Gazetecilik ve aktivizm

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Prof. Turgut Tarhanlı, Prof. Betül Tanbay, Hakan Altınay ve diğer 10 STK yöneticisinin gözaltına alındığı Anadolu Kültür A.Ş. operasyonuna ve Kadri Gürsel’in son kitabından hareketle başlayan gazetecilik ile aktivizm ilişkisi üzerine tartışmaya bakış.

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün yine kötü bir gün oldu — en azından benim için ve çok sayıda insan için. Sabahtan itibaren yine yeni gözaltı haberleri ile güne başladık. İçlerinde çok yakından tanıdığım çok yakın arkadaşlarım, dostlarım var. Örneğin dün Kürişat Bumin’in cenazesinde Turgut Tarhanlı ile ayaküstü sohbet etmiştik. Turgut –benim gazeteciliğimin ilk yıllarında o da yüksek lisansını yapıyordu yanlış hatırlamıyorsam– o zamandan beri, rahmetli Bülent Tanör’ün öğrenciliğinden beri tanıştığım ve serinkanlılığıyla hayatta en gıpta ettiğim isimlerden birisi. Bir diğer isim –serinkanlılık denince– Hakan Altınay tabii. Hakan’la da dün telefonla konuşmuştuk. Benim hayattaki en yakın arkadaşlarımdan birisidir. O da bir serinkanlılık ve sağduyu abidesidir gerçekten ve iyi insan kimdir diye soran olursa söyleyeceğim birkaç kişiden birisidir. Onun da alındığını duydum; başka isimler de var. Çoğu tanıdığım ya da bildiğim isimler var. Mâlûm, Osman Kavala soruşturması kapsamında bir şeyler yapmaya çalışılıyor. Hukuk diyemeyeceğim, bu, devletin yapmak istediği bir şey. Daha önce bu başka şekillerde yapılıyordu, Ergenekon, Balyoz dönemlerinde. Şimdi de bir süredir başka türlü devralınan bir miras var. Aynı şekilde, suç olmayan şeyleri suç olarak addedip, delil olmayan şeyleri delil olarak kullanmaya çalışılarak kotarılmak istenen davalar, uzun gözaltılar ve tutukluluk süreleri vs.

Gazeteciliğin alabildiğine daraltıldığı yerlerde, gazeteciler aktivist olmaya zorlanıyor

Şimdi bütün bunlar aslında bugün yapacağım, yapmayı düşündüğüm yayınla çok alâkalı. Yani gazetecilik ve aktivizm meselesi. Bir gazeteci olarak, ama bu kadar da yakından tanıdığı insanların başına gelen bu haksızlıklar karşısında insan gerçekten öfkeye kapılıyor. Ne diyeceğini bilemiyor, sinirleniyor vs. ama gazetecilik hayatımda en azından şunu öğrendim: Bizim esas görevimiz duygularımızı, sinirlerimizi ya da memnuniyetimizi –her neyse– olabildiğince geri plana atıp, bu yaşananlarla ilgimiz ne olursa olsun, bu yaşananları kamuoyuna olabildiğince düzgün, doğru bir şekilde anlatmak, objektif olarak doğru bir şekilde anlatmak, yaptığımız yorumların da özgün olması ve bir şeylere, özellikle insanların düşünmesine katkı verici olması lazım. Burada tabii ki bütün Hakan, Bülent, Betül Hanım, Yiğit, bir yığın isim var, tanıdıklarım, Asena’yı tanıyorum mesela, başkaları da bildiğim isimler… Bu isimlerin yanında, şahsen yanında olmak ayrı bir şey, ama gazeteci olarak bu olayı takip etmek ayrı bir şey. Bunların son dönemde Türkiye’de ve dünyada aslında çoklukla karıştırıldığını görüyoruz.
Aktivizm deniyor artık, eskiden militanlık denirdi. Artık aktivizm daha yumuşak, daha kapsayıcı bir olay. Militanlıkta şiddet boyutu sanki daha fazla vardı. Aktivizm o anlamda daha iyi bir konsept, kavram. Bizim gibi kutuplaşmanın alabildiğine arttığı, devlet eliyle hak ve özgürlükler üzerindeki baskıların, tabii bu arada da basın, düşünce, ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların alabildiğine arttığı yerlerde, gazeteciliğin alabildiğine daraltıldığı yerlerde, gazeteciler bir nevi aktivist olmaya zorlanıyorlar. Bu devletin bir tercihi, devletin istediği bu. Çünkü bana göre devlet bu yolla, bu kişileri aktivizme iterek onların gazeteci olarak inanılırlığını, saygınlığını ve her kesime ulaşabilirliğini engellemek istiyor.
Sonuç olarak geçtiğimiz dört beş yıl içerisinde, belki daha uzun bir süredir birçok iyi gazetecinin bu kutuplaşmanın içerisinde aktif pozisyon alma nedeniyle en azından kendisiyle aynı pozisyonu savunmayan kesimlerle arasında çok ciddi mesafe açtığını düşünüyorum. Bunun doğru olmadığı kanısındayım. Ama bunu bir dayatma olarak söylüyor değilim. Bu bir tercih meselesi. Bazı arkadaşlarımız, meslektaşlarımız bunu tercih ediyor olabilir, ben bunu tercih ediyor olabilirim.
Medyascope’ta biz uzun zamandır hep bunu gündeme getiriyoruz. Her toplantımızda, haber toplantımızda, arkadaşlarla konuştuğumuzda, bu mesele dönüp dolaşıp karşımıza geliyor. Ve biz burada ilkemizi çok kabaca, “aktivist olmak değil, ama aktivistlerin aktivitelerini de haberleştirmek” olarak belirledik. Bu onların yaptığını küçümsemek, önemsiz görmek anlamına gelmiyor. Ancak günümüz Türkiye’sinde ne kadar alan daraltılırsa daraltılsın, hâlâ gazeteciliğin yapılabilir olduğunu göstermek, göstermeye çalışmak ve bu gazeteciliği yaparken de her kesime, yani bu var olan kutuplaşmanın ötesinde her kesime ulaşmaya çalışmak… Bunu aslında değişik vesilelerle Medyascope üzerine burada yaptığımız yıldönümü yayınlarında da çok söyledim. Tekrar bu konuda bir yayın yapmamın nedeni, Kadri Gürsel’in son kitabından hareketle başlayan bir tartışma. Kadri ile üç aşağı beş yukarı benzer düşünüyoruz, ama ayrı ayrı kelimeler kullanıyoruz belki; ama sonuç olarak üç aşağı beş yukarı aynı pozisyondayım. Onun bu söylediklerinin, bu konuda söylediklerinin, özellikle Artı Tv’deki yayında söylediklerinden hareketle birçok arkadaşımızda, meslektaşımızda bir tartışma başladı. Kadri’ye eleştiriler oldu, yazılar yazıldı. Anladığım kadarıyla Kadri de bütün bu eleştirilere yönelik bir yazı hazırlamakta ve tahmin ediyorum ki bu tartışmanın zenginleşmesine katkıda bulunacaktır.

Her kampın beklentileri var

Burada şöyle bir husus var, tekrar onu vurgulamak lazım: Siz bir kampa kendinize yerleştirdiğiniz zaman, mesleğiniz ne olursa olsun ama özellikle gazetecilik meselesinde, özel olarak o kampın, o kutbun beklentilerine göre hareket etmek gibi bir durumda oluyorsunuz. Onun dışına çıktığınız zaman zaten hemen sizi susturmaya çalışıyorlar. “Sen nasıl olur da böyle söylersin. Sen nasıl olur da şuna selam verirsin, şunu programına konuk alırsın vs.”, çoğaltılabilecek bir şey. Bunu kabul ettiğiniz zaman belli bir kriterin, belli bir sınırın içerisinde kabul ettiğiniz zaman, aslında bu tam da devletin istediği bir husus.
Ama şunu kabul etmek lazım: Şu anda egemen olan, ağır basan yön, aktivizmin daha fazla öne çıkması. Yani şunu söylemiyorum: Kimileri gazeteciliği bıraktı, aktivizmi tercih etti değil. Ama bazı meslektaşlarımızda aktivizm, bazı meslektaşlarımızda da gazetecilik ön planda duruyor. Bir gidiş-gelişler hep oluyor, ama büyük ölçüde baktığımda, şimdi isimler gözümün önüne geliyor, beraber yıllarca değişik mecralarda ya da aynı mecralarda bu işi yaptığımız arkadaşlar, onların yine röportajlar yaparak, yine sahadan haberler vererek çok daha etkili olabileceğini düşündüğüm birçok arkadaşımızın, bugünün Türkiye’sinde, tam da ihtiyacın daha fazla olduğu bir dönemde yeterince katkıda bulunmadıklarını düşünüyorum. Bu benim yaklaşımım. Büyük bir ihtimalle de onlar benim hakkımda ve ben bana benzer pozisyon alanlar hakkında benzer şeyler söylüyorlardır. Bizim yeterince cesur olmadığımızı ya da aktif olmadığımızı söylüyorlardır.

Amacımız üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil

Şimdi bir alıntı aktarmak istiyorum. Aslında bunu düşündüm, yapayım mı yapmayayım mı diye, ama yapmak istiyorum. Bu ekşi sözlük’ten bir şey. Buraya değişik vesilelerle insanlar geliyor –kurumlardan, okullardan–, kapımız herkese açık ve bunlarla konuşuyoruz. Ve genellikle dönüp dolaşıp iş gazetecilik, aktivizm meselesine geliyor. Burada söylediklerime benzer şeyleri söylemişim yine bir kere, şaşırmadım, benim cümlelerim. Bunu yazan kişi şöyle diyor: “Bizim amacımız üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil.” Bu çok sık kullandığım bir laftır. “Biz haberlerimizi yaparız. Bazıları gazetecilikle aktivizmi birbirine karıştırıyor.” Bu söylediğim laflar. Şimdi bunu yazan arkadaş şöyle devam ediyor: “O sırada 100’ün üzerinde gazeteci içerideydi. Bunlardan biri de Ahmet Şık’tı. Ne diyor ulan bu diye döndüm, dışarı çıktım. Sigara içtim…” vs. devam ediyor.
Şimdi burada bu çok sık yapılan bir şey olduğu için bu örneği veriyorum, çok sık başımıza geliyor. Mesela birçok durumda beni Ahmet Şık’la, nasıl söyleyeyim, terbiye etmeye çalışanlar — bunu Fethullahçılar çok yapıyor işin trajik yönü. Ahmet’e en büyük kötülüğü edenlerden olan Fethullahçılar, benim birtakım yorumlarımı karalamak isterken Ahmet’i çıkarırlar. Bu arkadaş da bunu yapmış. Ancak şunu tabii ki ıskalıyorlar: Ahmet Şık o tarihte Medyascope’un yayın kurulundaydı. Bizim ilk baştan itibaren burada bize çok emeği oldu ve bizim zaten çok köklü bir hukukumuz var. Ve başından itibaren de Ahmet’in davalarını, geçmişteki ve en son Cumhuriyet davalarını sonuna kadar yakından takip etmiş, onunla ilgili yayın yapmış insanlarız. Yani burada, “Amacımız üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil” derken, “Ahmet Şık ya da bir başkası, şu ya da bu içeri girsin, bizim umurumuzda değil” gibi bir pozisyon yok. Bu çok karıştırılıyor. Eğer siz gazeteciliği her şeyin önüne koymazsanız –bana göre tabii–, aktivizmi her şeyin önünde çıkarırsanız, ondan sonra bugün olduğu gibi Hakan Altınay’ı, Turgut Tarhanlı’yı, Betül Tanbay’ı ve diğerlerini, dün Kadri’yi, Ahmet Şık’ı vs.’yi savunduğunuz zaman, onların hakkını hukukunu savunduğunuz zaman, sizi zaten onların hakkını hukukunu savunan insanlar dinler. Burada çok önemli bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Olabildiğince gazeteciliğin evrensel değerleri içerisinden konuşmaya çalıştığınız zaman, –oluyor mudur olmuyor mudur bilmiyorum ama bir ölçüde olduğunun farkındayım–, sizi herkes, en azından “Ya, bu adam ne diyor?” diye dinleyebilir. Ve siz pekâlâ aslında Turgut’un, Hakan’ın, Betül Hanım’ın içeri girmesinin doğru olduğunu düşünen insanların kafasında belki bir soru işareti uyandırabilirsiniz. Aksi takdirde, ya sizi dinlemezler ya da “Düşmanım şimdi ne diyor?” derler ve söylediğiniz her şey onun önyargılarını daha da kuvvetlendirir.

Siyaset tıkanınca gazetecilerin yükü artıyor

Bir hususa daha değinmek istiyorum. Bu benim canımı çok acıttı, isim vermeyeceğim, ama o kendisini biliyor. Geçenlerde Meclis’e gittiğimde Enis’le -Berberoğlu- uzun süre sonra karşılaştık ve Enis’le Meclis lokantasında yemek yedik ve sohbet etmeye başladık. Başkaları da vardı ve sonra CHP’nin önde gelen isimlerinden birisi oturdu Enis’in yanına, benim karşıma ve şöyle bir muhabbet geçti aramızda: “Ya, siz gazeteciler ne biçim adamlarsınız!” diye başladı ve geçenlerde televizyonda iki tane insanı seyrediyormuş, onlar şöyle yapıyormuş böyle yapıyormuş. Ben şey demeye çalıştım, Enis de yapmaya çalıştı, “Yahu benim o insanlarla ne alâkam olabilir ki? Biz ayrı dünyaların insanlarıyız”. Ama devam etti ve şöyle bir laf etti, bir CHP’li siyasetçiden bunu duymak tabii çok hoş oluyor: “O kadar çok şey var ki, hepsini atlıyorsunuz gazeteciler olarak” diye. Yani orada insan gerçekten ne diyeceğini şaşırıyor.
Oradan şunu söylemeye çalışıyorum: Bugün Türkiye’de siyaset, siyasetçiler, özellikle muhalefetteki siyasetçiler yeterince etkili olamadıkları için, olamadıkları için, bütün bu yük diğer kesimlerin üzerine kalıyor. İlk göze çarpan da gazeteciler ve akademisyenler ve diğerleri, diğer entelektüeller vs.. Böyle bir yükün aslında gazetecinin omzunda olmaması gerekir. Yani şöyle olması gerekir normalde: Siyasetçinin bir şeyleri gündeme getirmesi gerekir, siyasetçinin gündeme getirdiği şeyleri de gazetecinin haberleştirmesi gerekir — ilgisini çekiyorsa, gerçekten kamu yararına görüyorsa. Ama işi gücü hizip hesabı yapıp, şu belediye başkanlığını ya da şu meclis üyeliğini nasıl kapatırım hesabı yapmak olan siyasetçinin, ondan sonra karşısına çıkan gazetecilere “Siz, o kadar şey var, haberini yapmıyorsunuz” diye günümüz Türkiye’sinde söyleyebildiği bir ortamdayız. Bu da çok can acıtıcı bir şey. Siyasetçilerin işini biz gazeteciler yapmak zorunda değiliz. Tabii ki her birimizin siyasî duruşları vardır, olacaktır, olmalıdır. Ama gazetecilik yaparken her şeyin önüne doğru haberi ve özgün yorumu koymamız gerekir. Yoksa biz savaşan insanlar değiliz, olmamız gerekmez. Türkiye’de zaten, Türkiye’de yaşanan bu kutuplar arası savaşı ve özellikle siyasî iktidar tarafından kızıştırılan bu kutuplaşmayı vs.’yi aşmasına Türkiye’nin yardımcı olmak gibi bir perspektif olması gerekir. Bu da tüm herkese olabildiğince seslenebilecek bir gazetecilik anlayışı ile olabilir.
Hep söylediğim bir şey var, geçen burada yayında Kadri de benzer bir şey söyledi. O da şu: Bugünün Türkiye’sinde, aslında bugün dünyanın herhangi bir yerinde gazeteciliği bu hakikat sonrası dönemde, “post-truth” çağında gazeteciliği evrensel, geleneksel değerleri içerisinde, kurallarına uygun bir şekilde yaptığınız zaman, düz bir şekilde gazetecilik yaptığınız zaman, zaten Türkiye’de ve dünyada –ama konumuz Türkiye–, Türkiye’de demokrasiye, temel hak ve özgürlüklere, hukuk devletine katkıda bulunuyorsunuz. Buna ayrıca bir misyon eklemenin gerektiğini ben açıkçası düşünmüyorum. Gazeteciliğin çok büyük bir krizde olduğu, ülkede ana akım medya diye bir şeyin kalmadığı, hemen hemen her yerin, etkili yerlerin geniş kitlelere ulaşma şansı olan medya kuruluşlarının devletin, siyasî iktidarın denetiminde olduğu bir yerde, biz gazetecilerin o çok sınırlı alanlarımızda sadece ve sadece kendimizi ve çevremizi gözeterek yapacağımız yayınlar, yazacağımız yazılar gerçekten bu kötü gidişatı daha da artıracaktır diye düşünüyorum. Kuşkusuz bu sınırlı alanda yaptıklarımızın Türkiye’deki bu yoğun sorunları, hak ihlallerini vs.’yi bertaraf etmesi diye bir şey söz konusu olmayacak, çok zor. Çünkü çok kapsamlı bir şey gerekiyor; ama yine de karınca kararınca herkesin ve bu arada gazetecilerin de işlerini yaparak Türkiye’nin daha özgür, daha demokratik bir ülke olmasına katkıda bulunmaları gerekir diye düşünüyorum.
Evet, bitirmeden önce tekrar bugün gözaltına alınan, bir yılı aşkın süredir iddianamesiz bir şekilde tutuklu bulunan Osman Kavala’ya ve bugün gözaltına alınan tanıdığım tanımadığım herkese çok geçmiş olsun diyorum. Kendilerine sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum; gerçekten bugünün Türkiye’sinde hak savunuculuğu yapmak, sivil toplumun öneminin altını çizmek gerçekten bir cesaret işi. Saygılarımı sunarak hepinize teşekkür ediyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus