Her kriz Erdoğan’a mı yarıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bugün çok yaygınlaşan bir anlayışı, inanışı ele almak istiyorum. Başlığa da taşıdığım gibi, “Her kriz Erdoğan’a yarıyor” anlayışı özellikle Erdoğan’ın karşısında yer alan kesimlerin arasında çok yaygın, çok popüler; bir anlamda bir çaresizlik ifadesi olarak kendini gösteriyor. Bu olay aslında Gezi’den beri değişik aşamalarda dile getirilen, hele son dönemde artık iyice alenileşen bir inanış.
Son olarak yaşanan ekonomik sorunların ardından da Erdoğan’ın bunu kendi lehine çevirdiği düşüncesinin telaffuz edilir olduğunu gördük. 3. Havalimanı işçilerinin direnişinin asker ya da jandarma ve polis öyle bastırılmasında da bunu gördük, başka yerlerde de gördük ve bundan sonra da göreceğe benziyoruz. Peki bu inanış doğru mu? Bence hiç doğru değil. Tamamen tersi bir olay. Her kriz Erdoğan’ın ülkeyi yönetmesini daha da zorlaştırıyor. Erdoğan’ın var olan, içinde bulunduğu krizi daha da derinleştiriyor, bunlar üst üste biliyor ve bunların hepsi bir yerden sonra ülkenin Erdoğan tarafından yönetilebilmesinin daha da zorlaştığı, imkânsız hale geleceği bir noktaya doğru sürükleniyor.

Gezi, 17-25 Aralık…

Buradaki sorun esas olarak bence şu: Değişik dönemlerde doğrudan birtakım muhalif güçlerin, Erdoğan’a muhalif güçlerin, ona karşı meydan okuyuşlarının sonunu getirememeleriyle ilgili bir husus var. Bunun en basiti Gezi’dir: Belli bir yerde tıkandı ve öteye gitmedi ve yeniden de yaşanmadı. Kimileri uzun bir süre bunu tartıştı: “Gezi bitti mi, bitmedi mi, yeni geziler olur mu?” diye. Böyle bir şey olmadı. Devamı gelmediği için de bunun ilk başta yarattığı endişe ve kaygı siyasî iktidarda bir nevi zafer duygusuna evrildi. Ama aslında kazanılmış bir zafer yoktu, aslında kaybedilmiş çok ciddi bir şey vardı, iktidar için ve Erdoğan için, o da toplumun kendisinden olmayan kesimlerine –hatta Gezi’nin içerisinde doğrudan kendisine oy vermiş insanlar da vardı–, onlara karşı ötekileştirici, dışlayıcı, onları kriminalize edici yaklaşımının en net görüldüğü anlardan birisiydi ve bu anlamda onun toplumun belli kesimleriyle şu ya da bu şekilde az da olsa var olan bağlarının büyük ölçüde aşınmasına ve kopmasına yol açtı.
17-25 Aralık bambaşka bir olaydı; bunu tam anlamıyla Türkiye tartışamadı. Bunu tartışamamasının en önemli nedenlerinden birisi, 17-25 Aralık’taki yolsuzluk operasyonlarını yapan kesimin kötü niyetli olması, yani Fethullahçıların tür iktidarı, Erdoğan’ı devirme yöntemi olarak yolsuzluk iddialarını kullanıyor olmalarını getirdiği bir şeydi. Dolayısıyla o da sürdürülebilir bir şey olmadı ve ardından 15 Temmuz’da bir kez daha şanslarını denediler, orada da çok şükür başarısızlığa uğradılar ve Erdoğan 17-25 Aralık’tan ziyade 15 Temmuz’u gerçekten çok cömertçe kullandı, kullanmaya da devam ediyor.
Bu başarısızlıkların onun elinde bir argüman olduğu, bir enstrümana dönüştüğü bir gerçek; ama 17-25 Aralık da 15 Temmuz da, onu yapanlar çok büyük bir şekilde tasfiye etmiş olsa da, Erdoğan ve siyasî iktidarda da çok ciddi yaralar açtı. Şimdi bunlar üst üste birikiyor; değişik dönemlerde yaşanan değişik olaylarda değişik yönlerden Erdoğan toplumun farklı kesimleri ve uluslararası kamuoyu tarafından eleştirildi, eleştiriliyor, daha da eleştirilecek. Artık Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu söylemek mümkün değil, Türkiye’nin ileri demokrasi telaffuzundan demokrasinin çok uzağında bir yerlere savrulmuş olduğu ortada. Türkiye bir yasaklar ülkesi haline geldi, yıllarca süren OHAL ve OHAL’in şimdi artık anayasallaştırılmış yeni bir haliyle kendi varlığını sürdürüyor. Yasaklar ve baskılarla yürüyen bir ülke var. Bütün bunlar Erdoğan’ın aslında var olan krizini daha da derinleştiriyor. En son yaşanan ekonomik sıkıntılar, sorunlar –ki tam olarak kriz olarak adlandırmasını kimileri yapıyor, kimileri yapmıyor; ancak geçen hafta yapılan Merkez Bankası müdahalesinin ardından belli ölçülerde 6 liranın etrafında seyreden Türk lirasının tekrar 6,3 civarına gelmiş olması da gösteriyor ki kolay kolay çözülebilecek bir sorun değil– bütün bunlar Erdoğan’dan ve Erdoğan’ın yönetme kabiliyetinden, yönetebilirliğinden çok şey götürüyor.

Başarılar iktidardan, başarısızlıklar, sorunlar dış güçlerden

Buradaki sorun bu krizleri yaşarken bunların hepsinde şöyle bir çizgi izliyor; varsa başarılar iktidardan, iktidarın başarıları; varsa başarısızlıklar, sorunlar dış güçlerin, onların içerideki işbirlikçilerinin, komploların vs. sonucu. Böyle basit bir akıl yürütme ile sorunların sorumluluğunu üzerine almama çabası içerisine giriyor. Bunda kısmen başarılı olduğu söylenebilir; çünkü medyayı ezici bir şekilde kontrol ediyor, sosyal medya üzerinde çok sıkı bir denetim var ve daha önemlisi Türkiye’de bu sorunların sorumlusu olarak siyasî iktidarı gösterip, siyasî iktidarın gerçekten bunların hesabını vermesini sağlayabilecek bir muhalefet, kurumsallaşmış muhalefet sorunu var. Esas olay buradan kaynaklanıyor; muhalefetin yaşanan birçok olayda yetersiz kalması, hatta bazı olaylarda hiçbir şekilde olaya dahil olmaması, hatta kimi durumlarda sırf yanlış anlaşılmamak gibi dertlerle siyasî iktidarın yanında hazırola geçmesi gibi hususlardan dolayı, sanki bu yaşanan kriz ve sorunlardan Erdoğan istifade ediyormuş, bu da ona yarıyormuş gibi bir intiba çıkıyor.
Buradaki sorun şu: Yaşanan sorunların hiçbirisini, krizlerin hiçbirisini, en azından değişik muhalefet odakları, özellikle kurumsallaşmış muhalefet, yani partiler kendi lehlerine çeviremiyorlar. Kendi lehlerine çeviremedikleri için siyasî iktidarın aleyhine kullanamıyorlar, kullanamadıkları için de bunlar sanki Erdoğan’ın işine yaramış gibi gözüküyor. Ama böyle bir şey bence kesinlikle yok, yaşanan krizin iyice derinleşmesidir bu ve belli bir aşamadan sonra şunu göreceğimizi düşünüyorum: Belli bir aşamadan sonra bu işin, artık Türkiye’nin yönetilemez, bu şekilde yönetilemez olduğunun artık alenileşmesiyle beraber, Türkiye’nin krizinin her yönüyle netleşmesiyle beraber, o aşamada insanlar Erdoğan’dan ve siyasî iktidardan kopup bütün bu geçmişte yaşanan şeylerin hepsini de kopuşlarına gerekçe olarak göstereceklerdir. Yani şu anda yaşanan ekonomik sorunlar, geçmişte yaşanan yolsuzluk iddiaları, Gezi’de yaşananlar, temel hak ve özgürlükleri ihlalleri, demokrasiden uzaklaşmak, hukuk devletinden uzaklaşmak, bugün için toplumun büyük kesimi tarafından dillendirilen şikâyetler olmuyorsa, bunun en önemli nedeni muhalefetin yetersizliği, muhalefetin yetersizliği sonunda da toplumun en azından yarısının diyelim –öyle bir tablo çıkıyor seçimlere baktığımızda– Erdoğan’ı, Erdoğan yönetimini en azından kötünün iyisi olarak görmesinin sonucu olduğunu düşünüyorum.

Erdoğan gündem belirleyemiyor

Sonuçta bütün bunlarla insanlar yoksullaşıyor, daha da yoksullaşıyor, yoksunlaşıyor, hak aramanın önüne her türlü engel çıkartılıyor, gençlerin önü tıkanıyor, insanlar ülkeyi terk etmek için, özellikle belli iyi bir eğitim almış, önlerinin açık olduğunu düşünen kesimler ülkeyi terk etmek istiyor, akademi çölleştiriliyor, bağımsız medya diye bir şey ülkede bırakılmıyor… Bütün bunların hepsinin bir toplumsal rahatsızlık yarattığı, teorik olarak yaratması kaçınılmaz; ancak bu rahatsızlığı pratiğe dökecek ve buradan siyasî iktidarı sarsacak bir muhalefet hareketi olmadığı için ve muhalefet partileri bunların gereğini yerine getiremediği için dönüp bakıldığında her şeyi yapanın yanına kâr kalmış gibi gözüküyor, ama böyle değil.
Çok yakından bir örnek, geçen Azerbaycan dönüşü Erdoğan uçakta birtakım şeyler söyledi. Bunlar yayınlanmadan önce, gazetelerde yayınlanmadan önce, uçaktaki gazetecilerden birisi “Yarın tüm Türkiye’nin gündemi değişecek” diye bir tweet atmış — görmedim, ama aktaranlardan biliyorum ve onun üzerine birtakım spekülasyonlara, “Acaba Erdoğan ne demiş olabilir?” diye bakıldığında ne gördük? Erdoğan’ın söylediği İş Bankası’ndaki Cumhuriyet Halk Partisi hisseleri. Tamamen rahmetli Erbakan’ın söylediği gibi suni gündem, yani böyle bir gündemi yok ve İş Bankası’ndaki CHP hisselerini ortaya atarak Erdoğan gündemi etkilemek, değiştirmek istiyor; bu tamamen zorlama bir şey. Eskiden Erdoğan gerçekten Türkiye’nin gündemini belirleyebilen bir siyasetçiydi; özellikle başbakanlık dönemlerinde, ama uzun bir süredir artık böyle bir şanstan mahrum olduğunu görüyoruz. Bir de onun nasıl ciddi bir krizde olduğunu gösteriyor; bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

İdlib mutabakatı

Son bir not: Tabii bütün bu şeylerin içerisinde, en son Soçi’de yaşanan İdlib mutabakatı var. Bakıldığı zaman gerçekten bir başarı; çünkü operasyon olmamasında ısrarcıydı Erdoğan ve Putin’i bu konuda ikna etmişe benziyor ve karmaşık bir anlaşmayla operasyonların durdurulduğu sonucuna varıyoruz. Ancak bunun bir ötesi var; bu operasyonların durdurulmuş olması oradaki muhalif güçlerin, özellikle de cihadcı güçlerin Suriye’de varlıklarını sürdürebileceklerinin garantisi değil. O zaman “Ne olacaklar? Bu kişiler ne olacak? Bu kişiler nereye gidecek? Hepsi öldürülecek mi? Tutuklanacak mı? Özellikle de Suriye vatandaşı olmayan, başka ülkelerden gelip orada savaşmaya gidenlerin akıbeti ne olacak?” sorusu önümüzde duruyor. Bu soru esas olarak Erdoğan’ın önünde duruyor ve Türkiye’nin önünde duruyor. Ama şu âna kadar baktığım zaman, muhalefetten Soçi Zirvesi’yle ilgili, orada varılan mutabakatla ilgili dişe dokunur herhangi bir açıklama, herhangi bir pozisyon alış görmedim. Olumlu ya da olumsuz, eleştirel ya da destekler herhangi bir şey görmedim. Muhalefet neyle uğraşıyor? Açıkçası çok emin değilim. Toplumsal olarak yaşanan muhalefetin içerisinde de, Cumartesi Anneleri ve son 3. Havalimanı direnişinde de gördük, gerçekten etkili bir şekilde yer alamıyorlar; en fazla seyirci pozisyondalar. Dolayısıyla bu yokluk, “İktidarın her sorundan alnının akıyla çıkabildiği” gibi bir yanlış izlenimi ortaya çıkarıyor.

İş muhalefette düğümleniyor

Son olarak “Muhalefeti eleştirmek işin en kolayı” deniyor; halbuki burada bir süredir en azından kendi şahsıma, esas olarak eleştirilen siyasî iktidar ve Erdoğan’ın icraatları, Türkiye’nin demokrasiden ve hukuk devletinden, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaşması bölgesinde çok sakıncalı ilişkiler içerisine girmesi, dış politikada yaşanan çok ciddi sorunlar, en son ekonomide yaşanan sorunlar… Bütün bunların hepsi birer eleştiri malzemesi, eleştiri yaklaşımı; ama burada tek tek insanların, gazetecilerin ya da aydınların ya da başkalarının eleştirilerini dile getirmesinin ötesinde, siyasetçilerin bu eleştirilerden hareketle birtakım politikalar geliştirmeleri gerekiyor; ama politika geliştirmek yerine siyasetçilerin bir tür biz gazetecilerin ya da aydınların ya da sıradan vatandaşın yaptıklarının benzerlerini yapmaktan öteye çok fazla gidemediklerini görüyoruz.
Yani dönüp dolaşıp aslında iş muhalefette düğümleniyor, muhalefetin etkili bir şekilde varlık gösterememesi de her yaşanan sorunun aslında Erdoğan’ın elini güçlendirdiği sonucuna insanların varmasına yol açıyor. Ama şundan kesinlikle eminim ki; bu yapılan “dış güçler” vs. gibi açıklamalar, aslında buna inanmış gibi gözüken, bu açıklamaları dolaşıma sokan kesimler tarafından da aslında samimi bir şekilde inanılan şeyler değil. Ama bunu yapmalarının önünde bir engel yok, böyle açıklamalar yaptıkları zaman gerçekten bu açıklamalarının ne kadar abes olduğunu onlara söyleyebilecek kurumlardan yoksun Türkiye. Dolayısıyla Türkiye’nin en önemli sorunu bu sağduyunun hâkim olabileceği kurumlara sahip olmaması ya da var olan kurumlarını teker teker yitirmiş olması.
Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus