Transatlantik: ABD Suriye’den çekiliyor mu? Patriot vs. S400, Gülen’in sınır dışı edilme ihtimali

Ömer Taşpınar, Gönül Tol ve Ruşen Çakır bu hafta Amerikan yönetiminin Patriot kararını ve Trump’ın Suriye’den çekilme niyetini konuştu. Ayrıca Gülen’in ABD’den sınır dışı edileceği yolundaki spekülasyonlar değerlendirildi.

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi günler. Yeni bir “Transatlantik” ile karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile birlikteyiz. Gönül, hemen şu Patriot meselesini bize bir anlatsana. Amerikan yönetimi Türkiye’ye Patriot sisteminin satılmasına onay verdi haberi düştü sabaha karşı Türkiye’de. Ne oluyor? Bu satış olacağı anlamına mı geliyor? Yoksa satış ihtimali ortaya çıktı anlamına mı geliyor? Tabi ki S-400’ler ne olacak? 

Gönül Tol: Evet Ruşen, Dışişleri Bakanlığı böyle bir açıklama yaptı ve Savunma Bakanlığı’nda böyle bir karar alındığını söyledi. Ama bu oldu bitti anlamına gelmiyor. Kongre’ye 15 gün zaman verildi, Kongre’den bunun geçmesi gerekiyor. Biliyorsun, bu karar zaten hep Kongre’ye takılıyordu. ABD yönetimi bunu zaten hep istiyordu. Beyaz Saray yönetimi bunun ne kadar önemli olduğuna dair mektup bile yazmıştı Kongre’ye. F-35’ler konusunda Kongre Türkiye’ye sorun çıkardığında, Beyaz Saray hep Türkiye’nin NATO müttefiki olarak önemini belirtiyordu. Patriotlar konusunda da Beyaz Saray nispeten netti; fakat hep Kongre’ye takılıyordu bu. Bu sorun hâlâ aşılmış değil. Şöyle şeyler söyleniyor: Kongre’den bir yeşil ışık alınmış olabilir ve dolayısıyla Kongre de bu konuda zorluk çıkarmama kararı vermiş olabilir. Bugün duydum. Fakat, Kongre her zaman aslında bir risk teşkil ediyor. Şunu da tabii anlamak istiyor: Türkiye S-400’den tamamen vazgeçecek mi? Bir de şöyle bir şey söylemiş: Amerikalı teknisyenler S-400’lerle çalışabilir. Bu tabii Rusya için çok büyük bir problem oluşturacaktır. Dolayısıyla hâlâ karmaşık bir resim var. 15 gün içerisinde Kongre sonunda ne karar verecek?  Tabii bu şu anlama da geliyor: Bu 15 gün içerisinde Türkiye ile ilişkileri germemek de gerekiyor. Birazdan da konuşacağız. Özellikle Fırat’ın doğusunda. 

Hürriyet’in Washington temsilcisi Cansu Çamlıbel peş peşe tweetler attı görmüşsünüzdür. Bu karar çıktı, ama bir başka yasa var: Hasımlarla işbirliği yapılması durumunda vs.. S-400’lerin alınması durumunda Patriotların verilmesinin imkânsız olduğu yorumuna kapı aralayan bir durum var sanki, öyle değil mi?

Ömer Taşpınar: Zaten öyle. Tahmin ediyorum Kongre Patriotları S-400’lerin alınmaması şartı ile verecek Türkiye’ye — eğer böyle bir karar çıkarsa. Bütün bunları, Dışişleri Bakanlığı’nın Beyaz Saray’ın Kongre üzerinde kurduğu baskıyı, Türkiye’nin S-400’leri almaması için Amerika’nın harekete geçmesi olarak görmeliyiz. Türkiye, “S-400’ler meselesi zaten kapandı, zaten aldık” diyor. Fakat bu konuda henüz netleşmeyen bir mesele var. Para ödenmiş olsa da S-400’ler Türkiye’ye henüz gelmedi. Dolayısıyla ABD’nin şu aşamada yapmaya çalıştığı Türkiye’nin kendisinin de söylediği konuda bir jest yapması. Türkiye ne diyor? Biz S-400’leri mecbur kaldığımız için aldık. Sizden Patriotları almayı tercih ederdik; ama aynı zamanda Patriotlarla teknoloji paylaşımını da istiyor. ABD’de, “Tamam, o zaman biz size Patriotları verme konusunda harekete geçelim, S-400 meselesini dondurun; teknoloji meselesini de ileride konuşuruz” demeye getirecektir bence. Fakat burada tabii bir simetri var. Eğer Türkiye S-400’ü alırsa, sadece Patriotları alamayacak duruma düşmez, aynı zamanda F-35’lerden de mahrum kalacaktır. Dolayısıyla şu anda Kongre’deki havayı iyi okumak gerekiyor. Trump zaten Kongre’ye çok hâkim değil. Çünkü ara seçimlerde Kongre’deki aritmetik Demokratlara döndü. 

Peki Ömer, kişisel olarak ne düşünüyorsun? Bu zor bir soru farkındayım ama.

Ömer Taşpınar: Evet, aslında bunu konuşmak lâzım. Hep burada haberleri konuşuyoruz, ama işin arkasında bir strateji var. Ben şunu düşünüyorum: Amerika Türkiye’yi kaybetmek istemiyor ve Türkiye’nin Suriye nedeniyle, Amerika’nın PYD’ye verdiği destek nedeniyle NATO’dan siyasî açıdan bir kopuş içerisinde olduğunun farkında. Türkiye’deki anti- Amerikanizm, Türkiye’nin bu havayı sürekli kullanıyor olması, Türkiye-Rusya ilişkilerinin daha stratejik bir boyut kazanmasından rahatsız. Bu nedenle ABD Türkiye’nin hoşuna gidebilecek, ama aynı zamanda Suriye’deki Kürtleri de tabir-i caizse satmadan belirli adımlar atmaya çalışıyor. Bunlara mesela PKK konusunda fidyeyi ekleyebiliriz. PKK konusunda daha aktif olmaya çalışıyor; İran konusunda Türkiye’ye belirli bir istisna sağlıyor, İran’dan petrol alabilir diyor. Trump, “Halkbank konusunda adım atmaya çalışacağım” diyor. Fethullah Gülen konusunda, “Bakıyoruz” diyor. En önemlisi, şimdi Patriot gibi bir konuda Kongre’ye adım attırmaya çalışıyor. Amerika Kürtlerle işbirliği konusunda Türkiye’den vazgeçmek istemiyor ve Türkiye’nin bir şekilde gönlünü alacak reel adımlar atmaya çalışıyor. Bu bence gayet normal. Çünkü NATO ortağı Türkiye mi, Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması mı, Suriye mi, Kürtler mi diye düşündüğümüzde, ABD açısından tabii ki Türkiye daha önemli olmalı. Sadece şunu söyleyelim: Suriye’ye İran açısından baktıkları için, onlar için Suriye’de İran’ı dengelemek de önemli. Kaybedilecek bir Türkiye ile İran dengelenir mi sorusu da var. “Türkiye’yi kaybedersek, Türkiye-Rusya-İran hattı oluşursa, biz Suriye’de Kürtlerle biraz iş yapıyor olsak bile bu ne işe yarar?” diye sorgulanabilir. 

Gönül, Ömer’in bıraktığı yerden Suriye’ye seninle devam edelim. Fırat’ın doğusu meselesinde an itibarıyla neredeyiz? Trump ile Erdoğan’ın görüşmesi sonrasında sanki mola verildi, öyle bir hava var. Ama hâlâ birçok şey askıda galiba. Ne dersin? Erdoğan arada sırada yine gündeme getiriyor bu konuyu, zaten en gözde konularından birisi — özellikle seçim atmosferinde. Ne durumdayız şu anda Fırat’ın doğusu konusunda?

Gönül Tol: Gerçekten Erdoğan’ın sözüne bakarsak birkaç gün içerisinde bir askerî operasyonun olacağını düşündük. Fakat görünen o ki taraflar arasında bir müzakere süreci devam ediyor. Amerikan tarafı mümkün olduğunca Türkiye’nin endişelerini gidermeye yönelik adımlar atmaya çalışıyor. Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Atlantik Konseyi’nde bir konuşma yaptı. O konuşmadan anladığımız kadarıyla, Amerikan tarafının öne sürdüğü bazı opsiyonlar var. Bu opsiyonlardan bir tanesi, aslında Türkiye’nin istediği bir şeydi. Rojava Peşmergesi denen bir grup var. Onların nehrin doğusuna girmesi. Hatırlarsan 2014 yılında Amerikan yönetimi YPG’ye silah yardımı yaptığında da Türkiye Peşmerge’yi sokmaya çalışmıştı Kobani’ye. Türkiye hep Peşmerge’yi dostâne bir güç olarak görüyor. PKK’nın hem ideolojik olarak karşısında duran, hem onu dengeleyebilecek bir unsur olarak görüyor. O nedenle Peşmerge’nin YPG’nin konuşlandığı yerde olmasını Türkiye hep önemsedi. Böyle bir talebi oldu ve muhtemelen James Jeffrey de bunun farkında ve bunu bir ara çözüm olarak önerdi. Ama bugün anladığımız, kuzeydoğuda bulunan YPG’li güçler Peşmerge’nin bölgeye girmesine izin vermedi. Dolayısıyla bu opsiyon masadan kalktı diyebiliriz. ABD’nin desteklediği ve Türkiye’nin endişelerini gidermeye yönelik ikinci bir opsiyon Ahmet Carba. Ahmet Carba biliyorsun önemli bir Suriyeli muhalif. Kamışlı doğumlu ve oradaki Arap kabilelere yakın bir isim. Onun emri altında 3 bine yakın bir askerî güç olduğu söyleniyor. Ahmet Carba’nın Türkiye ile müzakereler yürüttüğünü ve sınırda Suriye Demokratik Güçleri’nden bağımsız olarak bir Arap gücü kurulmasını ve bu gücün oradaki güvenliği sağlamasını önerdiğinden bahsediliyor. Şimdi Ahmet Carba önemli bir figür. Amerikalıların yakın çalıştıkları bir figür. Suudi Arabistan ve BAE tarafından destekleniyor. Rakka’nın alınması sürecinde de yine ABD’nin Türkiye’nin endişelerini gidermeye yönelik attığı bir adım vardı. Ahmet Carba ve onun emrindeki askerler bu Rakka operasyonunun bir parçası olmuştu. Böylece ABD şunu söylemeye çalışmıştı Türkiye’ye, Bu bütünüyle sadece Kürtlerle yürütülen bir operasyon değil; aynı zamanda Arap güçler de burada önemli bir rol oynuyor. Şimdi bu müzakere nereye gider? Ya da Türkiye buna nasıl bakar? Bilmiyoruz. Ahmet Carba ve ekibi gerçekten söz verilen şeyi yapabilir mi? Suriye Demokratik Güçleri daha önce onunla çalıştı; çok sorun olmayabilir, fakat yine komplikasyonlara gebe bir aranjman. Fakat anladığımız kadarıyla Amerikan yönetimi mümkün olduğu kadar Türkiye’nin Suriye operasyonunu engellemeye çalışıyor ve bunun için de ara çözümler üzerinde duruyor, ara çözümler öneriyor. Henüz bir Türkiye operasyonu olmadığına göre, Türk tarafı da bu alternatifleri değerlendiriyor gibi görünüyor.

Ömer, konuyu değiştirelim seninle ve Fethullah Gülen meselesine gelelim. Ankara’dan yapılan farklı açıklamalarda Washington’ın artık bir şekilde düğmeye bastığı yönünde haberler dolaşıma girdi. FBI bazı yerlerde yanılmıyorsam New Jersey’de– operasyonlar yapıyor dendi. Hatta Amerikan medyasında da Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi olmasa da Amerika’dan sınırdışı edilmesi yolunda birtakım hareketlerin olabileceği şeklinde haberler de çıktı. Bu kaç yıldır konuştuğumuz hususlar; ama bu sefer bir şeyler oluyor gibi mi? Yoksa hep daha önceden duyduğumuz türden spekülasyonlar mı söz konusu?

Ömer Taşpınar: Bu spekülasyonların çıkmasının belirli bir nedeni var tabii ki. Yani bu haberler durup dururken çıkmıyor. Benim görebildiğim kadarıyla, demin çizdiğimiz çerçeve içinde Amerika’nın Türkiye’yi kaybetmeme ve Türkiye’nin hoşuna gidebilecek adımlar atma stratejisine bağlanabilir. Bu spekülasyonlar Erdoğan ve Trump arasındaki telefon konuşmaları sonrasında muhtemelen Trump’ın Erdoğan’a, “Ben bu konuya bakıyorum, bu konuda adımlar atmaya hazırlanıyoruz” demesi üzerine çıkıyor. Tabii bu konuda sorun ne? Trump’ın ben bu konuya bakıyorum demesi pek bir şey ifade etmiyor. Çünkü Trump çok kolay bir şekilde telefonda vaatlerde bulunabiliyor. Zaten Trump ile ilgili çıkan analizlerin çoğunda Trump’ın vaatlerinin, verdiği sözlerin hiçbirini tutulmadığı yönünde. Telefon konuşmasında böyle bir ifade kullanınca, bunu hem Amerikan hem Türk medyası yeni bir gelişme varmış gibi değerlendiriyor. Temelde şöyle bir gelişme var: Amerikalılar Fethullah Gülen’in sınırdışı edilmesi konusuna bakıyor olabilirler; fakat o konuda da ellerinde bunu sağlayacak hukuksal temel yok. Yeni kanıtlar yok, ama siyaseten buna bakıyor olabilirler. Siyaseten derken, ABD Başkanı’nın böyle bir karar vermesi gerekiyor. Türkiye ile ilişkiler açısından son derece önemli bir konu diyerek hareket etmesi gerekiyor. Fakat Trump bunu yaptığı anda da yeni bir mercek altına girecektir. Zaten Trump özellikle Rusya konusunda hep gözaltında. Şimdi de Türkiye konusunda bu tür bir stratejik karar verirse, yine arkasında ne var, niye bunu yapıyor sorusu sorulacaktır. 

80 kişilik FETÖ’cüler listesi verdi Türkiye. Bunlar Gülen’in yanında olmaktan daha çok, okullarla ilgili, buradaki lobicilik faaliyetleri ile ilgili operasyonel isimler. Bunların sınırdışı edilmesi ya da Türkiye’ye iadesi konusunda daha rahat hareket edebilir gibi; fakat bunun için de okulların illegal bir şekilde finanse edildiği veya vize konusunda ciddi ihlallerin yapıldığı yönünde kanıtların ortaya çıkması gerek. Türkiye’nin lobicilik şirketleri bu kanıtların buradaki Adalet Bakanlığı’na verilmesi için uğraşıyor. 

Gönül, daha önceki bir olay vardı. Kısa süreli Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn’in karıştığı bir olay. Oradan bir iddianame çıktı. Bir Türk işadamı da yasadışı lobicilik yapmaktan yargılanıyor. Adı verilmese de Fethullah Gülen’in kaçırılması planlarından vs. bahsediliyor. Tekrar iddianame ile gündeme geldi; demek ki olay ciddiymiş, şehir efsanesi değilmiş. 

Gönül Tol: Evet, bunlar zaten çok ciddi suçlar. Ben Türk medyasını takip ettiğimde fark ediyorum bunlar çok ciddiye alınmıyor; fakat burada çok ciddi suçlar. Lobicilik çok şeffaf bir süreç olmak zorunda. Bu Amerikan yasaları ile düzenlenmiş bir süreç ve siz onu ihlal ettiğinizde önemli bir suç işlemiş oluyorsunuz. Trump’ın Gülen meselesinde neler yapıp yapamayacağına dair bu Flyyn meselesi de gösterdi ki, Trump’ın başında o kadar çok yasal mesele var ki, sürekli hukukun etrafından dolanıp illegal işler yapmakla suçlanan bir yönetim var. Gülen meselesi ABD tarafından baktığınızda aslında hukukî mesele. Halkbank’ın hem hukukî hem siyasî tarafı var. Ama Gülen meselesi bütünüyle hukukî bir mesele. Böyle bir meseleye Trump’ın içeride sıkışmış bir durumdayken müdahale etmesi bana çok olası gelmiyor. 

Peki Gönül, olayın hukukî boyutunu biliyoruz ve Trump’ın bu anlamda eli kolu bağlı. Bir de olayın sonucu etkilemese de şu aşamada siyasî bir boyutu da var. O da Türkiye’de ABD ve onun bazı istihbarat kurumlarının bu kişi ve şebekeyi kullandığı iddiaları var. Doğruyu yanlışı bir kenara bırakıp şöyle bir şey sormak istiyorum: Gülen’in ve onun şebekesinin ABD nezdinde sence hâlâ bir cazibesi var mı? Onu kaybetmek istemiyor olabilir mi? 

Gönül Tol: Benim nasıl analiz yaptığımı biliyorsun. Çok böyle data bazlı analiz yapma taraftarı bir insanım. Dolayısıyla bir bilgi görmeden fikir inşa etme taraftarı değilim. Gülen meselesinde hep söylenen şeyler vardı. Soğuk Savaş çerçevesinde komünizme karşı “Ilımlı İslam projesi” olarak Gülen’in kullanıldığını… hatta ben bunu 60 yıl Amerika yönetimi içerisinde yer almış insanlardan da duydum, böyle bir söylem var. Mantıklı mı? Mantıklı. Fakat bunun direkt böyle olduğunu iddia edebilecek durumda değiliz. Bugün gelinen noktada ise artık Gülen, özellikle Trump’ın Türkiye ile ilişkileri sağlam tutmak için bu kadar taviz vermeye hazır olduğu bir dönemde Gülen’in burada olması, aslında Amerikan yönetimine bir yük. Dolayısıyla bunu artık farklı bir konjonktürde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. ABD’nin müttefik saydığı bir ülke var, önemli bir müttefik ve bir sorunlar silsilesi var. Ve bunların pek çoğunda çok da manevra alanı yok. O yüzden Trump yönetimi eğer bir şekilde hukukî olarak başına bir bela almayacağını düşünse, muhtemelen Gülen’i sınırdışı etmeyi tercih ederdi. Böylece Türkiye ile sorunlardan hiç değilse önemli bir tanesi gündemden düşmüş olurdu. Fakat bunu yapabilecek bir konumda değil. O nedenle Amerikan yönetimi Gülen’i kullanıyor mu kullanmıyor mu sorusuna özellikle Beyaz Saray perspektifinden baktığımızda, ben “Hayır” cevabını veriyorum. Yani Gülen’in burada olmamasını kesinlikle tercih ederdi Trump yönetimi. 

Aynı soruyu bir de Ömer’e soralım. Ömer sorunun zor olduğunun farkındayım, ama aynısını sana da sormuş olalım. 

Ömer Taşpınar: Fethullah Gülen’in Amerika tarafından kullanıldığı tezi, Orta Asya’da radikal İslamcı ağlara karşı doğru… Yani Pakistan’da, Afganistan’da 90’lardan itibaren başlayarak, onun öncesinde de İslam’ı kullanarak komünizmle mücadele çerçevesinde bir yakınlaşma olduğu doğru. Bu yakınlaşma derecesiyle zaten hareketin ne olduğunu biliyor Amerika. Yani bu hareketin Türkiye’de belirli bir kadrolaşma içerisine girdiğini ve Erdoğan ile de askerî vesayetin bitirilmesi konusunda el ele çalıştıklarının da farkında. Amerika’nın elinde Gülen’i darbeye direkt olarak bağlayan bir veri yok. Gülen Cemaati’ne ait subayların, generallerin bu darbenin içinde yer aldığı doğru; fakat operasyonel olarak emirlerin Pensilvanya’dan verildiği ve bu darbenin bütünüyle Gülen tarafından orkestra edildiği, planlandığı konusunda ellerinde istihbarî hukukî belge yok. Dolayısıyla bu konuda Türkiye’ye muhtaçlar. Türkiye’den gelen verilerde de belirli bir muallaklık var. Yani darbenin nasıl olduğu konusunda soru işaretlerini Amerika yönetimi taşıyor. Bence Gülen ile bir ilişki kurdukları doğru. Zamanında onu kullandıkları doğru. Tayyip Erdoğan’ın işine yarayan bir aktör olarak gördüler. Sonrasında Erdoğan ile girdiği mücadelenin siyasî mücadele olduğu darbe konusunda da soru işaretleri olduğuna inanıyorum. O nedenle iade edilmiyor. 

Trump’ı konuşmak istiyorum, ama Gönül seninle başta konuştuğumuz husus ciddi — arkadaşlar uyardılar beni. O da Washington Post’un son dakika haberi; Trump’ın hızlı bir şekilde Suriye’den çekilmeyi düşündüğü iddiası. Şimdi daha yeni bir iddia, ama bir şeyler söylemek ister misin? Bu böyle birdenbire aklına esmiş bir şey mi? Yoksa gerçekten Washington Suriye’den hızlı bir şekilde çekilmeyi yapar mı?

Gönül Tol: Bunu yine Jeffrey’in anlattıkları üzerinden konuşursak, Amerikan yönetimi şuna inanıyor: Artık Suriye çatışmasında öyle bir yere gelindi ki siyasî uzlaşıya çok yakınız anlayışı var. Amerika artık bir anayasa taslağı üzerinde çalışıyor, bu diplomatik sürece destek veriyor. Jeffrey şunu söyledi: Bir taraftan sahadaki şartlar siyasî çözümü konuşmak için müsait; fakat bunun önündeki engellerden bir tanesi, dört-beş tane büyük güç Suriye içerisinde desteklediği gruplar üzerinden siyaset üretiyor. Herkes kendi çıkarının peşinden koşuyor ve bu da siyasî çözümün önünü tıkıyor. Şimdi bundan şu sonuca varabiliriz: Madem bu kadar gücün bu ülkede olması problem, ABD buradan çıksın — mantıkî olarak buna varabilirsiniz. Fakat Amerikan yönetiminin, özellikle Pentagon’un söylediği bir şey var: Bizim orada kurduğumuz çok önemli bir network var, çok önemli bir kesimi Suriye topraklarında biz kontrol altında tutuyoruz. Orada petrol var. Suriye’nin geleceğinde eğer çözüme bu kadar yakın isek elimizdekinden şu noktada vazgeçemeyiz. Suriye’den çekilmek, şu noktada çekilmek, askerî olarak yatırım yaptığımız bir yerde sonuca bu kadar yaklaşmışken çekilmek her şeyi boşa çıkarmak anlamına gelecek diyor. O nedenle Trump’ın “Hemen yarın çekiliyoruz” demesi çok inandırıcı, üzerinde düşünülmüş tartışılmış bir fikir gibi gelmiyor.

Ömer Taşpınar: Trump’ın Suriye’den çekiliyoruz açıklamasına çok yüzeysel, medyatik gündem yaratma olayı olarak bakmak gerekiyor. Tabii tek sorun bu fikrin Trump tarafından ifade edilmesi. Bu ilk kez değil tabii; Trump daha önce de böyle açıklama yaptı. Arkasından birkaç günde Pentagon’dan dengeleyici açıklamalar geldi. Şimdi Trump’ın da Erdoğan’ın da benzeyen bir tarafı var. O da gündem belirleme alışkanlığı. Gündemi belirlemek istiyor. Şu anda Amerika Christmas havasında ve yaklaşık 2 hafta boyunca Trump tatile Florida’ya gidiyor. Bu iki hafta boyunca ABD’de konuşulması gereken meseleler olacak. Trump’ın istediği bence, bu konuşulanlardan bir tanesinin “İŞİD’i bitirdik, Obama’nın yapamadığını yaptık ve askerî olarak yaptık; dolayısıyla da Suriye’de kalmamız için bir neden yok” olması. Bu bir başarı hikâyesi. Trump basının bunu konuşmasını istiyor. Buna çok yüzeysel, medyatik gündem yaratma olayı olarak bakmak gerekiyor. Eminim bu açıklamanın arkasından şu anda Pentagon’daki generaller Beyaz Saray’a gidiyorlar ve zamanlama konuşuyorlar. “Tam olarak ne demek istiyorsunuz, hemen diyerek?” diye. “Çünkü bunun lojistik olarak belirli bir zorluğu var. Hâlâ IŞİD ile mücadele var” diyerek Trump’a brifing verecekler. Ama bu Trump’ın umurunda değil. Onun için önemli olan, FOX televizyonunda, CNN’de ne konuşulacağı. Eğer bu konuşmalar Suriye üzerine giderse, kendi avukatı üzerine olmasından, Trump’ın geçmişte para verip ilişki kurduğu kadınlar üzerine olmasından çok daha lehinedir. Kısacası Trump gündem değiştirmeye çalışıyor. Bunun arkasında çok düşünülmüş stratejik plan yok. Koordineli strateji yok. Bu biraz ABD’nin artık Türkiye gibi idare edildiğini gösteriyor. 

Evet burada noktayı koyalım. “Transatlantik”i burada noktalayalım. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak üzere iyi günler. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar

Haftanın En Popüler İçerikleri