Yeni yargı vesayeti

Yerel seçimlere 40 gün kala Türkiye’nin gündemini siyasi partiler, siyasetçiler ve başkan adayları değil yargı belirliyor. Yargının iktidara bağımlı bir halde siyaseti şekillendirmesi “yargı vesayeti” kavramını yıllar sonra hatırlara getiriyor.

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Yerel seçimlerin yapılmasına 40 gün kaldı. Türkiye’deki seçimler önemli, ama bu yerel seçimlerin ayrı bir önemi var. Çünkü uzun bir süre boyunca Türkiye’de seçim yapılmayacak — normal şartlarda. Ve bu, aynı zamanda başkanlık sistemine resmen geçişin ardından yapılan ilk yerel seçim. Özellikle muhalefetin burada göstereceği performans Türkiye’nin yakın geleceğinde etkili olacak. Bir yerel seçime 40 gün kala normal olarak Türkiye’nin gündemini siyasî partilerin, belediye başkan adaylarının belirlemesi, birtakım vaatlerin ortada dolaşması, birtakım siyasî tartışmaların yaşanması gerekirken, tam bir sessizlik ile karşı karşıyayız.

Gerek iktidar gerek muhalefetin yerel seçimlerin gündemini belirleyecek herhangi bir çıkış içerisinde olmadıklarını görüyoruz. Ya beceremiyorlar ya da çok fazla uğraşmak istemiyorlar. O işler bir nevi oluruna bırakılmış bir durumda. Bu aslında Türkiye’de siyasetin nasıl ölmüş olduğunu bize bir kere daha gösteriyor. Artık Türkiye’de iktidar da muhalefet de çok ciddi bir kriz içerisinde; özellikle örgüt yapıları ve söylemlerde siyasî partiler gerçekten kendilerini gerek yeni yüzlerle, gerek yeni söylemlerle yenilemekte epey bir zorlanıyorlar. Ama Türkiye’nin gündemi hep sıcak kalmaya devam ediyor ve bu anlamda baktığımızda, son iki güne baktığımızda, sıcak kalan gündemin aktörlerinin siyasetçiler değil yargı mensupları olduklarını görüyoruz. Yargı Türkiye’nin gündemini belirliyor.

Önce Cumhuriyet Davası’nın sonuçları acele bir şekilde belli oldu. Daha doğrusu İstinaf Mahkemesi’nin kararı belli oldu. Herkesin cezası onaylandı. Bununla başladık. Ertesi gün de Osman Kavala ve 15 kişi hakkında Gezi Parkı eylemleri nedeniyle bir iddianame hazırlandığını öğrendik. İddianame henüz paylaşılmadı, ancak başsavcılık iddianamenin özünü paylaştı ve en önemlisi 16 kişinin hepsine ağırlaştırılmış müebbet talebi olduğunu söyledi — hükümeti devirmeye teşebbüs suçlamasından hareketle. Cumhuriyet Davası’na ve bu Gezi Davası’na baktığımız zaman, bunların iddianamelerinin, dile getirilen iddiaların, suçlamaların iler tutar bir yanı olmadığını görüyoruz. Cumhuriyet Davası’nda gerçekten somut hiçbir delil olmadan, Türkiye’de uzun bir süre, yıllardır Fethullahçılık’la mücadelenin ana yerlerinden biri olan Cumhuriyet Gazetesi bir şekilde FETÖ ile ilişkilendirilip mahkûm edilmek istendi, edildi ve şimdi de İstinaf Mahkemesi tarafından onaylandı bu. Her yeri ile gerçekten çok acı bir olay. Şimdi Gezi suçlamasına baktığımız zaman, bunun da şu hâliyle, yansıdığı hâliyle hiçbir iler tutar tarafı olmadığı ortada. Ve istenen cezalar da, ağırlaştırılmış müebbet hapis gibi çok uçuk-ötesi cezalar isteniyor. Yani idam cezası kalkmasaydı bu kişilerin hepsine idam cezası isteyecekmiş savcı — bunu görüyoruz.

Peki burada konu ne? Buradaki konu esas olarak şu: Türkiye’de artık siyaset tamamen yargı üzerinden yürüyor. Daha doğrusu siyasî iktidar da siyaset üretemediği için gündemi ve siyasî hayatı ve rakiplerini, hatta kendi içerisini dizayn ederken, şekillendirirken doğrudan yargıyı kullanıyor. Böyle bir olayla karşı karşıyayız. Seçime 40 gün kala iki tane önemli davada iki önemli gelişme yaşanıyor. Ve bu gelişmelerle beraber bence Türkiye’de seçmenin tavrının şekillendirilmesi hedefleniyor. Bu kararların açıklanmasının, iddianamelerin açıklanmasının, bunların zamanının seçimlerle doğrudan ilgili olduğu kanısındayım — ki birçok kişinin de benim gibi düşündüğünü de biliyorum. Burada aklımıza vesâyet kavramı geliyor. Vesâyet kavramı bir dönem Türkiye’nin gündeminden hiç inmezdi. Bir asker vesâyeti sözü vardı, bir de yargı vesâyeti sözü vardı. Ve bunların hepsinin ayrı ayrı haklılık payları vardı. Türkiye’de 2000’li yılların başlarından itibaren, özellikle AKP iktidara geldiği andan itibaren yürütülen bir kavga, iktidarın yürüttüğü ve birçok destekçiyi de yanında bulan bir kavga vardı. Bu kavganın birisi askerî vesâyete birisi yargı vesayetine karşı –aslında aynı anda yürüyen– kavgalardı.

Buradaki hususu şöyle özetlemek mümkün: Türkiye’de derin devlet dediğimiz, yıllardır derin devlet dediğimiz bir yapı vardı. Hâlâ var aslında; ama geçmiştekine bakacak olursak ve bu yapılan seçimlerin sonuçları ne olursa olsun, ülkenin gerçek sahibi, devletin gerçek sahibi olma iddiasındaydı. Ve gerekirse seçilmişlere rağmen ülkedeki hayatı, yasaları vs. birçok şeyi belirlemeyi, yönlendirmeyi kendine hak olarak görüyordu, sorumluluk olarak görüyordu ve bunu yapıyordu. Bunu yaparken de sıklıkla yargıya başvuruyordu. Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı iken çok alâkasız bir şekilde tutuklanması, ceza alması ve belediye başkanlığını kaybetmesi, siyasî yasaklı olmasında da birinci derecede bu vardı mesela. Buradaki çok net bir şekilde bir yargı vesâyeti olayıdır. Siz ne kadar oy alırsanız alın, eğer sistem sizi istemiyorsa, sizin hakkınızda birtakım şeyler uydurulup önünüz kesilebiliyordu. Ve bunun en çarpıcı örneği budur. Ama tek örneği bu değildir.

Orada, 90’lı yılların sonunda ve 2000’li yılların başlarında, özellikle Refah Partisi, ardından Fazilet Partisi ve belli bir süre sonra da Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yönelik uygulamalarda, yani askerin ve yargının kimi zaman birlikte kimi zaman ayrı ayrı yaptığı uygulamalarda vesâyetin kendini gösterdiği anlardaki temel husus şuydu: Devletin sahipleri vardı ve bu sahiplere yönelik aşağıdan çok ciddi bir tehdit geliyordu. Bu tehdit büyük ölçüde İslamî hareketten geliyordu — Refah Partisi ya da Fazilet Partisi, daha sonra AKP tarafından. Ve devleti yönettiğini, devletin gerçek sahibi olduğunu düşünen kesimler bu tehdide karşı, aşağıdan gelen tehdide karşı kendi iktidarlarını kaybetme endişesi ile her türlü mekanizmayı –başta yargı olmak üzere– devreye sokuyorlardı. Ve buna karşı hükümette olan Adalet ve Kalkınma Partisi bununla mücadele etmek için Fethullahçıların da çok büyük bir desteğini alarak, onunla ittifak yaparak, Batı’nın da büyük ölçüde desteğini alarak bir direnç gösterdi. Ve bu direncin sonunda da galip geldi. Galip gelmenin ardından Türkiye’de artık askerî vesâyetin, yargı vesâyetinin sonlandığı gibi bir sonuca varılmışken, yavaş yavaş aslında bu vesâyetlerin sahiplerinin değiştiğini görmeye başladık.

Özellikle yargı konusuna baktığımız zaman, uzun bir süredir Türkiye’de artık yargı tamamen bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetmiş bir durumda. Siyasâ iktidarın bir uzantısı gibi hareket ediyor. Yeni bir yargı vesâyeti ile karşı karşıyayız. Ama burada şöyle bir fark var: Bir önceki örnekte iktidarının tehdit altında olduğunu düşünen derin devletin sahipleri, yetkilileri –artık nasıl adlandıracaksak– bu kişilerin başvurduğu bir şeydi. Çünkü bir tehdit vardı. Ve bu tehdide karşı yargıyı da sık sık kullanıyorlardı. Ve bu, önünü kesme olayıydı. Şimdi tam böyle bir olay yok. Yani şu anda çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız; uzun bir zamandır bununla karşı karşıyayız. İktidarın, Erdoğan yönetiminin karşısında ciddi bir muhalefet hareketi yok. Toplumsal, siyasî bir muhalefet hareketi yok. Bunun birtakım küçük küçük örnekleri var belki; ama bunların hiçbirisi –toplayalım, çarpalım– ciddi bir muhalefete denk gelmiyor.

Ama bunun karşısında şöyle bir şey var: Muhalefetin olmamasına rağmen iktidarın kriz içerisinde olma hali var. İktidarın kendini yeniden üretememe hali var. Siyasî iktidarın yeni söylemler, yeni vizyonlar üretememe hali var. Kendi içerisinde iyice büzülmesi var. Ve bunun verdiği büyük bir tedirginlikle, karşısına çıkabilecek her türlü alternatifi daha doğmadan bastırmak var. Yaşadığımız büyük ölçüde bence bu. Ve yargı bu anlamda birinci derecede bir rol oynuyor. Herhangi bir ciddi muhalefet olmasa dahi, çok ciddi bir tehdit olmasa dahi, ne olur ne olmaz diye Batılıların, İngilizlerin “pre-emptive” dediği, önleyici bir müdahale yapılıyor. Bu çok ilginç bir durum aslında. Şaşırtıcı demesek bile ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Mesela bugün Ankara’da yaşanan bir olay, gösterici kadın öğrenciye yönelik cinsel taciz ya da saldırı –ne derseniz– buna karşı devletin herhangi bir adım atmasını beklerken, aslında nafile bir şekilde beklerken, bugün bir meslektaşımız, o kadın öğrenci ile ilk röportajı yapan meslektaşımız gözaltına alındı. Bu tamamen, iktidarın artık hiçbir şeye cevap verememesinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Gazeteci gözaltına alınıyor. Haberler, dile getirilen olayların, iddiaların soruşturulması, bunların hesabının verilmesi konusunda herhangi bir şey yok.

Verildiği zaman başlarına gelen çok fazla bir şey de yok, onu da biliyoruz. Ama yine de buna bile tahammül edemeyen, bunların dile getirilmesine bile tahammül edilemeyen bir iktidar var. Ve bunun baskıcı uygulamaları var. Dile getiren gazeteci gözaltına alınıyor. Şikâyet dile getiren insanlar, vatandaşlar attıkları tweet’lerden, Facebook paylaşımlarından içeri alınıyorlar — gazeteciler yazdıklarından ve yazmadıklarından, siyasetçiler söylediklerinden ve söylemediklerinden sorumlu tutularak — ki bunun çok örnekleri var. Artık söylediklerimizden çok söylemediklerimizden, yaptıklarınızdan çok yapmadıklarımızdan da suçlanır oluyoruz Türkiye’de. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Siyasî iktidar kendisinin kontrol edemediği siyasî alanı kimseye bırakmak istemiyor; başkaları kontrol edemiyor olsa bile o alanı ne olur ne olmaz diye yargı eliyle iyice daraltmaya gidiyor. Hem sivil siyasetin, hem resmî siyasetin diyelim, parti siyasetinin, hem de sivil toplum faaliyetlerinin her türlüsünün başına iş getirmek, kendisine sorun çıkarabileceğini düşündüğü her türlü faaliyetin önünü kesmek için yargıyı kullanıyor.

Bunun İslamî hareketle bir örneği Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı olayıdır. Burada da yine Alparslan Kuytul’un ve Furkancıların iddialarına, eleştirilerine benzer şekillerde cevap verme yoluna gidemeyen ya da gitmeyen, gitmeye tenezzül bile etmeyen bir siyasî iktidar, doğrudan olayı yargıya havale ediyor. Ve yargı sonuçta bu olayın önünü kapatmaya çalışıyor. İslamî kesimdeki tek örnek Alparslan Kuytul değil, ama en çarpıcı örnek Alparslan Kuytul. Kürtlerin, Kürt hareketinin başına gelenler mâlûm, ortada. CHP’nin başına gelenler ve gelebilecek olanlar da ortada. Biz gazetecilerin zaten durumu ortada. Böyle bir durumla yaşıyoruz. Sonuçta Türkiye’de bir yargı vesâyeti geçmişte vardı. Bu yargı vesâyeti toplumsal gidişatın önünü kesmek için boşuna uğraştı ve kaybetti. Şimdi bir yargı vesâyeti var. Bu yargı vesâyeti, vesâyet altındaki yargı, Türkiye’de kriz içerisindeki siyasî iktidarın ömrünün uzatılmasına katkıda bulunmak için emirle hareket eden bir mekanizma olarak faaliyetini sürdürüyor. Ama dün nasıl toplumsal hareketin önünü kesemedi ise bugün de yaşanan krizi çözebilecekmiş gibi gözükmüyor. Ancak şurası da muhakkak ki bütün bu yargının yarattığı ek sorunlar nedeniyle Türkiye’de siyasî iktidardan rahatsız olan kesimlerin özgürlükleri, zamanları, imkânları, enerjileri çok gereksiz işlere akıyor. Yani şu anda normalde işini gücünü yapması gereken gazeteciler işini gücünü yapamıyor. İşini gücünü yapması gereken siyasetçiler yapamıyor. Sivil toplum kuruluşları yapamıyor. Bir de tabii ki en önemlisi işini gücünü yapmaya niyetlendiği zaman başına gelebilecekleri düşünmekten de ayrıca bir başka bir sorun yaşıyor. Burada son bir not eklemek istiyorum. Bu tür olaylarda, Türkiye’nin son döneminde yaşanan, yargı eliyle siyasetin tam anlamıyla kuşatılması olayında, çok sert bir şekilde, siyaseti sadece bir kavga alanı gibi görmek ve göstermek isteyen kesimlere çok da fazla dokunulmadığını görüyoruz. Benim en azından gözlemim bu.

Olayın, yaşananların kutuplaşmayı daha da derinleştirilmesi arzulanıyor. Yargının müdahaleleri de, son Cumhuriyet kararı olsun, ya da Gezi Parkı iddianamesi olsun, aslında Türkiye’deki kutuplaşmanın, sertliğin daha da sürmesine yönelik adımlar. Çözmek için değil, toplumu yatıştırmak için değil, daha da kutuplaşması sağlamaya yönelik adımlar. Dolayısıyla bu adımlara, bu kutuplaşmanın derinleşmesine katkıda bulunan herkese aslında toleransla bakılıyor. Yani muhalif olsun ya da iktidar destekçisi olsun, şu anda Türkiye’de en makbul olan insanlar kavga edenler, gözlerini kapatıp bulundukları yer için gözü kapalı bir şekilde slogan atanlar vs.. Onun dışında da ayaklarını frene getirmeye çalışıp birazcık sakin bir şekilde, Türkiye’nin daha sakin bir şekilde sorunlarını konuşması ve çözme yolunda adım atmasını isteyenleri, devletin ve dolayısıyla devletin önemli parçası haline gelen yargının ve de diğer tarafta kendini muhalefette tanımlayan kesimlerden köşeleri tutmuş kişilerin hoşuna gitmediğini de özellikle vurgulamak lazım. Şu anda Türkiye’de yargı maalesef var olan kutuplaşmanın daha da derinleşmesinin çok önemli, önde gelen araçlarından biri haline geldi. Ve buradan nasıl çıkabileceğimizin cevabı an itibariyle bence gözükmüyor.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar

Haftanın En Popüler İçerikleri