Dünya IŞİD sonrasını tartışıyor. Ya Türkiye?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

IŞİD’in Irak ve Suriye’deki topraklarını kaybetmesinin ardından, buralara savaşmaya veya yaşamaya gitmiş gönüllüler ve ailelerinin ülkelerine dönme ihtimali birçok ülkeyi tedirgin ediyor. Öte yandan IŞİD ve benzeri yapıların yeni dönemde nasıl bir strateji izleyecekleri de tartışmalı. Ama Türkiye nedense bu tartışmaları uzaktan izler görünümde.

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. IŞİD’in, Irak Şam İslam Devleti adlı örgütün önce Irak’ta, ardından Suriye’de denetimindeki toprakların elinden alınmasının ardından –ki Suriye’de çok az, çok küçük bir parça kaldı, o da her an elinden gidecek gibi gözüküyor– dünyada, özellikle Batı ülkelerinde bir tartışma var. Sadece Batı ülkeleri değil, ama özellikle Batı ülkelerinde. Buralarda Irak ve Suriye’ye gitmiş olan, gönüllü olarak gitmiş olan kendi vatandaşları ne olacak? Bu soru çok ciddi bir şekilde gündemde. Irak meselesi biraz daha kolay bir mesele. Çünkü Irak’ta bir devlet yapısı var ve oradaki mahkemelerin sonuçlarına göre, Irak’ta savaşan ya da Irak’ta IŞİD’e katılmış olan, Irak’ta IŞİD’li savaşçılarla beraber yaşayan kişiler mahkemelerde belli cezalar –ki bunları idam da dahil– alıyorlar. Ya idam ediyorlar ya da cezaevinde kalıyorlar. Ama Suriye’de durum karışık. Çünkü Suriye’de esas olarak bu kişiler YPG’nin öncülük ettiği SDG, Suriye Demokratik Güçleri tarafından yakalanmış kişiler. Ve onların durumu, kendilerinin bir devlet statüsü olmadığı için bu esirler, ele geçirdiği kişiler ve onların ailelerinin geleceği çok ciddi bir şekilde tartışılıyor. Ve her ülkeden farklı farklı sesler çıkıyor. Ama genel yaklaşımın şu olduğunu söyleyebiliriz: İstemiyorlar, orada kalmasını istiyorlar. Ama orada kalması için de, –yani orası derken Suriye– Suriye’de kalması için de şartlar el vermiyor ya da SDG bu durumu çok ciddi bir pazarlık noktası haline getirmek istiyor. Şimdi olayın bir boyutu bu. “Bu kişiler ülkelerine dönerse ne olacaklar? Ne ile yargılanacaklar? Yargılanabilecekler mi? Ya da yargılanmayacaklarsa topluma nasıl geri dönecekler? Ve bunlar bir tehdit oluşturmaz mı?” soruları. Batı ülkeleri başta olmak üzere –ama İslam ülkeleri de buna dahil, Tunus, Cezayir, Özbekistan, birçok ülkede– o ülkenin vatandaşları olup da işin içine katılmış olan kişiler, iade edilmeleri halinde ne olacağını tam olarak bilemiyorlar. Böyle bir sorunla baş başalar. Tabii ki işin en önemli belirleyeni güvenlik meselesi. Batı ülkeleri bu kişilerin bir şekilde tekrardan ülkelerine yönelik tehditler tezgâhlayıp tezgâhlamayacaklarından endişeliler. Bir diğer husus da şu: Her ülkede, her Batı ülkesinde zaten tespit edilmemiş birtakım cihadcı hücrelerin olduğundan şüpheleniliyor. Suriye’den ve belki de Irak’ta bulunup oralardan da ülkelerine geri dönecek kişilerle zaten var olan kişilerin birleşmelerinden nasıl bir şey ortaya çıkacağından dolayı endişeliler. Ve bu kişileri artık olabildiğince topraklarında görmek istemiyorlar. Ama bir şekilde de ülke içerisinde — mesela İngiltere’de Begüm adında bir kadının durumu söz konusu. Bazı hak savunucuları o kişinin ne suç işlemiş olursa olsun ülkesine dönme hakkı olduğunda ısrarcı. Olayın bir tartışması bu.

Türkiye bu tartışmanın neresinde? Türkiye bu tartışmanın göründüğü kadarıyla hiçbir yerinde durmuyor. Ama halbuki şunu biliyoruz: Birincisi, bu başka ülkelerden gelen insanların, Suriye’ye katılan insanların, Suriye’de IŞİD’e hatta Irak’ta IŞİD’e katılan insanların önemli bir kısmı geçiş noktası olarak Türkiye’yi tercih etti, olayın bir bu boyutu var. Bir diğer boyut tabii ki çok daha önemli –çok fazla telaffuz edilmese bile– çok sayıda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kişi de IŞİD’e Suriye’de ve Irak’ta katıldı. Bazıları doğrudan Türkiye’den katıldı. Bazıları da Almanya gibi, Fransa gibi ülkelerde yaşayan Türk ailelerden katılanlar oldu. Sonuçta Türkiye’den –sayıları telaffuz edilmese de, sayıları saptanıyor mu onu da bilmiyoruz ama– onlarca değil yüzlerce kişinin IŞİD saflarında olduğunu biliyoruz. Bunların önemli bir kısmı tabii ki savaşan kişiler. Ama onun ötesinde ailelerin de gittiğini biliyoruz. Çoluk çocuk gidildiğini biliyoruz. Kadınların gittiğini biliyoruz. Hatta yaşlıların gittiğini biliyoruz. Ve hemen yanı başı olduğu için de ve özellikle üç dört sene öncesinde Türkiye’den Suriye’ye IŞİD’e gidenlerin arada Türkiye’ye geri dönüp tekrar Suriye’ye gittiklerini de biliyoruz. Yani bir nevi part-time cihadcılık yaptıklarını da biliyoruz. Yüzlerce kişinin bu güzergâhı izlemiş olduğu söyleniyor. Ancak bu konuda elimizde elle tutulur bir çalışma yok. Birtakım istihbarat çalışmaları varsa, onu tabii ki biz bilmiyoruz; ama bu konunun Türkiye’nin gündeminde olduğunu ben görmüyorum. Türkiye’nin gündeminde olmaması yeni bir olay değil.

Geçmişte de El Kaide söz konusu olduğu zaman, örneğin Afganistan’a gidenler için de benzer bir çalışma olmamıştı. Bosna’ya, Çeçenistan’a savaşmaya gidenler için de olmamıştı. Sonuçta bunlar uzaklardaki bir savaşın parçası oluyorlardı. Ölüyorlar mı kalıyorlar mı, yaralanıyorlar mı, Türkiye’ye dönüyorlar mı? Bunlar Türkiye’yi çok fazla ilgilendirmiyordu. Ama zaman içerisinde şunu gördük ki, özellikle El Kaide’nin Irak’ta operasyonlar yapma başladığı andan itibaren, Zerkavî ile beraber, Türkiye’den El Kaide’ye katılanların aynı zamanda Türkiye’de çok ciddi bir El Kaide örgütlenmesi içerisine girmiş olduklarını gördük. Ve hatta Türkiye’de de 2003’te olduğu gibi dört çok büyük saldırı –başka küçük saldırılar da var ama dört çok büyük saldırı– intihar saldırısı yapmış olduklarını da biliyoruz El Kaidelilerin. El Kaide olayında da bu konu çok fazla umursanmamıştı. IŞİD konusunda da çok fazla umursanmıyor ya da umursanıyorsa bile bunu kamuoyuyla paylaşma gibi bir ihtiyaç hissedilmiyor. IŞİD’in Türkiye’de imza attığı çok kanlı katliam var. Suruç var, Ankara var, Reina var, Yeşilköy Atatürk Havalimanı var. Çok sayıda katliam var. Ve bu katliamların ardından düzenlenmiş bazı operasyonlar, yakalanmış bazı kişiler var.

Ama Suriye İç Savaşı’ndan itibaren Türkiye’de oluşmuş olan bu cihadcı şebekenin tam olarak dağıtılmış olduğunu düşünmek çok mümkün değil. Dolayısıyla Suriye’den ve Irak’tan Türkiye’ye dönen insanlar –ki çok sayıda insanın dönmüş olduğunu tahmin ediyoruz–, bu kişilerin ne yaptığı, ne yapabileceği konusunda çok net bir fotoğraf yok. Birincisi bu. Yani Türkiye’ye dönenlerin, IŞİD’lilerin ve onların aile fertlerinin ne yaptıkları, ne yapacakları, yargılanıp yargılanmayacakları, saptanıp saptanmadıkları konuları, bilinmez konular olarak duruyor. Olayın bir boyutu bu. Bir diğer boyut; Batı’nın IŞİD sonrasını tartıştığını söylerken dünya, özellikle de Batı, IŞİD’in Irak ve Suriye’de belli bir toprak bölümünde –yani bir tarafta Musul, bir tarafta Rakka başkenti olmak üzere– hilafet devleti ilanı ile beraber yeni bir evreye girmişti. Ve oralar elinden alındıktan sonra IŞİD’in bitmediği de biliniyor. Dolayısıyla IŞİD bu yeni safhada neler yapacak, neyi nasıl yapacak? Bu konuda çok sayıda analiz var, çok sayıda senaryo var. Henüz netleşmiş bir durum yok. Ama şunu biliyoruz: IŞİD Afrika’da ve kısmen Asya’da da zayıf ülkelerde varlığını sürdürüyor ve kendine bazı kurtarılmış bölgeler inşa etmeye çalışıyor. Ama bunların hiçbirisi tabii ki bir Irak ve Suriye’deki varlığı kadar etkili olamıyor ya da Batı ülkelerinde gerçekleştirdiği terör saldırıları kadar etkili olamıyor.

Önümüzdeki dönemde IŞİD’in nasıl bir strateji izleyeceği, varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği ya da IŞİD’in etkisini yitirip yerine yeni birtakım Selefi cihadcı yapılan çıkıp çıkmayacağı konuları belirsiz ve tartışmaya açık konular. Her kafadan bir ses çıkıyor. Aynı anda Batılı kaynaklarda IŞİD defterinin artık kapandığını söyleyenler de var, ya da “IŞİD defteri kapandı sananlar gaflet içinde” diyenler de var, orta yolcular da var vs.. Şimdi bu tartışmaları Batı bir şekilde yapmaya çalışıyor ve kendince yapıyor. Ama bu tartışmaları bizlerin de bir şekilde sürdürmesi lazım. IŞİD deneyiminin her şeyini bir kenara bırakıp, Türkiye’de yaşananları, Türkiye vatandaşı olup da IŞİD’e katılan ve geri dönenleri vs…. Her şey bir yana, “Türkiye IŞİD ve benzeri yapılar için elverişli bir saha mı değil mi?” sorusunu sormak lazım.

Şu aşamaya kadar IŞİD için öncelikli bir ülke olmadığını, IŞİD ve benzeri yapılar için öncelikli bir ülke olmadığını biliyorduk. Ama buna rağmen, öncelikli olmamasına rağmen gerek El Kaide, gerek IŞİD Türkiye’de çok ciddi, sayısız katliama, terör saldırısına imza attı. Ama bir aşamadan sonra bu tür yapılar pekâlâ Türkiye’yi öncelikli bölge olarak da ilan edebilirler. Ve bu sefer yepyeni stratejiler geliştirebilirler. Bu meselenin Türkiye’nin önemli bir meselesi olduğu kanısındayım. Çok ciddi bir ideolojik zemin var. Çok ciddi bir insan kaynağı potansiyeli var. Ve Türkiye’de IŞİD benzeri yapıların yol alabileceği çok ciddi fay hatları var, kırılganlıklar var, kutuplaşma var. Çünkü toplumda kutuplaşmanın sonucunda çok sertleşme var. Ve bütün bu sertleşme havası IŞİD ve benzeri yapılar için çok elverişli yapılar. Şu anda AKP iktidarı, Erdoğan iktidarı nedeniyle Türkiye’de dindar kesimlerin belli bir tatmin duygusu içerisinde olduğunu varsayabiliriz. Ancak AKP’nin ve Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesi halinde –ki bu çok da imkânsız bir şey değil, çünkü çok ciddi bir kriz içerisinde–, kaybetmesi halinde doğabilecek travmalardan IŞİD ve benzeri Selefi cihadcı yapılanmaların yararlanabilecekleri kanısındayım. Dolayısıyla bu mesele çok ciddi bir şekilde Türkiye’nin önünde duruyor bence — konuşulmasa da, konuşulmak istenmese de. Bir, IŞİD’e katılmış olan insanların –ki bunlar savaşçı olabilir, aileler olabilir ya da onların çocuklarının– çok sayıda çocuğun doğduğunu biliyoruz ya da çok sayıda küçük yaşta çocuğun Irak’ta ve Suriye’de IŞİD’e ebeveynleri tarafından götürüldüğünü biliyoruz. Bunların nasıl bir süreçten geçirileceği, yani buna özellikle aileler ve savaşçılar için söylenen de-radikalizasyon yani radikallikten arındırılma programları konusunda değişik ülkelerde, İslam ülkelerinde ve Batı ülkelerinde genellikle çok başarılı olmayan çalışmalar var. Ama bir arayış var.

Türkiye’de bu konuda ne yapıldığını açıkçası bilmiyorum. Çok ciddi bir çalışma olsaydı herhalde bir şekilde duyardık diye düşünüyorum. Bu yapılmıyor. Ama onun ötesinde daha önemli bir husus, Türkiye’nin siyasî, ekonomik, kültürel zemininin bu tür yapılanmalar için çok bereketli bir alan olduğunu ve her geçen gün daha da böyle bir alana dönüşmekte olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla böyle bir sorun Türkiye’nin önünde çok ciddi bir şekilde duruyor. Ancak bu konuda toplumun herhangi bir kesiminin, devletin içerisindeki ilgili birimlerin, toplumun herhangi bir kesiminin, zaten iyice fonksiyonsuzlaşmış üniversitelerin –bir iki istisnai kişi gayretlerini saymazsak– hemen hemen hiçbir şey yaptığını görmüyorum. Bu çok acınası bir durum. Yarın öbür gün Türkiye çok daha kritik bir süreçten geçerse, bu tür yapıların bu kritik ortamlardan istifade etmek için ellerinden geleni yapacaklarını aklımızda tutmamız gerektiği kanısındayım.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus