunuz. Nedense bu olayda, bu son kur meselesinde pek telaffuz edilmedi, Amerika’yla daha fazla uğraşılıyor; ama olur olmaz birçok şeyde İngiliz devleti, en son biliyorsunuz Adnan Oktar da kendisine yapılan operasyonun doğrudan Kraliçe’nin talimatıyla yapıldığını falan iddia etti. İngiltere’de hakikaten böyle çok güçlü bir derin devlet, Türkiye gibi ülkeleri manipüle edecek bir perspektif ve imkân var mı?

Çömez: Yani bunu buradan değerlendirmek tabii ki mümkün değil. Yani siz ne okuyorsanız ben de onu okuyorum. Ortada görünen, aslında İngiltere’de görünen bir devlet de yok. Buranın anayasası bile yok. Ama çok güçlü çalışan, çok güçlü yürüyen bir sistemi, bir düzeni var. Tabii bizim şöyle bir zaafımız var aslında: Ben bir ara burada hekimliğe başlamadan önce bir üniversitede uluslararası ilişkilerde master’a da başlamıştım. Orada bir hocam şunu söyledi: Türkiye de Doğu toplumunun bir parçası ve burada bir kültür vardır, bu tür olaylara çok fazla inanılır ve komplo teorilerine çok değer verilir; realiteden uzak bir toplumdur Doğu topluluğu, Doğu kültürü demişti. Ben de buna katılıyorum. Böyle bir derin devlet olabilir, ama önemli olan sizin devletinizin ne kadar güçlü olduğu ve yabancı unsurların sizin üzerinizde yürüttüğü operasyonlara karşı sizin ne kadar dirençli, güçlü olduğunuz. Türkiye özellikle son on beş yirmi yıl içerisinde bütün dinamiklerini zaafa uğrattı. En temel problem devlet kurumlarında ciddi erozyonlar yaşandı. Hukuk ayaklar altına alındı. Demokrasi örselendi. Ve bana göre en temel sorun, toplum katmanları arasında, insanların arasında ciddi bir mesafe oluşturuldu, insanlar birbirine önyargıyla bakar hâle geldi ve toplum büyük ölçüde zayıfladı. Dolayısıyla böyle bir toplumun dışarıdan gelecek herhangi bir tehdide açık olması son derece doğal. Başkalarını suçlamak yerine dönüp kendimize bakalım. Başkalarının derin devleti eğer size saldırı yapıyorsa sen devlet olarak kendini koruyacak mekanizmalarını ne kadar çalıştırabiliyorsun, ne kadar güçlüsün, buna bakmak lazım.

Burada o zaman en çok altını çizdiğiniz husus –ki burada sizinle örtüşüyoruz– kutuplaşma, Türkiye’de yaşanan kutuplaşma. Burada, Türkiye’de, sizin oradan gördüğünüz, görebildiğiniz kadarıyla Türkiye’de kutuplar-üstü herhangi bir kurum, kişi vs., odak var mı? Yani böyle bütün herkese seslenebilen.

Çömez: Tabii burada bana göre temel sorumluluk Sayın Cumhurbaşkanı’na düşüyor. Türkiye lider merkezli bir toplum, İngiltere’den farklı olarak. Burada lider merkezli bir toplum yok. Yani burada kurumsallaşmış bir demokratik kültür var. Herkes kendi hayatını yaşar.  Ve bu yaşanan hayatı da devletin geleneklerine ve kurallarına göre dizayn eder. Ama biz Doğu kültürü temsilcisi bir toplum olarak lider merkezli bir toplumuz. Maalesef Sayın Erdoğan yıllardan beri toplum katmanları arasındaki bu ayrışmayı ortadan kaldıracak ciddi adımlar atmadı. Türkiye’nin bana göre ciddi manada bir restorasyona, kaynaşmaya, birbirini sevmeye ihtiyacı var. Birbirimizin düşüncelerini paylaşmak zorunda değiliz ama birbirimize saygı duymak, birbirimizi anlamak zorundayız. Bu olmadığı sürece ne ekonomik tehditlere ne de başka tehditlere karşı Türkiye’nin güçlü olması beklenemez.

Peki, noktayı koyalım. Ekleyeceğiniz bir şey var mı? Anladığım kadarıyla daha bir süre Türkiye’ye gelmeyeceğe benziyorsunuz.

Çömez: Burada aslında oldukça yoğun bir tempoda çalışıyorum. Önemli bir üniversite hastanesinde, yoğun kanser ameliyatları yapıyorum ve şu anda da size Londra’nın kalbinde açtığım büyük bir sağlık merkezinden hitap ediyorum. Bugün başka yere gitme şansım olmadı. Tabii burada Türklere yönelik büyük bir sağlık merkezi açtım, yaklaşık beş yüz bin Türk yaşıyor burada. Dolayısıyla burada hizmetlerim devam ediyor. Az önce de ifade ettiğim gibi, eğer millet bana dön derse veya Türkiye’de bir sorumluluk üstlenmem gerekirse, elbette döneceğim; ama bugün burada yaptığım önemli şeyler var ve bunlara devam edeceğim.

Peki, son bir soru sormak istiyorum. Oraya akın akın giden insanlara –ya da abartmayalım, çok sayıda insan gidiyor diyelim– onlara “Gelmeyin, Türkiye’de kalın” diyebiliyor musunuz?

Çömez: Çok zor bir soru. Yani benim de yüreğim Türkiye’de. Bunu açıkça ifade edeyim. Yani siz Türkiye’yi ne kadar özlediğimi tahmin edemezsiniz. Bakın bu bulunduğumuz mekânda, kliniğimin bütün duvarları Türkiye’den fotoğraflarla dolu ve burada bulunan her şeyi Türkiye’den getirdim. Çalışan doktorlar, personel, hemen hemen tamamı Türkiye’den geldi. Dolayısıyla Türkiye’ye dair özlemimi, sevdamı, tutkumu, aşkımı hiç kimse bilemez. Dolayısıyla insanlara gelin veya gelmeyin diyemem. Ama o kadar çaresiz, o kadar bezgin, o kadar umutsuz ve bir arayışla geliyor ki insanlar, bunlara benim bir şey söyleme şansım yok. Sadece onlara tavsiye verebilirim. Yeni bir ülke, yeni bir coğrafya, bilmedikleri bir dil, bilmedikleri bir kültür. Onlara sadece yol gösteriyorum zaman zaman. Bunların içerisinde akademisyenler var, profesörler var, iş adamları var, burada iş yapmak isteyenler var. Bunlar hakikaten Türkiye için çok büyük bir kayıp; ama benim onlara söyleyecek hiçbir şeyim yok bu tabloda.

Evet Turhan Çömez, çok teşekkür ediyoruz yayınımıza katıldığınız için. Yine bir yıl sonra falan tekrar görüşürüz. Öyle diyelim. Biraz arayı açtık.

Çömez: Ben teşekkür ediyorum, iyi yayınlar.

İzleyicilerimize de çok teşekkür edelim, güzel bir sohbet oldu. Turhan Çömez on yılı aşkın süredir İngiltere’de yaşıyor ve doktorluk yapıyor, eski siyasetçi. Kendisine teşekkürler, izleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus