Kemal Can ile “5 Soru 10 Cevap” (20): Muhalefetin halleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kemal Can, muhalefetin mevcut durumunu, CHP’nin perspektifini, HDP’nin pozisyonunu ve muhalefet ittifakının zeminini yorumladı.

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi haftalar. Bu hafta da başlıkta da gördüğünüz üzere muhalefetin hallerini konuşacağız. Tahmin edebileceğiniz gibi hafta sonu yoğun bir trafik ve tartışma yaşanan CHP üzerinden bunu konuşmak gerekiyor. Çünkü geçtiğimiz hafta birkaç vaka ile özellikle Pazar günü netleşen İzmir ve İstanbul adayları ile bir çalkantı oluştu. Dün gece itibarıyla İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun istifa edip sonra da istifasını geri almasıyla yaşanan bir hareketlilik oldu. Adaylar büyük ölçüde parti meclisi tarafından onaylandı, önemli değişiklikler, tartışmalar var. Teşkilatın, seçmenlerin rahatsız olduğu gelişmeler var, sevindiği durumlar var ama genel bir karmaşıklık var. Bu çerçevede pratikte ne oldu, kulis bilgileri, perde arkasından sıyrılıp, bunlar hiç yaşanmamış olsa da geçerli olacak, şimdiki tartışmaların çoğunun da sebebi olan temel meselelere bakalım.

CHP herhangi bir muhalefet perspektifi yaratabiliyor mu?

Bu sorunun cevabı şu açıdan önemli; kimi zaman teşkilattaki kişisel ya da siyasi hesaplardan doğan tartışmaları ve karışıklıkları önlemenin veya bunların üzerine çıkabilmenin yolu, hem teşkilatını, hem seçmenini, hem de oluşturulacak muhalefet ittifaklarının çizgisini belirleyecek güçlü bir muhalefet perspektifi koyabilmek. Öyle yapınca bütün bunlar ikincilleşir. Ama böyle bir perspektif koyamadığınız takdirde -ki yaşanan sorunun en büyük sebebi  bu- diğer bütün problemler birincil hale gelir ve belirleyici olur.

Türkiye’deki siyasi tablo açısından iktidar bloğu, beka tartışması içerisinde geleceğe dair olmasa bile kendi pozisyonunu tarif eden, seçmenini mobilize etmeye yarayan bir savunma perspektifi koydu. Anlatısını geleceğe doğru kurmaktan vazgeçip mevcudu korumayı öne alan ve endişeler üzerine kurulu düşmanlıklar inşa eden kaba bir siyasi dili oluşturdu. Ama bu dil, anlaşılabilir bir dil. Yani muhataplarının anlayabildiği bir şey. Bunun doğruluğu eğriliği ayrı bir şey ama o muhataplara geçen bir şey. Aslında kaba ve düz bir anlatı olduğu, geleceğe bir şey söylemediği söylense bile, anlaşılır olmadığı söylenemez.

Buna karşılık muhalefetin hem geleceğe, hem bugüne dair temel bir perspektif yarattığını, bunu bir anlatıya dönüştürebildiğini ve anlaşılır kıldığını söylemek imkansız. Referandum zamanındaki “hayır kampanyasıyla” ve adalet yürüyüşü zamanında netleşiyor gibi görünen muhalefet perspektifi -ki onlar zaten kendisi slogan olan meseleler olduğu için- bir belirlilik vardı. Hayır zaten kendisi bir slogandı, adalet tema olarak kendini anlatabildiği için, siyasi aktörlerin rolü olmaksızın bir belirlilik oluşmuştu ama süreklilik kazanmadı. Özellikle CHP için konuşursak, herkesin bir şey beklediği ama neredeyse bu beklentilerin hiçbirine bir karşılık vermeyen bir politik pozisyonda. Bir perspektif yaratmak şöyle dursun kimseye bir şey söylemiyor.

Ana muhalefet partisinin ilkeleri ve tutarlı bir çizgisi var mı?

Yine geçen hafta çarpıcı örneklerini de gördüğümüz gibi, ana muhalefet partisinin bu konuda da çok ciddi sorunlarla yüz yüze olduğunu görüyoruz. Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi’nde, Türkiye’yi anti demokratik uygulamaları ve özellikle siyasilere yönelik baskıları nedeniyle kınayan raporu CHP’li üyeler reddettiler. AKP ve MHP’liler ile birlikte. Daha sonra yaptıkları yazılı açıklama ise yaptıkları eylemden daha beter bir tablo ortaya koyuyordu. Çünkü, hiç inandırıcı olmayan şeyler dile getiriyorlardı, tıpkı dokunulmazlıkların kaldırılmasında “anayasaya aykırı ama biz destekleyeceğiz” denmesinde olduğu gibi tutarsızlık.  Türkiye’de iktidarın bütün muhalefet aktörlerine yönelik baskılarının uluslararası bir platformda gündeme getirilmesine hayır demesi hiçbir gerekçe ile açıklanamaz. Bu ilkesel olmayan ve tutarsız davranışların mikro örneklerini de görüyoruz: İzmir’de aday olmayacağını iki kere açıklamış Belediye Başkanı istemediği bir adayın öne çıktığını görünce tekrar aday olabileceğini söylüyor.

Kadınlarla ilgili hayat tarzı anlamında ve hem politik varlıkları anlamında çok ciddi iddiaları olan parti, büyükşehir adayları içerisinde yüzde bir seviyesinde kadın aday göstermeyi başaramıyor. Bunların hepsi ilkesel pozisyonlar alamamanın yarattığı tutarsızlıklar. Çoğu zaman iktidarın kendilerine ne diyeceği hesapları veya kompleksli reflekslerle gösterilen bu tutarsızlıklar, kaçınılmaz olarak politik hareketliliği küçük hesaplara, dar siyasi kalıplara sıkıştırılıyor. Çünkü çok sayıda beklentiyi, politik tavrı ve kesimi içinde bulunduran büyük, geleneksel merkezi siyasi yapıların ancak ilkeler üzerinden bu ortaklığı devam ettirmesi mümkün. Sorunları ilkelerle değil her durum için yeni bir tutarsızlık icat ederek geçmeye çalışmak, sürekli bir tıkanmaya yol açıyor.

Muhalefet ittifakının bir ortak sözü var mı?

Biraz önce de söylediğim gibi, referandumdaki hayır dışında, muhalefetin ortak bir sloganı yok. Slogan haline dönüştürüp dönüştürülmediği önemli değil, hangi konuda ortak davranmaktalar? Hangi ortak vaat ile seçmenin karşısına çıkıyorlar? Hangi dilde buluşuyorlar? Bütün bunların cevapları yok. Büyük bir mahcupluk içerisinde bir arada olmaktan neredeyse kaçınarak, bunu gizleyerek ittifak oluşturmaya çalışıyorlar. Ama ittifak dediğimiz şey “birlik olmaktan gelen kuvvet” anlamına geliyorsa, birlikte olduğunu savunamadığın bir ittifakın yapabileceği herhangi bir şeyi, seçmen için cazip kılmak imkansız.

Türkiye’nin siyasi vasatından kaynaklanan bir takım zorlukları aşabilecek şey, bunların üzerinde bir şemsiye oluşturabilecek ortak bir perspektif, ortak bir dil, ortak bir hedef ortaya koymaktır. Bu olmadığı sürece sürekli ne için bir arada olduklarına kendilerine de açıklayamayan ittifak zemini ortaya çıkıyor. Bunu 24 Haziran’da gördük. Doğal seçmen kütleleri bildiğimiz oy tablosunu değiştirmeyen refleksleri gösterdiler ama ittifaktan doğan bir özel ivmenin oluşmadığını gördük. Bu seçim için de, belki yerel dinamikler bazı avantajlar  üretiyor olabilir ama genel olarak muhalefeti yukarıya taşıyan bir dinamik görmüyoruz.

Muhalefetin şu anda önüne koydu bu seçim için hedefi ne?

İktidarın hedefini biliyoruz. Hedefleri şu; yeni rejimi tartışmaya açılabilecek bir seçim sonucunu yaratmamak, mevcut iktidar yapısını korumak. Bunun karşısındaki muhalefetin ortak hedefi nedir? Belirsiz. İstanbul’da büyükşehir adayı semt pazarlarını gezerek halka yakın olacağını anlatıyor. Ankara’da belki kazanma şansı artmış olan Mansur Yavaş, kendi projelerini anlatıyor. Çeşitli alanlarda adaylar bir şeyler anlatıyor ama genel olarak ne yapmak istemektedir, farklı olarak ne yapacaktır? Bu hedefler belirlenmediği için bugün CHP, kısmen İYİ Parti’de bazı merkezlerde, hatta HDP’de ittifaktan kaynaklanan sıkıntılar yaşıyor. Ortak hedefler çok anlaşır ve çok kuşatıcı olmadığı zaman bunun altındaki bazen kişisel, bazen siyasi küçük hesaplar belirleyici hale gelebiliyor ve karışıklığa teslim olmanın önü açılmış oluyor.  

Burada çok konuşulan bir şey var; teşkilatlara kulak vermek. Türkiye’de siyasi örgütlenme kültüründe, teşkilatlara ses vermenin demokratikliği meselesi de biraz tartışmalı. Çünkü, bir partinin seçmen profili ile onun aktif teşkilat örgütlenmesi arasında her zaman fikri ve düşünsel buluşmanın yüzde yüz olduğunu söylemek zor. Oy verme davranışı dışında siyasete katılım pratiği yüksek olmadığı için, bu ülkede parti teşkilatlarının belirleyiciliği, bu sorunların tamamını ortadan kaldırabilecek bir anahtar değil.

Ne olacak bu muhalefetin hali?

‘Türkiye’nin muhalefet sorunu var’ sözü çok sık gündeme geliyor. Gerçekten bir muhalefet sorunu var mı? var. Ama daha önemlisi “sorunlu gibi davranan” muhalefet tarzı var. Bu kişiler bazında çözümlenecek bir sorun gibi de durmuyor. Alternatif iddiasındaki bütün çıkışların, bu hastalıkların çoğunu fazlasıyla taşıyan ataklarına, sözlerine, duruşlarına zaten tanık olundu. Peki ne olacak?  24 Haziran’da küskün hale gelmiş muhalefet seçmenini iyice küskünlüğe sevk eden ve umutsuzluğa yönelten bir tablo var. Hem iktidar, hem muhalefet bloğunda seçmenlerin seçeneksizliği ve mevcudu koruma üzerine oluşmuş politik bir tablo. Bu kilitlenmeyi sürdüren bu. “Zaten başka seçeneğiniz yok, memnun olsanız da olmasanız da rıza göstermeniz lazım, beni desteklemeniz lazım başka çareniz yok. Bu sizin varlık yokluk meseleniz’ diyor seçmenine.

Bu kilitlenmeyi siyasi aktörlerin değiştireceği ya da bundan vazgeçeceğini beklemek çok gerçekçi değil. Keşke olsa, böyle aktörler çıksa bu cesareti gösterseler. Buradaki belirleyici, seçeneksizliğe teslim edilmiş seçmenler.  Hem iktidar bloğundakilerin, hem muhalefettekilerin, kendi taleplerini politikleştirmenin araçlarını, yollarını zorlamaları gerek. Bu da aslında mecburiyet ilişkisini tersine çevirmek ile mümkün. Siyasi aktörler seçmenlerine “bize mecbursunuz” diyorsa, tersine çevirerek mecburiyeti politik aktörlere, yöneticilere hatırlatmak. Asıl siz bize mecbursunuz demek. Bunu yöntemi de, talepleri politikleştirmek ve bunları etki yaratabilecek dinamiklere dönüştürebilmek, katılım kanallarını açmak. Bu olmadıkça, hem siyasi aktörler bu tavrı almadıkça, hem seçmenler benzer bir dönüşüm  geçirmediği taktirde -yıllardı yaşıyoruz bunu- bu siyasi kilitlenme devam edecek. Muhalefet, bir alternatif pozisyon değil, kitlenmiş resmi tamamlayan aktör olmaya devam edecek. Bu gündelik problemlerden daha büyük bir yapısal sorun.

Şimdilik bu kadar tekrar iyi haftalar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus