Stephen M. Walt: “Amerika’nın Muhammed Ali doktrinine ihtiyacı var”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Harvard Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Stephen M. Walt, Tereddüt halinde Washington’ın dış politika stratejisinin “rope-a-dope” olmasını savunuyor. Rope-a-dope stratejisi Muhammed Ali’nin George Foreman’a karşı 1974 yılında karşı karşıya geldikleri unvan maçında başvurduğu yol. Buna göre Muhammed Ali bilerek iplere yaslanıp gardını düşük tutar. Böylece rakibini kendisine saldırmaya teşvik ederken iplerden aldığı güçle rakibinin yumruklarının etkisini azaltır ve devamında ise rakibi yeterince yorulduktan sonra mükemmel bir zamanlamayla hücuma geçerek rakibini nakavt eder.
Prof. Walt’ın Foreign Policy’de 24 Ağustos 2018’de çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Stephen M. Walt

Bir yazarın bütün zamanını Trump yönetiminden kaynaklanan olumsuz atmosferi anlatmaya harcaması cazip bir durum olabilir. Ancak ben buna direnerek daha geniş bir perspektiften meseleye yaklaşmaya çalışacağım. Geçen hafta dış politikayı dizayn edenlerin, nüfuz etmeyi, ülkenin çıkarlarına ulaşmakta kullanılabilecek basit bir strateji olarak görmek yerine kendi kendine sonuç alınacak bir etki alanı olarak gördüklerini yazmıştım. Bu hafta ise nüfuz alanı oluşturmayı bırakıp maliyeti ağır bir yükü üstlenmemek adına başka bir ülkenin gölgesinde kalmanın stratejik bir aklın özünü oluşturabileceğini iddia edeceğim.
Bu noktada esinlendiğim kişi Muhammed Ali ve onun kariyerinin son yıllarında “Cangıldaki Gürültü” (Rumble in the Jungle) lakabıyla anılan rakibi Geroge Foreman’a karşı 1974’te Zaire’de çıktığı unvan maçı. Foreman o dönemde çok korkulan bir rakipti. Ali ile karşılaşana kadar çıktığı 40 maçta hiç yenilmemiş ve 37 tanesini de nakavtla kazanmıştı. Muhammed Ali’den daha büyük, daha güçlü ve daha gençti. Bir önceki unvan mücadelesinde Joe Fraizer’ı ikinci rauntta nakavtla mağlup etmişti. Bahisçiler Foreman’a karşı çıktığı maçta Ali’ye 1 e 4 oran vermişlerdi.
Peki Ali ne yaptı? Bütün boks takipçilerinin bildiği gibi akıllı bir strateji yürüttü: Rope-a-dope: Foreman ile kafaya kafa dövüşmek veya çevresinde dans etmek yerine iplere yaslanarak gardını aldı ve savunmada kalarak Foreman’ın kendisine yumruklar savurmasına izin verdi. Ancak bu esnada darbelerin vücudunu daha çok yıpratabileceği hassas bölgelerini de korumayı başardı. Foreman sonunda enerjisini kaybetmeye başlayınca Ali iplerle olan dansını bıraktı ve sekizinci rauntta Foreman’ı nakavt etti.

Soğu Savaş stratejisi

Peki bütün bunların dış politika ile ne ilgisi var? Soğuk savaşı düşünün. Bütün bu uzun yarışma süresince ABD SSCB’ye karşı tam da bu taktiği uygulamıştı. Elbette ki Muhammed Ali’nin Foreman’a karşı uyguladığı kadar düzenli ve istikrarlı şekilde değil. 1950’lerin ortasında ABD kendisini dünyanın en büyük sanayi güçleriyle müttefik haline getirdi ve bu da SSCB’yi alt etmesini sağladı. Moskova gelişmekte olan dünyadaki pek çok Marksist veya sosyalist rejim ile işbirliği kurmayı başarmıştı ancak bu ülkelerin siyasî ağırlıkları pek de fazla değildi. ABD’nin yanına aldığı ülkeler; Almanya, Japonya, Fransa, Kanada, Birleşik Krallık, İsrail ve Suudi Arabistan iken SSCB’nin yanında saf tutan ülkeler Küba, Yemen, Etiyopya, Nikaragua, Angola ve dönem dönem de Mısır, Suriye ve Irak’tı.
ABD bu bağlantıyı bozmak için pek çok yola başvurdu ama genel olarak SSCB’nin bu ülkeler üzerindeki nüfuzunu arttırmak için gösterdiği çabadan çok daha azını harcadı. ABD’nin müttefikleri her zaman daha güçlü ve daha istikrarlıydılar. Moskova’nın Ortadoğu’daki müttefikleri savaş kaybetmeye devam ediyordu ve SSCB ekonomisi de bu ülkelere düzenli olarak yardım etmeye yeterli değildi. 1979 Afganistan işgali ise SSCB’yi yaralayan en büyük hadiseydi ve çöküşünü de hızlandırdı. Aynı George Foreman gibi SSCB de anlamsız şekilde çaba sarf etmişti ve kendisi için bir müttefikten ziyade yük teşkil eden ülkeleri desteklemişti.
Bunun benzerini elbette ufak çapta ABD de yapmıştı (en kayda değer örnek tabii ki Vietnam’dır). Ancak ekonomisi çok daha iyi durumdaydı ve müttefikleri de ABD’ye yük oluşturmak yerine onun gücünü tamamlıyorlardı. SSCB’ye karşı uygulanan Rope-a-dope stratejisi ABD açısından son derecede akıllıcaydı ve soğuk savaş zaferindeki payı hiç de az değildi.

Çin’in akılcı stratejisi

Ne yazık ki ABD o zamandan bu yana Ali’nin Foreman’a verdiği dersi unuttu.
Dünya üzerinde ABD dışında; Irak, Afganistan, Somali, Yemen, Libya veya Sahra altı Afrika’nın bazı bölümleri gibi uzun dönemdeki güç dengesi için önemsiz bölgeleri kontrol etmek adına bu kadar çaba sarf edip para harcayan başka bir ülke var mı? ABD’nin bu eforların karşılığında aldıkları ise son derece küçük paylardı. Hatta pek çok yerde işler daha da kötüye gitti. Altyapılar zarar gördü, sosyal sorunlar katlandı, ülkelerin içindeki politik gerilimler daha da derinleşti. Hatırlamak gerekir ki bu türden cevaplar tam da Bin Ladin’in 11 Eylül saldırısını düzenlerken olmasını umduğu gibiydi. Muhtemelen ABD’nin kırılganlığı bin Ladin’in tahmin ettiğinden çok daha fazlaydı. 11 Eylül saldırılarına gelen tepkiler ABD’nin kendisine, ABD’ye saldıranlardan daha büyük zarar verdi.
ABD dikkatini ve zenginliğini uzak bölgelerde heba ederken, Çin ABD’nin dünya gücü olma noktasına çıkarken izlediği basamakları takip ederek dış dünyadaki sıkıntılardan uzak bir şekilde içeride kuvvetli bir ekonomi inşa etti. Hâlâ Çin’in yüzleşmekte olduğu sorunlar mevcut; ancak dünyayı yönetmeye çalışmayarak, kendilerine coğrafi ve politik açıdan uzak olan yerlerde ulus inşa politikalarına girişmeyerek hedeflerini maksimize etmiş durumdalar.
Kısacası, büyük güçler sıklıkla rakiplerinin maliyeti fazla ve faydası az sorunları üstlenip kaynaklarını bunlara harcamaları sayesinde hedeflerine ulaşabilirler. Yani rope-a-dope taktiği uygularlar. Veya John Mearsheimer’ın (ünlü bir uluslararası ilişkiler profesörü) deyimiyle olta atıp kanatırlar (bait and bleed). Rakiplerini kazanamayacakları bir çatışmanın içine çekmeye çalışırlarken kendileri de bu çatışmadan uzak kalmaya çabalarlar. Bu strateji rakip ülkenin bu oyunun oynandığını fark etmeden oyunun parçası olması halinde başarıya ulaşır.
Bütün bunlardan ABD ders çıkarmalı. Öncelikle, ne kadar her sorunun çözümünün merkezinde olmak isteseler de kendileri için büyük öneme haiz olmayan uluslararası meselelerin çözümünde sorumluluk üstlenmek her zaman büyük bir başarı olarak adlandırılamaz. Bu elbette ki ABD’nin bütün meselelerden elini çekmesi gerektiği anlamına gelmez. Yine de özellikle başka ülkeler için çok daha endişe verici sorunların çözümü illa ki ABD içinde ortaya çıkacak öneriler gerektirmiyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus