Dexter Filkins: “ABD’de yönetim ve medya Muhammed Bin Salman’ın gerçek yüzünü göremeyecek kadar kör”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dexter Filkins’in New Yorker’da çıkan makalesini aynen aktarıyoruz:

Elimizdeki bilgilere göre gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, hiçbirimizin kendimiz için hayal etmeye cesaret dahi edemeyeceği şekilde yavaş ve işkence çektirilerek öldürüldüğünü ve bunun da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman’ın (MBS) emriyle yapıldığını söyleyebiliyoruz. Türk yetkililerin paylaştığı bilgiler, Kaşıkçı’yı öldürmek üzere İstanbul’a yollanan ekibin MBS’nin yakın koruma ekibi olduğunu gösteriyor.

Kaşıkçı sıcak, cömert ve eğlenceli bir insan olmasının yanı sıra, hükümetlerin hesap verebilir ve şeffaf olması gerektiği prensibine bağlı bir kişiydi. Öyle ki ilkelerine bağlılığı ve onlardan taviz vermemesi sebebiyle 2016 yılında Suudi hükümeti onu susturmak istemiş, Kaşıkçı da bunun üzerine ülkeyi terk edip ABD’ye gitme kararı almıştı. Washington’a her gittiğimde Cemal ile görüşürdüm. Onunla en son, ortadan kaybolmasından altı gün önce haberleşmiştik. Bana Suudi Arabistan’da yapılan son operasyonlarda alıkonulan gazeteci ve muhabirlerin görüntülerini yolladığı mailde şöyle yazıyordu: “Umarım haber ilgili çeker. Dünya MBS’nin ne kadar reformist biri olduğunu konuşurken, Suudi yetkililer adaleti yerle bir ediyor.”

Aslında Kaşıkçı trajedisinden öğrenilecek bir şey varsa o da Washington ve ABD medyasının, MBS’nin gerçek yüzünü fark edemeyecek kadar kör olduğu. Geçen yılki ABD ziyaretinde MBS, Hollywood, Silikon Vadisi, Wall Street ve tabii ki Beyaz Saray’da, Gorbaçov ya da Gandhi edasıyla tıpkı bir mesih gibi coşkuyla karşılanmıştı.

Bu konuda en ileri giden ise kuşkusuz tüm Ortadoğu politikasını, 33 yaşındaki Prensin vizyonu ve olgunluğu üzerine kuran Trump yönetimi oldu. Bu yılın başında yazdığım MBS portresinde de anlattığım gibi, Trump’ın Ortadoğu politikasından sorumlu danışmanı ve damadı Jared Kushner, Trump’ın yemin töreninden birkaç gün sonra, Beyaz Saray’da yardımcılarıyla beraber otururken bir Ortadoğu haritası açmış ve elini o sıkıntılı ülkenin üzerine koymuştu. O zamanlar henüz yardımcı veliaht olan MBS’yi işaret eden Kushner, onu Suudi Arabistan’ın makûs kaderini değiştirecek “değişimin lideri” olarak nitelemişti. Beyaz Saray’ın desteğini arkasına alan MBS, kısa zamanda aralarında kuzeni Veliaht Prens Muhammed bin Nayif’in de olduğu rakiplerini elimine ederek veliaht prens olmuştu. Süreç çok çirkin bir biçimde ilerlese de o zamanlar bunu kimse pek umursamamıştı.

“Kurşunların babası”

MBS’nin şiddetli ve fevri karakteri en başından kendisini ele veriyordu. Kulaktan kulağa yayılan ilk vukuatı, bir arsayı ele geçirmek amacıyla bir tapu memurunu tehdit etmesiydi. Bu konuda pek istekli davranmayan memura, MBS fikrini değiştirmesi içi bir zarf içinde kurşun göndermişti. O günden sonra Suudi sokaklarında MBS, Abu Rasasa (Kurşunların babası) olarak bilinecekti.

Daha sonra ise Aralık 2017’de, Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Riyad’da 11 saat boyunca alıkonuldu. Bölgede görev yapan iki ABD’li yetkiliye göre, Suudiler Hariri’yi bir sandalyeye oturtup, tokatlıyorlardı (Hariri’nin basın sözcüsü bunu daha sonra yalanladı). MBS, Hariri’nin Lübnan’da etkili olan silahlı grup Hizbullah’a karşı yumuşak tutumuna çok kızmıştı ama Hariri’ye yapılan “kabadayılık” ters tepmiş, Lübnan’a döndüğünde bir kahraman gibi karşılanmıştı. Aynı yıl MBS, kendisiyle benzer düşünen Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed Bin Sayid ile birlikte emiri düşürmek umuduyla Katar’a ambargo uygulama kararı aldı. ABD’li yetkililerin müdahalesiyle  bu plan da suya düştü.

Ve tabii bir de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, İran karşıtlığı temelinde Yemen’e düzenledikleri saldırılar var. 2016’dan beri hız kesmeden devam eden ve hiçbir ayrımın gözetilmediği saldırılarda, 16 binden fazla sivil hayatını kaybederken, ülkeyi kıtlık ve kolera salgını sarmış durumda.

MBS’nin otokratik karakterini ayyuka çıkaran en büyük olay ise, Kasım 2017’de, Suudi kraliyet ailesinin yaklaşık 500 üyesine yönelik yapılan operasyondu. Yüzlerce prens ve diğer hanedan üyeleri servetlerinin önemli bir kısmını devredene kadar beş yıldızlı bir otelde alıkonuldu. Bu kişilerin özellikle bazılarının servetlerini etik yollardan kazandığını söylemek imkansız olsa da, MBS’nin kimseye yargılanma ve savunma hakkı vermeden hareket ettiği bir gerçek. Güvenilir kaynaklar, Ritz Carlton Oteli’nde tutulan bazı prenslere işkence dahi yapıldığını söylüyor.

MBS yolsuzlukla mücadele ettiğini söylese de, kendisi de lüksten çok uzak bir insan değil. 2015’te Güney Fransa’da aldığı yatta yaptığı tatiller, Paris’in batısında içinde bir sinemanın olduğu şato, Louvre Müzesi’nin Abu Dabi’deki şubesine bağışladığı 450 milyon dolarlık Da Vinci’nin İsa Portresi de bunu gösteriyor.

Kuşkusuz ABD hükümeti ve medyasında MBS’nin kişiliği o kadar şişirildi ki, kendi de öğrenecek bir şeyi olmayan biri olduğunu düşünmeye başladı. Bu senenin başında MBS’yle mülakat yapmak istedim fakat isteğim reddedildi. Daha sonra New Yorker’dan arkadaşların gönderdiği sorular ise Suudi yetkililer tarafından esefle karşılandı. Özellikle kurşun meselesi gibi konularla ilgili sorduğumuz sorular onları çok kızdırmıştı.

Kral Salman en sevdiği oğlunu gözden çıkarır mı?

Kaşıkçı olayında ise ortaya çıkan her delil, MBS ve Suudi yetkililer tarafından yapılan açıklamaları kamuoyu önünde daha da saçma gösteriyor. En son Başkan Trump tarafından da savunulan Kaşıkçı’nın birtakım kendini bilmez tarafından öldürüldüğü iddiası da boşa çıkmışa benziyor. Öyle ki, İstanbul’a gönderilen suikast timinde bir adli tıp uzmanının olduğu da kanıtlanmış durumda.

Suudi ve Amerikan yetkililerin kendilerine sorması gereken soru ise MBS gerçekten kral olabilir mi ve hatta olmalı mı? Kral Salman, en çok sevdiği oğlunu bir kenara bırakacağa benzemiyor; bu Suudi sarayı için dayanılması güç bir aşağılama olacaktır. Kaldı ki yapsa bile yerine kimi getirecek? MBS’nin neredeyse tüm rakipleri ya hapiste ya da ortaya çıkamayacak seviyede aşağılanmış durumda.

Fakat şu da bir gerçek ki, Kaşıkçı olayı ABD-Suudi ilişkilerini son 40 yılın en düşük seviyesine getirmiş durumda. Üretilen hiçbir hikaye de Cemal Kaşıkçı’nın aralarında bir adli tıp uzmanının olduğu bir suikast timi tarafından öldürüldüğü ve İstanbul’daki başkonsolosluk binasında girdikten sonra Kaşıkçı’nın ne ölü ne de diri bir daha görülmediği gerçeğinin üzerini örtemeyecek. Özgür medyaya inanan hiçbir Amerikalı, Kaşıkçı cinayetini unutmamalı ve MBS’ye de unutturmamalı.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus