Transatlantik: Trump’ın acil durum kararı, Batılı IŞİD’lilerin geleceği, ABD-AB ilişkilerinde çatlak & ABD’de Demokrat başkan adayları

Bu hafta Transatlantik’te Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile ABD iç politikasındaki gelişmeler, IŞİD’deki Batılı savaşçıların akıbeti ve ABD-AB ilişkilerindeki sorunları konuştu

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Transatlantik’te Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile karşınızdayız. Yine dünya gündemini ve Türkiye’yi konuşacağız. Ömer, hemen seninle başlamak istiyorum. Başkan Trump acil durum ilan etti. Bu Meksika duvarı söz konusu mâlûm. Onun üzerine eyalet yönetimi de yargıya başvurdu. Şunu bir özetlesene, tam olarak ne oluyor?

Ömer Taşpınar: Trump istediği bütçeyi kuramadı. Zaten hükümetin kapanması, bütçe nedeniyle ABD’de sistemin paralize olması bu sebeple idi. Fakat sonrasında bir uzlaşma bütçesine varıldı ve arkasından tekrar geçici bir bütçe ile geçen hafta da daha uzun bir bütçe üzerine anlaştılar. Trump bu bütçede duvarın kurulması konusunda yine istediği rakama kavuşamadı. O nedenle bütçeyi kabul etmemesine rağmen, tekrar hükümeti kapatmak yerine bütçeyi kabul etti. Fakat aynı gün bir OHAL ilan etti ve kameraların karşısına geçip, “Bunu yapmak istemezdim, fakat şartlar beni bunu yapmaya götürdü, istediğim parayı Kongre bana vermiyor, ben de OHAL ilan ediyorum. Bu duvarın bir an evvel kurulması gerek. Bu ABD açısından bir emniyet sorunudur. Hem kanundışı göçmenlerin girmesi hem de uyuşturucu kaçakçılığı açısından bu bir olağanüstü hal teşkil ediyor” dedi. Fakat aynı konuşmada da, “Bunu hemen yapmak istiyorum, fakat keşke Kongre bu parayı verseydi” dedi. Bunun üzerine ABD’de başlayan tartışma, 16 eyaletin açacağı dava ile bu tür bir başkanlık kararının anayasaya uygun olup olmadığı üzerine… Gerçekten bir OHAL var mı yok mu tartışması var. Onun dışında Trump’ın kendisinin sürdüğü nedenler ne derece olağanüstü âciliyet teşkil ediyor? Bunlar zaten tartışmalı ve suç oranı, uyuşturucu kaçakçılığı vs… bunlar bir sürü uzmanın gözünde yapısal sorunlar ve olağanüstü bir durum teşkil etmiyor. Fakat Trump bunu bir siyasî mesele haline getirdi ve 2020 seçimlerinde bunu  kullanmayı düşünüyor. “Kampanyamda zaten söz verdim halka, bu sözler üzerine beni seçtiler ve Kongre halka verdiğim sözü yerine getirmeme engel oldu” diyerek, Trump bir bakıma daha şimdiden 2020 seçimlerinde bunu kullanacağının sinyallerini veriyor. Eğer Anayasa Mahkemesi’ne giderse veya eyaletler bunu prosedür olarak kazanırsa bu Trump’ın ilk kez kaybettiği mücadele olmayacak. Trump zaten o seyahat yasağı meselesinde istediğini tam olarak elde edememişti. ABD’de güçler ayrılığının olması, hukukun üstünlüğü dolayısıyla yargının bağımsızlığı gibi konuların test edileceği yeni bir döneme giriyoruz diyebiliriz.

Gönül Tol: Bir de Ruşen, şunu eklemek istiyorum: Bu şimdi âcil, Ömer’in söylediği gibi mahkemeye götürülmesinin altında sadece eyaletler yok bu arada; STK’lar da mahkemeye verdi Trump’ı. Kongrenin de böyle bir karar alma durumu var. Bir grup Texaslı dava açmış durumdalar Trump’a. Duvarın örüleceği arazinin sahipleri de mahkemeye götürme kararı aldılar. Bu da ortada bir acil durum yok fikriyle… bu nedenle mahkemeye gidiliyor. Bir başka konu da özellikle Kongre’nin ve STK’ların dile getirdiği şey: Aslında bütçe yetkisi ve harcamaların nereye aktarılacağı yetkisi Kongre’ye aittir. Trump diyor ki: “Vardığımız anlaşmada 1,3 milyar dolar verdi Kongre bana; ama benim bir 5-6 milyar dolara daha ihtiyacım var. Farklı yerlerden aktaracağım” diyor ve pek çoğu da aslında askerî bütçeden geliyor. Şimdi Kongre de diyor ki: “Başkan’ın böyle bir yetkisi yok. Bütçe yetkisi Kongre’ye ait” diyor ve bir başka itiraz da Başkan’a bu yetkiyi veren yasa yürürlüğe girdikten itibaren bir süre Başkan bu yetkiyi kullandı. Fakat ilk kez bir ABD Başkanı Kongre’nin verdiği kararı geri çevirmek için bunu kullanıyor. Yani bir anlamda siyasî olarak kullanmış oluyor. Bir de şunun altını çizeyim, şöyle problemler var mahkemeler için: Bugüne kadar Başkan’ın bu yetkisine itaat geleneği vardı. Eğer Başkan âcil durum kararı alırsa, herkes buna riayet eder geleneği vardı.  Mahkemeler de özellikle Başkan’ın verdiği kararı, Başkan’ın yetkilerini sorgulamaktan kaçındı bugüne kadar. Çünkü bunun bir emsal teşkil etmesinden çekindiler. Şimdi de aynı durum söz konusu. Davalar açılıyor, ama mahkemeler tam ne yapmak istiyorlar ondan emin değiller. Çünkü her kurum nasıl karar verirse versin, mahkemelerle problem oluşacak. Diyelim ki Trump’ın lehine karar verdiler. O zaman ne olacak? Bundan sonra gelecek ABD başkanlarının bu yetkiyi çok keyfî olarak kullanmalarının emsali oluşmuş olacak. Bundan endişe ediyorlar. Aleyhine de karar verseler, o zaman da gerçekten bir âcil durum söz konusu olduğunda mahkemelerin herhangi bir sebeple buna karşı çıkma alanı açılmış olacak. Trump’ın avukatları şunu da söyleyebilir: Yasal olarak hangi durumda acil durum ilan edileceği de bütünüyle net değil. O boşluğu kullanabilir ve bir taraftan da mahkemeler emsal teşkil etmesinden endişe ettiği için burada gönüllü olmayabilirler.

Amerika’da bir şekilde kalalım; ama biraz da Avrupa’ya bakalım. Geçen hafta Soçi ve Varşova’yı konuştuk. Washington ile Avrupa’nın bazı ülkeleri arasında çok ciddi kopuşlar var. Özellikle Varşova zirvesinin AB’nin önde gelen ülkelerinde yarattığı rahatsızlığı biliyoruz. İran ambargosu meselesinde de benzer bir olay var. En son Münih’te o meşhur güvenlik zirvesi yapıldı. Genellikle bu zirve transatlantik ilişkilerin kuvvetlendirdiği bir zirve olarak bilinir güvenlik temelinde. Ama anladığım kadarıyla bu zirvenin ABD ile AB ülkeleri arasındaki çatlağı daha da büyüttüğü yolunda yorumlar okudum. Ömer, ne dersin doğru mu bu?

Ömer Taşpınar: Evet Ruşen, şimdi bu Münih Konferansı bir bakıma transatlantik meseledeki son derece ciddi çatlağı açığa çıkardı. Bu konu üzerine çok yazılıp çizildi. Yüksek derecede katılım oldu konferansa ABD tarafından. Özellikle Başkan Yardımcısı Mike Pence’nin yaptığı konuşma, yine Güney Caroline eyelatinden senatörün Avrupalılara, “Eğer Ortadoğu Suriye konusunda Amerika’dan şikâyetiniz varsa, o zaman gelin taşın altına elinizi sokun. Biz buradan 2 bin asker çekeceğiz, 1500-2000 asker. Siz NATO içindeki Avrupa ülkeleri olarak destek verin burada” dediğinde, bir bakıma Avrupa’nın da vereceği cevap önemliydi . Özellikle Fransa-Almanya-İngiltere’nin bu konuda atacağı adımlar önemliydi. Çünkü nihayetinde Suriye meselesinde, Avrupa açısından IŞİD tehdidi ortada, gerçekten de Avrupa’nın bu konuda yaptığı, sadece Fransa’nın 200 asker yollaması. Daha ciddi bir kontenjanla girmesi, ABD’nin yanında olması önemliydi. Bu konuda ABD haklı bence. Avrupa’nın sırtını ABD’ye dayayarak uluslararası güvenlik meselelerinde NATO’nun bütün yükünü Amerika’nın çekiyor olması, sadece Trump’ın dile getirdiği bir mesele değil. Bunu Obama yönetimi de son derece ciddi bir şekilde eleştirdi. Ortadoğu meselesinde, Suriye konusunda bana göre Avrupa haksız konumda. Fakat İran konusu tabii ayrı bir mesele. IŞİD’e katılmış olan teröristlerin nereye yollanacağı….

Bu konuyu daha ayrıntılı ele almak istiyorum. Özellikle Batılı IŞİD’lilerin âkıbeti konusu çok ciddi mesele oluyor.

Ömer Taşpınar: Bu mesele giderek büyüyor. Transatlantik ilişkiler de sorunlu. İran meselesi, mâlûm, hep konuştuğumuz mesele. Orada bana göre analiz yapmak gerekirse Avrupa orada biraz daha sağlam taşlar üzerinde duruyor. Gerçekten ABD kendi başına hareket etti. ABD bir bakıma İran’ı izole etmek isterken kendisi tek başına kaldı. Bu konferansta Pence’in yaptığı konuşma gerginlik yarattı. Çünkü Avrupalı ülkelere, “Bizim yanımızda durmalısınız” dedi ve hiçbir şekilde olumlu tepki görmedi. Olumsuz bir tepki gördü. Merkel kendi yaptığı konuşmada ABD’nin uluslararası toplumla hareket etmesi gerektiğinin altını çizdi. İran Dışişleri Bakanı konuşma yaptı. O da “Eğer ABD’nin karşısında duracaksanız, biraz ıslanmayı göze alacaksınız” dedi. “Sadece konuşmayın, gerekiyorsa Amerika’ya karşı kendi attığınız adımlarla AB olarak güçlü olduğunuz gösterin; aksi takdirde sadece yumuşak gücünüzden bahsedilir. O yumuşak güç de ekonomi veya askerî alanda ABD’ye  karşı bir şey yapamıyorsanız, o da bir şey ifade etmez” dedi O da Avrupalıları daha sert olmaya ikna edici bir konuşma yaptı. Graham çok ilginç bir konuşma yaptı ve dedi ki: “Bakın, Trump konusunda şikâyet ediyorsunuz, benim de Trump ile sorunlarım oluyor, ama siz Avrupalılar olarak hiçbir zaman aslında savunma konularında hareket edemediniz. Bilin ki Trump AB açısından ne kadar sorunsa, AB’nin savunma alanında doğru dürüst hareket etmemesi de ciddi bir sorun. Gerek Afganistan’a gerek Suriye’ye katılımlar göstermeniz gerek; bu da çok ciddi bir sorun” diyerek, sadece Avrupalılar değil Trump meselesinde de sorun olduğunu kabul etti. Ama Avrupalılara da sert bir çıkışta bulundu. Aynı zaman da –şununla bitireyim– Jim Jeffrey konferansın bir panelinde konuşmuş. Jeffrey biliyorsun eski Türkiye büyükelçisi, Türkiye’yi çok iyi biliyor. Avrupalılara şu mesajı vermiş: “Merak etmeyin, birdenbire çıkmayacağız, yani ani bir çıkış olmayacak Suriye’den. Sizin bahsettiğiniz şekilde de bir boşluk dolmayacak”. Buna CENTCOM komutanının geçen hafta CNN’e verdiği açıklamayı katarsak, o da diyor ki: “Bir şekilde Kürtlere yardımımız devam edecek”. Bu konuda garanti veremeyecek olmasına rağmen, “Kürtlere IŞİD konusuna verdiğimiz destek başka kanallardan devam edecek” diyor. Aynı zamanda da, “Başkan’ın yerinde olsam, ona tavsiye veren asker olsam, ben Suriye’den çekilelim tavsiyesini vermezdim” diyor. Yani Merkez Kuvvetler komutanı olarak da bir bakıma askerin içindeki çatlağı dışa vuran, Genelkurmay Başkanı’nı eleştiren Merkez Kuvvetler Komutanı var — ki bu askerî açıdan önemli. Bunlar önemli çatlaklar Amerika içinde. Yani sadece transatlantik ittifak içinde değil, Amerika içinde de çatlak yaşanıyor.

Gönül, transatlantik ilişkiler ve Münih konusunda söyleyeceklerin varsa aklında tut, bu IŞİD meselesini seninle biraz deşelim. Çünkü giderek büyüyen bir tartışma. Her gün Washington Post’ta, The Guardian’da yeni yeni haberler çıkıyor. İngiltere’de bir kadının durumu söz konusu mesela. Özellikle Suriye’de Kürtlerin elindeki Batı vatandaşlarının durumu… savaşçılar var, bir de aileler var, bunların durumunun ne olacağı konusunda Avrupa’nın farklı farklı ülkelerinde ayrı ayrı uygulamalar ve arayışlar olduğunu görüyoruz. Çok ciddi sorunlar yaşanıyor ve genellikle de bunu örtülü bir şekilde çözmeye çalışıyorlar ve ilk akla gelen de, “Orada kalsalar daha iyi olur” gibi bir tutum izliyorlar. Ne dersin?

Gönül Tol: Şimdi, IŞİD’e katılan Avrupalılar konusunda, bunun çok tartışılmasının ardındaki isim Ş. Begum isimli İngiltere vatandaşı idi. 15 yaşında iken IŞİD’e katılmıştı. Bebeği ile beraber İngiltere’ye dönmek istediğini söylemişti. Bunun üzerine Avrupa’da bir tartışma başladı. Bunlar ne yapılmalı? Bu tartışmanın nedeni, Kürt güçlerin IŞİD’in Suriye’deki son kalelerine yaptığı saldırılarda, orada bulunan Batılı ülkelerin vatandaşlarını tutuklamaları. Kürtlere göre hapishanede 800 vatandaş var. Trump da hafta sonu şöyle bir açıklama yaptı — Avrupalı ülkeleri bir anlamda tehdit etti: “Herkes kendi vatandaşını kabul etsin ve yargılamasını orada yapsın” dedi. Bunun üzerine Avrupada bir tartışma başladı. Bu çok sorunlu bir mesele. Avrupa ve Amerika arasında pek çok sorunlu mesele var; bu da son birkaç gündür gündemi etkileyen konulardan bir tanesi. Çünkü Avrupalılar için bu çok zor bir konu. Fransa açıklama yaptı ve dedi ki: “Bu konuda genelgeçer bir siyasetimiz yok, vaka bazlı inceleyeceğiz”. İngiltere çok ciddi bir tepki verdi. “Eğer sen kendi rızanla başka ülkeye gidip bir terörist organizasyona katılıyorsan ve bir şekilde İngiltere’ye dönersen, o zaman yargılanacağını aklında tutman gerekiyor” dedi. Bir anlamda kabul etmeyeceğinin sinyallerini verdi. Bu İngiltere’de de bir tartışma başlattı. Parlamento’daki bazı isimler, “Bu kadar sert bir tutum aslında radikalliği besleyen bir tutum; böyle davranılmamalı, sonuçta bu bir İngiliz vatandaşı ve tabii ki ülkesine geri dönme hakkı vardır” dedi. Avrupa’ya dönen insanlar ciddi bir güvenlik tehdidi. Suriye ve Irak’ta kurdukları network’ler var bu network’leri Avrupa’da aktive edip bu tür faaliyetlere devam etmelerinden endişe ediliyor. Bir diğer konu da halkın buna ne tepki vereceği. Yani insanlar bunların ülkeye kabul edilmelerini istemiyor. Bu insanların Avrupa’ya döndüklerinde Avrupa standartlarında yargılanmaları kolay değil. Çünkü yabancı bir ülkeye gitmişler, tanık bulmak gerekiyor, davada delil bulmak gerekiyor, bunlar çok zor şeyler; o nedenle bazı Avrupalı siyasetçiler diyor ki: “Orada kalın ve Suriye’de, Irak’ta yargı önüne çıkın” diyor. Ama tabii bu mümkün değil. Kürtler, “Böyle bir kapasitemiz yok” diyor. “Bırakın yargılamayı, ABD çekilirse bunları hapishanede tutma kapasitemiz bile yok.” Zaten ondan endişe ediyorlar. Amerika çekilirse bir saldırı halinde bu insanlar kaybolacak. Mesele hassas bir mesele. AB ülkeleri için bunun çözümü çok güç; o nedenle bir tartışma başlatıldı. Tam olarak şu siyaseti izleyeceğiz diyen bir ülke yok. Farklı sesler çıkıyor. En sert tepki İngiltere’den geldi.

Sanders adaylığın tekrar ilan etti. Çok sayıda kadın siyasetçinin adaylığını ilan ettiğini biliyoruz. Ne dersin? Sanders geçen sefer H. Clinton’a karşı kaybetmişti. Bu sefer kazanabilir mi? Yoksa kadın adayların dışında yepyeni bir isimle mi çıkacak Demokratlar?

Ömer Taşpınar: Şimdi bu aslında önemli bir konu Ruşen — Sanders’ın adaylığı. Amerika’da gençler arasında bir sola kayma söz konusu. Bir ay kadar önce bir anket yapılmıştı. Ankete göre Amerika’da üniversiteli gençlerin yüzde 51’i kendisini sosyalist olarak tanımlıyor. Bu bana göre son derece ilginç bir rakam. Yüksek bir rakam ve sosyalist kavramı Amerika gibi bir ülkede çok yüklü bir kavram. Avrupa ülkelerinde bu yadırganayacak bir durum olmayabilir; ama ABD’de hâlâ sosyalizmin bir bagaj olduğu ülkedeyiz ve Demokrat Parti içerisinde kendini sosyalist olarak tanımlayan bir politikacı var, o da Sanders. Sanders’ın zaten Clinton’a karşı bir bakıma yine bu tür gençlere dayanarak yürüttüğü mücadele son derece önemli. Clinton gibi en güçlü ismin kolay kolay aday olamayışı, Sanders’ın son haftaya kadar birçok eyalette onu zorlaması, Sanders’ın gücünü gösteriyor. Şu anda Sanders daha zor durumda; çünkü kendini solda tanımlayan Elizabeth Warren gibi önemli senatörler çıktı; bir bakıma Demokrat Parti’nin kendisi sola kaymış durumda. Dolayısıyla solcuyum deme patenti birçok senatörün eline geçmiş durumda. Sanders’in kendini daha güçlü bir şekilde anlatması gerekecek. Avantajı hâlâ var. Amerikan halkı arasında hâlâ muhalefetin içindeki 6 7 bayan senatörün isimlerini bile bilmeyen çok insan var. Ama Sanders biliniyor. Oradan bir avantajı olacak.

Trump muhtemelen rahat bir şekilde aday olacak. Kendisine karşı Cumhuriyetçi Parti’den veya bağımsız bir aday çıkabilir. Fakat Trump’ın asıl yapacağı şey, sola kayan Demokrat Parti sayesinde kolaylaşıyor. O da şu: “Amerika sosyalizme kayıyor, ben seçimi kaybedersem, sosyalist politikaları, sosyalizme kaymış bir Amerika mı görmek istiyorsunuz?   Beni seçmeye devam ederseniz, hem ekonomi iyi gitmeye devam edecek hem de Amerikan kapitalizmine karşı bir tehdit oluşmayacak” diyecek. Aynı zamanda duvar meselesini kullanarak da sol partiler Amerika’da göçmenlere dayanacaklar, çokkültürlülüğü savunacaklar. Bu konuda da Trump’ın eli güçlü olacak. Yani Trump’ın hem kapitalizmi hem milliyetçiliği hem de dindarlığı kullanarak bir kampanya yapmasından korkuyorum. Eğer ekonomi kötü gitmiyorsa, Trump çok sola kaymış bir Demokrat Parti’ye karşı kazanabilir. Bu da Amerika’nın ve dünyanın bir dört yıl daha Trump ile yaşamasına sebebiyet verebilir. Endişem o.

Gönül Tol: Ömer’in söylediklerine ek olarak, Sanders’ın şöyle bir problemi de var: 2016’da hakikaten H. Clinton’ı zorladı, fakat temel meselesi şuydu: Demokrat Parti içerisinde bir sola kayma söz konusu ve bugüne kadar başkanlık yarışına katılacağım diyen Demokratlara baktığımızda da hepsi aslında sola yakın isimler. Aslında Sanders’ın ajandasını destekliyorlar. Sanders’ın 2016’da şöyle bir problemi vardı: Demokrat Parti’nin içinde muhafazakâr olanlar genelde 45 yaş üstü ve beyaz olmayan Amerikalılardı. Sanders onların oyunu alamadı. Mesela siyah oyların yüzde 99’unu Clinton aldı. Sanders genç kesimin oyunu alabiliyor, fakat söylemi muhafazakâr addedilen kesimlere tam ulaşamıyor. O nedenle ve bugün Demokrat Parti içerisindeki farklı fraksiyonlar nedeniyle, onların hepsinin endişelerini dillendirebilmek Sanders için zor bir şey. En büyük problemi de bence o olacak.

Evet, burada noktayı koyalım. Transatlantik’i bu hafta da böyle sonlandıralım. Ömer Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar

Haftanın En Popüler İçerikleri