Transatlantik: Cemal Kaşıkçı cinayeti, Rahip Brunson olayı & İdlib’de son durum

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik” ile bu hafta yine karşınızdayız. Gönül Tol Washington’da, Ömer Taşpınar Princeton’da. Ağırlıkla Kaşıkçı ve Brunson olaylarını ve biraz da İdlib’i konuşacağız. Ömer, seninle başlayalım. Bugün ABD Dışişleri Bakanı Pompeo Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye geldi. Havaalanında Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT Müsteşarı, Dışişleri Bakanı tarafından karşılandı. Çünkü Erdoğan Moldova’ya gidiyordu, ona bir zaman ayırdı. Bir görüşme yaptılar. Pompeo’nun Suudi Arabistan ziyareti sonrasında yaptığı açıklamadan haberdarsındır. Kraliyet yönetimi kesinlikle olayla alâkaları olmadığını söyledi. Ben de kendilerine güveniyorum mealinde bir açıklama yaptı Pompeo. Benim aslında aklıma şöyle bir şey geliyor, ne dersin? “Yahu çocuklar bir halt yemiş, ama bunu çok da büyümeden bir şekilde halledelim” şeklinde bir görüşme mi geçmiştir? Yoksa, “Hakikaten böyle bir şey yok; kraliyet rejiminin bununla alâkası yok; birtakım katiller tarafından işlenmiş olmalı” tarzında, inandırıcı olmayan bir açıklamaya yönelmiş olabilir mi? Ne dersin?

Ömer Taşpınar: Bence Pompeo’nun yaptığı bu görüşme, Trump’ın onu oraya yollamak istemesi de bu konuyu bir an evvel, seçimlerden önce ve İran’a yaptırımlar başlamadan, bir an evvel bu meseleyi halletsinler diye. “ABD olarak çok zor durumdayız, Kongre’de Suudi Arabistan’a karşı ciddi bir ivme var. Bu meseleyi bir soruşturma açarak ve mümkünse inandırıcı bir şekilde halletsinler.” Bütün mesele, inandırıcı bir şekilde nasıl halledecekleri. Kongre kolay kolay inanmayacak bunun Suudi Arabistan’da yetkililer tarafından kontrol edilmeyen bir süreç olduğuna. Yani Selman’ın kendisi tarafından kontrol edilmeyen bir süreç sonucu yanlış gitmiş bir operasyon, bazı istenmeyen kişilerin yapmış olması gibi konular, iddialar, bu kişilerin ciddi şekilde cezalandırılmasını gerektirecek. Birkaç kişinin kafasının kesilmesiyle Suudi Arabistan bu meseleyi halledebilir mi? Sorun bu. Fakat şunun altını çizeyim: ABD açısından, özellikle Trump açısından önemli olan konu Suudi Arabistan ile ilişkilerin tam da İran’ı tehdit etmeye yönelmişken, İran üzerine ciddi ekonomik yaptırımlar getirmişken, eğer şu anda İran’a yaptırımlar getirilirse bundan en kârlı çıkacak Suudi Arabistan olacak. Çünkü daha fazla petrol satması gerekecek. İran cezalandırılırsa Suudi Arabistan mükâfatlandırılmış olacak. Kongre bunu istemiyor. Fakat aynı zamanda İran’ın da cezalandırılmasını, tecrit edilmesini istiyorlar. Bu dengeyi nasıl tutacaklar? Yani İran-Suudi Arabistan dengesi şu anda ABD’de zorlanmaya başlandı bu mesele nedeniyle.

İstersen bir ara verelim. Gönül ile devam edelim, sonra bu konuyu konuşmaya devam edeceğiz. Gönül, senin de çalıştığın Ortadoğu Enstitüsü’nün yayınladığı bir açıklamayı gördüm. Kaşıkçı olayı ile ilgili olarak, bu olayın bir an önce tatminkâr bir şekilde aydınlatılması gerektiği belirtiliyor. Burada şöyle bir mesele var anladığım kadarıyla. ABD’den birçok kurumun, kişinin, devletin kendisinin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle çok yoğun ilişkileri var. Bu olayla birlikte bu ilişkiler çok sorunlu hale gelmeye başladı. Bazıları ilişkilerini kopartıyor, bazıları o meşhur yatırımcı konferansına gitmeme kararı alıyor. Bazıları da açıkçası ne yapacaklarını şaşırmış durumda. Biz Atlantic’ten bir yazı çevirdik; “ABD Suudi Arabistan’ı neden harcayamaz, feda edemez?” diye. Çok güçlü bağlar var. Ama bir yandan da Washington Post ve New York Times gibi gazetelerin ve Cumhuriyetçi Parti’den bazı senatörlerin çok ciddi bir şekilde olayı takipçiliği var. Anladığım kadarıyla ABD’de bu iki kesim arasında bayağı bir mesele var. Sence burada olay aydınlansın diyenler mi baskın çıkacak, bir şekilde örtbas edilmesi, Ömer’in dediği gibi birkaç kelleyle ve belki de birtakım maddi cezalarla mı, hangisi baskın çıkar sence?

Gönül Tol: Senin bahsettiğin bir düşünce kuruluşu camiası var. Benim kurumum da bir açıklama ihtiyacı duydu — ki ben bunu takdire şâyan buluyorum. Ortadoğu Enstitüsü kurumunda çalışıyorum ve Ortadoğu ile ilgili çalışan bütün kurumlar şu ya da bu şekilde Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan fonları ile iş yapıyorlar. Hatta bizim de çok önemli bir projemiz vardı; sanat ve kültür programının Suudilerle yaptığı bir etkinliği vardı New York’ta — o iptal edildi. Bu çok önemli, uzun zamandır kovalanan bir projeydi. Bizim kurum bunu iptal etme kararı verdi. Bizimki gibi birkaç yer daha var bunu yapan ve tabii Suudi Arabistan’a karşı ses yükseliyor. Özellikle de Kongre’de. Kongre’yi önemsemek lazım çünkü; düşünce kuruluşları bunu söyleyebilir, baskıyı artırabilir, fakat bu çok bir anlama gelmeyebilir. Fakat Kongre Trump yönetimi altında dış politikada çok etkin bir rol oynamaya başladı. O nedenle de Kongre baskıyı sürdürecek gibi görünüyor. Ama Ömer’in dediği konu da var. Yani Beyaz Saray bunu mümkün olduğunca hasıraltı etmeye çalışacak. Bu 70 yıllık Suudi Arabistan-ABD işbirliği. Ve bugün gelinen noktada Trump yönetiminin İran karşıtı bölge politikasında Suudi Arabistan çok temel bir ol oynuyor. Bunun ötesinde, İran’a yaptırımlardan sonra petrol fiyatları daha çok yükselecek. Bu konuda da Suudi Arabistan’dan yardım istiyor. Dolayısıyla Amerikan yönetimi bu konuyu hasıraltı etmek istiyor. Nitekim gördük zaten. Trump dedi ki: “Bunu kontrol dışı unsurlar yaptı”. Zaten Suudi rejiminin söylediği şey de o.

Eğer izin verirsen, Türkiye ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. Şimdi çok ilginç şeyler oluyor. Bence Türkiye-Suudi Arabistan-ABD arasında bir pazarlık sürüyor. Her ne kadar Washington Post, “Erdoğan gerçeğin peşinde, takdir etmeliyiz; ABD yönetimi de bunu yapmalı” dedi; fakat Erdoğan’ın gerçeğin peşinde olmasının sebebi: Elini güçlendirmek istiyor. Tahminim, hem ABD’den hem Suudi Arabistan’dan bazı talepleri var. Suudi Arabistan’dan finansal talepleri olabilir. Amerika’dan da Halkbank davası konusunda esneklik gösterilmesini talep ediyor olabilir. Bu nedenle de başlangıçta ne yaptı? İsmini vermek istemeyen Türk yetkililer bilgi sızdırdı ve bir ara o bilgi sızdırma olayı birkaç gün durdu. Muhtemelen orada müzakereler hızlandı. Şimdi yeniden başladı. Washington Post’a mesela o yedi kişinin pasaport bilgileri sızdırıldı. Wall Street Journal’a cinayetin konsolosun odasında işlendiği bilgisi sızdırıldı. Bunlar şunu gösteriyor: Bu müzakereler Türkiye’nin istediği gibi gitmiyor. Çünkü “Bunlar kontrol dışı unsurlardır” söylemi ABD tarafından satın alınmış durumda.

İstersen biraz ara verelim. Tam Türkiye’nin pozisyonunu konuşalım istiyordum. Sen ona girizgâh yapmış oldun. Ömer’le devam edelim. Ömer, buraya biliyorsun Washington Post’un çok ağır muhabirleri geldi. Bayağı bir ekip çalışıyor ve başından itibaren bu olay zaten Türkiye’nin birtakım sızdırmalarıyla gelişiyor. Ankara’nın bu izlediği sızdırma yöntemiyle olayı gündemde tutma politikası başarılı oldu mu sence?

Ömer Taşpınar: Türkiye bunları sızdırmasaydı, bu bilgiler ortaya çıkmasaydı, bu bilgiler ulusal basına, Amerikan basınına verilmeseydi, Kongre’de deminden beri bahsettiğimiz Suudi Arabistan’a karşı bir hava olmazdı. Türkiye bunları sızdırarak çok önemli bir şekilde Amerikan kamuoyunu, Amerika’nın iç politikasını etkilemeye çalışıyor. Bütün mesele, burada Türkiye’nin bunu yapması değil, neden yaptığı. Türkiye’nin bu konuda çıkarı ne? Herkes de bunu konuşuyor. Burada görebildiğim kadarıyla üç temel mesele var; bir tanesi Türkiye’nin insan hakları ve gazetecilik konusundaki sicilinin pek temiz olmayışı. Yani bu ülke Avrupa’da herhangi bir ülke değil. Eğer sen hapishanelerinde gazeteci tutarsan, ülkede medya yoksa, bunları sızdırdığında acaba doğru mu sorusu soruluyordu. Artık bu soru çok sorulmuyor; çünkü ortaya çıktı. İkinci mesele, Türkiye Kaşıkçı ile nasıl bir ilişki içindeydi? Oradan da bir soru işareti geliyor. Kaşıkçı Katar ve Müslüman Kardeşler’e çok yakın duran ve benim burada görebildiğim kadarıyla muhtemelen Washington’da Suudi Arabistan rejimine karşı bir hareket başlatmak isteyen birisiydi — Katar’dan ve Türkiye’den gelecek fonlarla. Siyasî bir kişilikti. Müslüman Kardeşler ve Katar’a çok yakın duruyor. Dolayısıyla Türkiye ile resmî bir ilişkisi var yönünde bir söylem var. Üçüncü mesele, Türkiye buradan finansal olarak bir şey elde etmeye çalışıyor olabilir. Halkbank konusunda ABD ile pazarlık olabilir. Suudi Arabistan ile direkt bir pazarlık olacağını zannetmiyorum; çünkü Muhammed Bin Selman Türkiye’den nefret ediyor. Türkiye’ye herhangi bir şekilde finansal olarak yardım etmek istemeyecektir. ABD üzerinden yürüyen bir pazarlık olabilir. Amerika’nın bir şekilde Türkiye’ye dur demesi, bu olayı daha fazla büyütmeyelim demesi için Halkbank üzerinden gidilecek. Ya da İran’a yaptırımlarda Türkiye’ye bir istisna tanınması üzerinden gidilebilecek bir pazarlık söz konusu olabilir.

İstersen buradan Gönül ile devam edelim. Gönül, Ömer’in dikkat çektiği üç noktadan özellikle iki ve üçüncüsü diyelim. İşin maddî boyutu bayağı gündemde herhalde. Türkiye bir yandan bilgileri sızdırırken bir yandan resmî ağızlardan çok açık net sert bir şekilde suçlamaktan kaçındı. Pazarlık ihtimali de gündeme geliyor, ne dersin?

Gönül Tol: Kesinlikle katılıyorum Ruşen. Dediğim gibi bir tarafta yetkililer bilgi sızdırıyor, diğer taraftan Erdoğan çok bir şey söylemiyor. Bilgi sızdırarak baskıyı artırıyorlar. Uluslararası bir kamuoyu oluşturuyorlar, meselenin gündemde kalmasını sağlıyorlar. Ama diğer taraftan da müzakere yürütüyorlar. Muhtemelen Selman’a şu mesaj iletiliyor: “Her şeyi biliyoruz, elimizde kayıtlar var; gerekirse biz bunu kullanırız”. Pompeo da Riyad’da idi. O kadar çok yakın fotoğraflar verdi ki bu da eleştiri konusu oldu. Selman, “Biz çok eski dostuz, bunu da göğüsleyeceğiz” dedi. “Bunlar kontrol-dışı unsurlar” argümanı artık benimsenmiş durumda. Selman da Türkiye’den nefret eden bir insan olarak muhtemelen Türkiye’ye şunu söylüyor: “Ben sana hiçbir şey vermek zorunda değilim. Zaten bunlar benim bilgim dışında unsurlar tarafından yapıldı. Bunun benimle alâkası yok” diyor ve ABD’de de bunu satın aldığı sürece Türkiye’ye hiçbir şey vermek istemeyecektir. O nedenle bence Türkiye yeniden sızdırmalara başladı. Türkiye tabii şu argümanı yerle bir etmek istiyor; bu olanların Selman’ın bilgisi dışında olma ihtimali bulunmadığını göstermek istiyor. Bu nedenle mesela pasaport fotoğraflarını Washington Post’a veriyor. Muhtemelen Erdoğan’a çok yakın bir isim veriyor. Türk yetkililer Wall Street Journal’a diyor ki: “Konsolosun gözünün önünde yapıldı”. Yani konsolos orada ise, bir konsolosun Selman’dan onay almadan bunu yapmasına imkân yok. Türkiye bunu söylemeye çalışıyor, fakat Türkiye’nin emrin birebir Selman’dan geldiğini kanıtlaması zor. Müzakerelerde Türkiye istediği şeyi alamadı. Bu nedenle baskıyı artırmaya devam ediyor.

Peki Gönül, seninle kalalım ve bu konuyu kapatıp Brunson ile devam edelim. Tahmin ettiğimiz gibi bırakıldı; neredeyse bir hafta oluyor. Türkiye ve ABD açısından baktığımızda Brunson olayında kim ne kazandı? Kim ne kaybetti? Kim bundan sonra ne kazanabilir? Ve de kaybedebilir?

Gönül Tol: Trump açısından tabii Brunson ile Beyaz Saray’da fotoğraf vermesi seçimlerden önce önemliydi. Dolayısıyla Trump bunu bir diplomatik başarı olarak gösteriyor ve kendi tabanı bunu büyük ölçüde kabul ediyor. Türkiye ne aldı? Trump, “Aramızda herhangi bir anlaşma olmadı” dedi; ama tabii bilmiyoruz. Bence Hakan Attila’nın Türkiye’ye gönderilmesi bu anlaşmanın bir parçası olabilir. Bunu yarın görmeyiz, ama kısa bir süre sonra bunu görebiliriz. Eğer öyle olursa Türkiye de bunu kazanmış olacak. Genel resme bakacak olursak; Türkiye’de hukukun olmadığı, yargının bağımsız olmadığının altı çizilmiş oldu. Her ne kadar Erdoğan’a yakın isimler, “Bakın işte yargı bağımsızdır” dese de, ne burada hiç kimse inanıyor ne dünyada bunun bir kamuoyu var. ABD’de Dışişleri Bakanlığı’ndaki yargı: “Bak işte, Erdoğan bundan anlıyor. Yani bu kadar zamandır Brunson’un salıverilmesi için müzakere yürütüyorduk Türkiye bunu hiç dinlemedi. Nitekim biz yaptırımları gündeme getirdikten sonra Erdoğan istediğimiz noktaya geldi. Demek ki Erdoğan zor kullanmaktan anlıyor.” Bu anlayış pekişti. Bundan sonra her problemde yaptırımlar gündeme gelecek. O anlamda Erdoğan’ın elinin zayıfladığını düşünüyorum.

Ömer, bu konuya seninle devam edecek olursak; Trump’ın bu konuda yaptığı açıklamalar, Türkiye hakkında iyi laflar etmeye çalıştığı yerlerde bile, “rehine”, “fidye” gibi laflar koyarak aslında Türkiye’yi bayağı kötü bir duruma sokuyor. Brunson olayı Trump’ın Türkiye’ye sempatik bakmasının kapısını açtı mı? Yoksa Trump yine öyle laf etti, sorunlar ortada, ilişkiler rayına oturmayabilir mi?

Ömer Taşpınar: Trump Erdoğan konusunda Brunson meselesi nedeniyle gerçekten hayal kırıklığına uğramıştı. Şu anda Erdoğan ile ilgili düşünceleri tekrar eskiye döndü; biraz diyalog kanalları açıldı. Yani Beyaz Saray ile Türkiye’deki saray arasında bir telefon konuşması yapılabilir hale geldi. İlişkilerdeki yapısal sorunlar belli. Çavuşoğlu, “Brunson’un serbest bırakılması ABD ile ilişkilerin bütünüyle düzeldiği anlamına gelmiyor” dedi. Bu doğru. Gerçekten devam eden ciddi sorunlar var. Fakat ABD bir başkanlık sistemi; Türkiye de bir başkanlık sistemi. İki başkanın birbiriyle konuşmuyor olması ciddi bir sorundu. Kurumlar birbirinden hazzetmiyorken iki başkanın konuşmuyor olması çok daha ciddi krizlere neden olabilirdi. Brunson neden serbest bırakıldı? ABD baskı kurdu, o sayede serbest bırakıldı. Eğer ABD zorlamasaydı Türkiye kolay kolay Brunson’ı bırakmazdı. Elinde koz olarak tutmaya devam ederdi. ABD’deki izlenim Türkiye’nin bunu siyasî nedenlerle serbest bıraktığı, karşılığında da bir şey isteyeceği yönünde. Trump da “Fidye vermedik” dedi. Bu “Biz taviz vermedik” anlamına geliyor. Fakat Trump’ın inandırıcılığı Erdoğan’ın inandırıcılığı kadar dünyada. Tabii ki devam eden bir pazarlık var. Amerika da karşılığında bir şeyler verecek duruma gelebilir. Türkiye’nin isteği daha çok ABD ile ekonomik ilişkilerin sarsılmaması, Halkbank’a ceza gelip Türkiye’nin ekonomisini daha da aşağıya çekmemesi, bir de İran’a yaptırımlar konusunda Türkiye’ye istisna kullanması. Bütün bunlar zor meseleler. Türkiye’nin bütün bu konularda istediğini elde edeceğini tahmin etmiyorum; ama eskisinden daha iyi bir yerdeyiz, çünkü Trump ile Erdoğan konuşuyor.

Son olarak İdlib ile noktalayalım. Gönül, 15 Ekim’de mühlet doldu. Anlaşmanın gerekleri yerine getirilmişe benziyor. Ne dersin?

Gönül Tol: Zaten İdlib’de varılan çözüm aslında geçici bir çözümdü. Özel olarak Rusya ve Türkiye’nin vardığı anlaşmaya bakarsak, Türkiye’nin desteklediği gruplar silahlarını alıp çekildiler, fakat cihadcı gruplar çekilmediler. Dolayısıyla anlaşmanın bütün şartları yerine getirilmedi. Fakat Rusya’dan yapılan bir açıklama var. “Bunlar zor meseleler, biz Türkiye’nin performansından memnunuz” diyor. Yani süre uzatıldı gibi görünüyor. İdlib anlaşması yapıldığında en çok dikkat çekilen nokta, HTŞ gibi radikal grupların ne adım atacağı idi. HTŞ bir açıklama yayınladı. “İdlib’e rejim saldırısını önleme çabalarını takdir ediyoruz” dedi. “Fakat silahlarımızı bırakmıyoruz” dedi. Bu şu anlama geliyor: Muhtemelen ağır silahlar İdlib’in içerisine doğru çekilecek, fakat militanlar kalmaya devam edecek gibi görünüyor.  Türkiye, “Çekilmeye direnen unsurlar olursa biz güç kullanacağız” demişti, fakat Türkiye’nin HTŞ gibi gruplara karşı güç kullanması zor. Çünkü Türkiye’nin bu şartları yerine getirebilmesi için HTŞ’ye ihtiyacı var. Çünkü Türkiye diğer radikal grupları kontrol altında tutmak için HTŞ’ye güveniyor. Bu nedenle birebir askeri müdahale söz konusu değil; ama anladığım kadarıyla İdlib’i ele geçirme operasyonu yıl sonuna kadar ertelenebilir ve Türkiye’ye esneklik sağlanabilir. Rusya memnun görünüyor Türkiye’nin performansından, ama dediğim gibi orada kilit nokta: HTŞ.

Fırat’ın doğusu meselesi, Ankara anlamında bir ısrar var. Önümüzdeki dönemde bu ağırlık kazanacak mı sence?

Ömer Taşpınar: Türkiye açısından Kürt meselesi öyle bir yere geldi ki, içerideki dinamiklerle Suriye’deki dinamikler akışkanlık içerisinde. Türkiye Suriye’de tekrar bir askerî operasyona girişirse iç politikada etkileri olacak. Seçim sürecine girecek Türkiye. Washington’dan hissettiğim kadarıyla ciddi bir kopuş halinde Türkiye’nin doğusu. Türkiye’nin Suriye’de yaptıklarının bu konulara da etkisi olacak. Meseleye daha geniş bir açıdan baktığımızda Türkiye’nin Kürt meselesinde çok zor bir noktaya geldiğini görüyoruz. Suriye üzerinden giden bir politika var. Son olarak da şunu söyleyeyim; Suriye Dışişleri Bakanı, “İdlib operasyonu ertelenince biz artık gözümüzü doğuya çevirdik” diyor. “Kürt kardeşlerimiz artık bir karar vermeli” dedi. “Bizimle mi devam edecekler yola, yoksa ABD ile mi?” Burada Kürtlere bir mesaj veriyor. ABD burada ne kadar kalacak? Siz PYD olarak ABD’nin ipiyle kuyuya inecek misiniz? Daha önce gördünüz Irak’taki kardeşleriniz nasıldı? Siz de yarın bir gün bizimle masaya oturmak zorunda kalacaksınız. Dolayısıyla onlara aba altından sopa gösterdi. Bence sadece Türkiye değil Şam’daki rejim de bu meseleye ağırlık verecek önümüzdeki günlerde. Burada da Ankara ile Şam arasında bir anlaşma olabilir. Çünkü aynı yöne gidecekler, Kürtlere özgürlük verelim diyen bir Şam yok. Kürtlere özgürlük verelim diyen bir Ankara hiç yok.

Evet burada noktayı koyalım. Çok verimli bir “Transatlantik” oldu gerçekten. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak dileğiyle.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus