osman kavala

Osman Kavala olayı ve Türkiye burjuvazisinin hali

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Dün CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu nihayet tahliye edildi. Enis’in zaten yargılanması yanlıştı, mahkûm olması ayrı bir yanlıştı, tekrar milletvekili seçilmiş olmasına rağmen serbest bırakılmaması ayrı bir yanlıştı. Yargıtay en sonunda milletvekili olduğu için tahliyesine –dokunulmazlık nedeniyle, ama milletvekilliği bittikten sonra cezasını yatmasına hükmederek–, ilginç bir kararla bırakılmasına hükmetti ve dün çıktı. Enis diyorum çünkü kendisi ile uzun bir süre CNN Türk’ün ilk kuruluş döneminde beraber çalıştık. Ondan sonra da bu tanışıklığımız, arkadaşlığımız ve meslektaşlığımız sürdü. Yapılan baştan sona yanlıştı. Yanlışın bir yerinden birazcık dönülmüş gibi. Neden dönüldü? İlk akla gelen bunun Türkiye’nin özellikle döviz krizi ile beraber ve Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan krizin ardından tekrar Avrupa’ya yönünü dönmesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önümüzdeki günlerde Almanya’yı ziyaret edecek olması ve dolayısıyla da belli ölçülerde temel hak ve özgürlükler konusunda birtakım normalleşmeler… Bunu yazan çizenler var. Daha öncesinden yazanları oldu, bugünden itibaren de yazanlar var.

Tahliyesi beklenen isim: Osman Kavala

Bunun devamı geleceği söyleniyor. Bu da zaten Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diye bir şeyin olmadığını, Türkiye’nin artık hukuk devletinin epey uzağında olduğunu ve yargının siyasî iktidarın denetiminde ve onun birtakım hesaplarına göre hareket eden bir kuruma dönüşmüş olduğunu maalesef bize gösteriyor. 

Enis’in çıkması tabii ki geç de olsa sevindirici. Hiç girmemesi gerekiyordu, ama yine de bu halimize bile şükreder durumdayız. Ve şimdi beklenen isim, tahliyesi beklenen isim Osman Kavala. Osman Kavala, 320 günü aştı. 18 Ekim 2017’de gözaltına alınıp 1 Kasım 2017’de tutuklanmıştı. O zamandan bu zamana neden gözaltına alındığı, neden tutuklandığı hâlâ bir muamma. İktidara yakın gazetelerin yayınlarından anladığımız kadarıyla Osman Kavala’ya Gezi ile ilgili birtakım suçlamalar var. 15 Temmuz’la ilgili Henri Barkey ile tanışıklığı üzerinden bir suçlama var ve bir de Kürt meselesi, PKK ile ilgili birtakım suçlamalar var. Ama bunların hepsi çok belirsiz ve uyduruk, yani uydurma da değil uyduruk şeyler. Ve neden tutuklanmış olduğu, yani burada bir hukuk devletinde böyle bir gözaltının ve tutuklamanın, hele 320 günü aşkın, 330 aya yaklaşan bir tutuklamanın olmasının hiçbir mantığı olmadığı açık.
Osman Kavala’nın tutuklanmasının en önemli nedeni onun Türkiye’de temel hak ve özgürlükler konusunda, kültürel alanda ve Kürt sorunu alanında gerçekten çok takdire şayan işler yapması ve bütün bunları yaparken Türkiye’nin Batı’daki müttefikleriyle –Avrupa Birliği başta olmak üzere– çok iyi ilişkilerinin olması, oralarda da tanınan, bilinen, uluslararası sivil toplum camiasının yakından tanıdığı, aynı zamanda akademinin yakından tanıdığı –bir de tabii eşi Prof. Ayşe Buğra Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomist, onun ayrı bir prestij ve saygınlığı var–, bütün bunlarla beraber Osman Kavala’nın Türkiye’de yaşanan, son dönemde yaşanan, demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden ve hukuk devletinden alabildiğine uzaklaşmanın en sembol isimlerinden biri haline geldiği çok açık bir şekilde ortada.

Farklı, diğerkâm bir sermayedar



Osman Kavala, Kavala Ailesi, Türkiye’nin en köklü girişimcilerinden, sermaye gruplarından birisi. O, ailenin babasının ölümünün ardından genç yaşta işlerin başına geçiyor, ama hep bildiğimiz klasik sermayedarlardan farklı bir duruşu var. Sola yakın bir isim, soldan bir isim. Özellikle 12 Eylül sonrasında Türkiye’de ilk özgürlükçü arayışların olduğu dönemlerde birtakım riskler alarak, birtakım inisiyatiflerde yer almış birisi. İletişim Yayınları bunlardan birisi örneğin. Daha sonra Türkiye’de önemli sivil toplum kuruluşlarının kuruluşunda görev almış birisi ve bunları sürdüren birisi. Ve kendisi zaten Anadolu Kültür ile özellikle bu konuda hayatını büyük ölçüde bu işlere adamış bir isim. Yani bu yabancı dilde “altruism” dedikleri, Türkçe’ye de diğerkâm olarak çevrilen, aslında rahatı yerinde, kendi derdi olmayan dertlerle dertlenen, gerçekten örnek bir isim. Örnek bir isim olduğu için ve Türkiye’de hiçbir iyilik cezasız kalmadığı için Osman Kavala da tabii ki devletin şiddetini, öfkesini üzerine çekti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan birkaç kere Osman Kavala’nın adını andı, onu aşağıladı açıkçası — aşağıladığını sandı daha doğrusu, ama aşağılayabildiğini sanmıyorum. Özellikle onun George Soros’la olan ilişkisinden hareketle onu “Türkiye’nin Soros’u” olarak adlandırdı. Ve zaten onun destekçileri de benzer bir şey yapıyorlar.


Osman Kavala’yı bu süre içerisinde çok fazla sahiplenen kişi olmadı. Bunun bence en önemli nedenlerinden biri kendisinin mütevazı bir kişiliğe sahip olması, bütün bu faaliyetlerini yaparken çok fazla öne çıkmak istememesi, medyaya çok fazla çıkmaması, yani çok kabaca, az laf çok iş yapan birisi. Böyle olunca da ilgililerin dışında insanların çok fazla bilmediği birisi.

Bir devlet operasyonu

Ama bir diğer husus da şu: Durup dururken sudan bahanelerle Osman Kavala’nın tutuklanmasının tam bir devlet operasyonu olduğu belli. Dolayısıyla onun yanında yer almak, ona bir şekilde destek vermek de çok riskli. Ama buna rağmen birtakım destekler olduğunu görüyoruz. Osman Kavala için açılmış olan web sayfasını ziyaret ettiğinizde kendisinin uluslararası kuruluşların, sanatçıların, akademisyenlerin, lise arkadaşlarının, Robert Koleji’nden arkadaşlarının bayağı bir destek verdiklerini, özellikle Silivri’ye gidip Silivri’de onun için pankart açtıklarını biliyoruz.
Destek vermeyenlerin başında da tabii ki Türkiye’nin sermayedarları geliyor. Türkiye’nin sermayedarları, Türkiye’nin burjuvazisi, birçok konuda olduğu gibi son dönemde tam bir devekuşu politikasını Osman Kavala konusunda da izliyorlar. Bu anlamda zaten çok utanç verici bir sicili olan Türkiye burjuvazisinin bu olayda iyice siciline çok kara bir lekenin daha eklendiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Sonuçta kapitalist bir ülkede yaşıyoruz. Ben kendini solcu olarak gören birisiyim. Dolayısıyla benim tercihim emekçilerden yana; ama bir realite var: Türkiye’de kapitalist sistem var ve burada da sermayedarlar bu işi götürüyor. Ve sermayedarların en önemli zemini ülkede belli bir hukuk düzeninin olmasıdır. Dünyanın her yerinde böyledir. Hukukun olmadığı yerde sermaye de yatırım yapmaz, ürker, başına geleceklerden korkar.
Her şey bir yana, burada tamamen hukuk dışı bir uygulama ile kendilerinden birisi, her ne kadar duruşuyla, yaptıklarıyla, faaliyetleri ile Türkiye’deki sermayedarların hemen hemen büyük bir kısmından çok farklı olsa da, sonuçta kendilerinden birisi. Köklü bir sermaye grubunun önde gelen bir ismi, bir ailenin önüne gelen ismi; ama gıklarını bile çıkarmadılar. Neden çıkarmadılar? Çünkü kendi başlarına da bir şey gelebileceğini düşündüler. Ama o meşhur sloganla, sıranın pekâlâ kendilerine susarak daha çabuk gelebileceğini de görmek istemediler. Böyle çok kötü bir sicil var.
Tabii ki Osman Kavala onlara muhtaç değil; ama Türkiye’nin sermaye sınıfı, sermayedarları Osman Kavala gibi isimlere muhtaç. Onların özgürlüğüne ihtiyacı var. Onların özgür olmadığı bir yerde kendileri de özgür değil. Ve orada sessiz kaldıkları zaman kendilerine de yarın öbür gün bir şey olduğu zaman kimse onlar için kıllarını bile kıpırdatmayacaktır. Bu sadece Osman Kavala ile ilgili bir olay değil.

AKP’den memnun kapitalistler

Türkiye’de sermaye sınıfının son dönemde yaşanan onca şeye karşı nasıl bir kayıtsızlık içerisinde olduğunu görüyoruz. Bunun en önemli nedeni AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarının sermayelerini, gelirlerini, kazançlarını katbekat artırmış olmasıdır. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan her vesileyle açık olarak da, bir de anladığımız kadarıyla kendileriyle yüz yüze görüşmelerinde de sürekli vurgular. Gerçekten AKP dönemi Türkiye’de ilginç bir dönem. Hem bir taraftan en alt sınıflara yönelik olarak birtakım yardımlarla, devlet yardımlarıyla yoksullara yönelik birtakım programlar varken –ki son dönemde bunların bayağı bir azaldığını görüyoruz– bir taraftan da en üst dilimin daha zengin, daha müreffeh olduğu bir dönem yaşıyoruz Türkiye’de AKP döneminde.
Tabii bunu gerçekleştirmenin en önemli yöntemlerinden birisi orta sınıfların bayağı bir kayba uğraması. Bu konuda geçtiğimiz günlerde bir araştırmayı da görmüştüm. Yani en yukarıdakiler ve en alttakilerde bir iyileşme varken ortadakilerin çok ciddi bir şekilde kayba uğradığı… Hele son dönemde, şu son döviz krizi ile beraber bunun daha belirgin olduğu söylenebilir. Böyle bir dönemde büyük sermayedarlar hallerinden memnunlar.
Mesela OHAL’den memnundular. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu sık sık söylüyordu. Çünkü grev yapılmasına bile izin vermiyordu. Sermayedarlar eğer işlerini çalışanların haklarını isteme önünde engeller konulmasıyla sınırlarlarsa, sonra yarın öbür gün kendi haklarının da pekâlâ sudan bahanelerle gasp edilebileceğini görmeleri gerekir. Ama bunu görmek istemediler, istemiyorlar.

Birbirinin gözünün içine bakabilmek

Yarın öbür gün Türkiye bunları atlatacak. Türkiye tekrar, eminim tekrar daha demokratik, daha özgür, hukuk devletine tekrar kavuşmuş bir ülke olacak. Ve o zaman biz de bu dönemin insanlarının, bu dönemin sermayedarlarının yarın öbür gün aslında kendilerinin bu tarihlerde, şu içinden geçtiğimiz dönemde nasıl rahatsız olduklarını, aslında nasıl çırpındıklarını vs., bunların hikâyeleri dinleyeceğiz, Her meslek grubunda bu var. Gazetecilikte de şu anda zaten görmeye başladık, bir süredir uç vermeye başladı. Aslında yapılanların yanlış olduğunu söyleyenlar var. Sermayedarlar da bunu yapacaklardır. Ama bunu Osman Kavala’nın yüzüne karşı, o tahliye olduğunda, özgür olduğunda yüzüne karşı söyleyebilecekler mi açıkçası çok merak ediyorum.
Osman Kavala –ki kendisini tanıyorum, çok yakın dostum olmasa da bir hukukumuz var ve sevdiğim birisidir ve takdir ettiğim birisidir– umarım en kısa zamanda tahliye olacak, özgürlüğüne kavuşacak, yine o mütevazı haliyle işlerine herhalde kaldığı yerden, bu diğerkâm faaliyetlerini sürdürecek. Onun hepimizin gözlerine bakarak konuşma gibi bir şansı olacak, ama bugün ona sahip çıkmayan insanların onun ve başkalarının gözlerinin içine bakarak konuşmak gibi bir şansları olabileceğini sanmıyorum. Böyle kötü bir sınav veriyorlar. Aslında sınav bile vermiyorlar, sınava bile girmiyorlar, böyle bir sınavı kabul bile etmiyorlar. Bu ayıp da onlara yeter diyelim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.