Analiz: Kaşıkçı cinayetinin perde arkasında ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin dış politika hesapları

Washington Post yazarı Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ortadan kaybolmasının üzerinden üç hafta, öldürüldüğünün ortaya çıkmasının üzerinden ise bir hafta geçti. Fakat bu sürede Kaşıkçı’nın neden ve nasıl öldürüldüğünün ötesinde bu olaya en çok angaje olan üç ülke ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin olayı kısa vadedeki çıkarları için nasıl kullandığı ise genelde ayrıntılar arasında kayboluyor.

Kaşıkçı cinayeti, ilk günden beri ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından birbirleriyle olan ikili ilişkilerinde avantaj sağlamak için bir koz olarak görülüyor. Özellikle cinayetin ortaya çıkmasından itibaren, Kaşıkçı’nın “katil zanlısı” olarak görülen Suudi Arabistan “hasar tespiti” ile uğraşırken, Türkiye ve ABD bu olayı birer dış politika kazancına çevirme hesapları yapıyor.

ABD’nin hesabı: Petrol fiyatları meselesi

Trump yönetimi göreve geldiğinden beri İran politikasında Obama dönemine kıyasla ciddi değişikler yapacağının sinyallerini veriyordu. İran’ı uluslararası arenada yalnızlaştıran bir dış politika stratejisinde ABD’nin İsrail ile beraber Suudi Arabistan’a daha fazla yaklaşması anlaşılır bir durum. Fakat bu denkleme bir başka parametrenin daha dahil olduğunu da unutmamakta fayda var: Petrol fiyatları.

İran ve Venezüela gibi ülkelere ABD tarafından uygulanan yaptırımlar, dünya piyasasındaki petrol arzının önemli ölçüde azalmasına ve dolayısıyla fiyatların yükselmesine yol açtı. Trump yönetimi ise yüksek petrol fiyatlarını ara seçimlerde kendisi için büyük bir handikap olarak gördüğünden, Suudi Arabistan’ın diğer OPEC üyesi ülkelerle birlikte petrol üretimini artırıp fiyatların düşmesine katkıda bulunmasını istedi. Yaz aylarını bu beklentisinin karşılanmasını bekleyerek geçiren Trump, ekim ayı başında kendisini oyaladığını düşündüğü Suudi Arabistan’a karşı alışılagelmişin dışındaki o açıklamayı yaptı: “Kral Selman’ı seviyorum. Ama ona dedim ki: Seni koruyoruz. Biz olmasak orada iki hafta bile duramazsın.”

Şimdi ise Akdoğan Özkan’ın T24’te çıkan makalesinde altını çizdiği gibi, Trump yönetiminin Suudi Arabistan’dan istediğini alana kadar Kaşıkçı olayının Amerikan kamuoyunda yarattığı rahatsızlığı da kullanacağı aşikâr. Fakat bu hiçbir zaman ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin kökten zarar göreceği bir durum yaratmayacak. Zira herkes Suudi Arabistan’ın ABD endüstrisi için kolayca vazgeçilebilecek bir müşteri olmadığının farkında.

Türkiye’nin hesabı: ABD ile ilişkiler ve Ortadoğu politikası

Türkiye açısından bakıldığında, son zamanlarda ne ABD ile ne de Suudi Arabistan ile ilişkiler pek istendiği gibi değil. Pastör Brunson’ın serbest bırakılması ile Ankara-Washington hattındaki gerilim bir nebze yumuşamış olsa da, ABD-Türkiye ilişkilerinin merkezinde çözülmesi çok zor meseleler durmaya devam ediyor: Türkiye’de tutuklu bulunan ABD konsolosluk çalışanları, Gülen’in iadesi ve Halkbank davası.

Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri: Bir etkinlik rekabeti mi?

Suudi Arabistan ile ilişkilere gelince, Türkiye’nin bu ülkeyle ilişkilerinin bir süredir limoni olduğu biliniyor. Birçok analist, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki gerginliğin Ortadoğu veya Arap dünyasının liderliği için giriştikleri yarıştan kaynaklı olduğunu ifade ediyor. Özellikle Arap isyanları sırasında Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’i destekleyen politikaları, Suudi Arabistan ile olan net fikir ayrılıklarını su yüzüne çıkardı. Öyle ki Suud Hanedanı, Müslüman Kardeşler’in bölgede güç kazanmasını kendi iktidarına karşı doğrudan bir tehlike olarak görüyor.

Nihayet Suudi Arabistan 2013’te, Mısır’ın Müslüman Kardeşler üyesi Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi düşüren Sisi liderliğindeki darbeyi destekledi. Bu dönemde iki ülke arasındaki fikir ayrılıkları daha da belirginleşse de, Türkiye ve Suudi Arabistan hiçbir zaman doğrudan birbirini hedef almadığı gibi, Kral Salman göreve başladıktan sonra iki ülke arasında yakınlaşma ve işbirliğini artırmak için karşılıklı adımlar atıldı. Bu süreçte Suriye’de sahadaki Türk-Suud işbirliği artarken aynı zamanda Türkiye, Yemen’e karşı koalisyona katıldı.

Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki yapısal sorunların bir kenara bırakıldığı bu yakınlaşma süreci, Trump’ın başkan seçilmesinin ardından ABD’nin Jared Kushner’ın çizdiği yeni Ortadoğu politikasıyla değişen dengelere ayak uyduramadı. İsrail ile ilişkilerin “her zamankinden daha güçlü” bir döneme girmesi, ABD’nin İran’a ve dolayısıyla Suudi Arabistan’a bakışını değiştirmesini gerektirdi. Bu dönemde Kushner’ın da desteğiyle veliaht prens olan Muhammed bin Salman, hem içerde hem de dışarda rakiplerine karşı çok daha sert bir politika izlemeye başladı. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e öteden beri sağladığı desteğe ek olarak, Körfez krizinde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin hedef aldığı Katar’ın yanında durması, Muhammed bin Salman’ın Türkiye’yi “şer üçgeninin bir parçası” olarak nitelemesine yol açtı.

Tüm bunlarla birlikte Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkinin giderek daha çok bir “etkinlik rekabeti” olarak değerlendirildiği bir sürece girmiş olduk. Bu süreçteki dengelerin değişmesi Veliaht Prens Muhammed bin Salman ABD ve Batı kamuoyunun önemli bir kesiminin desteğini almışken ve eş zamanlı olarak Türkiye’nin de ABD başta olmak üzere Batı ile arası kötüyken pek mümkün görünmüyordu. İşte Kaşıkçı cinayeti tam bu noktada dengeleri sarsabilecek bir olay olarak gündeme düştü. Pastör Brunson’ın serbest bırakılmasıyla ABD ile gerilen ilişkilerini yumuşatma şansı yakalayan Türkiye, böylece Veliaht Prens Salman’ın da pozisyonunu zayıflatabilecek bir fırsat elde etti.

Türkiye bu fırsatı, Kaşıkçı cinayetiyle ile ayrıntıları stratejik bir zamanlamayla Batı basınına sızdırarak kullanmaya çalıştı. Bu şekilde hem Suudi Arabistan’ı doğrudan karşısına almamasına rağmen Veliaht Prens Bin Salman’ın pozisyonunu uluslararası seviyede zayıflatabilecek hem de ABD kamuoyunun Trump hükümetini Suudi Arabistan ile ilişkiler konusunda baskı altına alması için uygun bir ortam yaratabilecekti. Bu amaçla Türkiye, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili şok edici ayrıntıları yavaş yavaş ve diğer aktörlerin hamlelerini görerek sızdırdı. Al Monitor’da çıkan bir analizde de belirtildiği gibi, Türkiye Suudi Arabistan’ı ABD nezdinde zayıflatarak, ABD ile kendi ilişkilerini düzeltmeyi de hedeflemiş olabilir. Eğer böyleyse, yazıda da belirtildiği gibi, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerindeki sorunlar, ABD’nin üçüncü bir ülkeyle olan ilişkilerinin akıbetine bağlı olmaktan çok daha derin sorunlarla ilgili.

Tüm bu olaylar örgüsünde bana göre en can sıkıcı konu ise bir haftadır tüm dünyanın içerlediği bir katliamın bu konuda gün aşırı demeç veren devlet adamları nezdinde aslında hiçbir şey ifade etmediğini bilmek. Duygulara ve merhamete yer olmadığını hepimizin bildiği dış politika ve uluslararası siyasetin, 21. yüzyılda bir gazetecinin bir diplomatik misyon sınırları içerisinde hunharca katledilip, müzik eşliğinde parçalara ayrılmasına sessiz kalmayacak kadar insanileşemediğini görmek gerçekten acı.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar