Kürtleri kaybeden Türkiye’yi kaybediyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

31 Mart yerel seçimleri yaklaşırken Batı’daki büyükşehirlerde belediye başkanlıklarının belirlenmesinde HDP’li seçmenlerin tercihi daha fazla önem kazanıyor. İktidar bloğunun Kürt sorununu red ve inkar çizgisi, ellerindeki belediye başkanlıklarını kaybetmelerine neden olabilir mi?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. 31 Mart yerel seçimlerine çok az bir süre kaldı, bir aydan biraz fazla bir süre kaldı ve ortada birtakım anket sonuçları dolaşıyor. Bunların ne derece doğru olduğu bir yana, zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Artık güvenmiyorum” dediğini de biliyoruz. Ama şöyle bir olay var: Esas olay, bu seçimlerin tabii ki en önemli ve dikkat çekici yerleri büyük şehirler olacak; büyükşehirlerde de başta AKP’nin elinde olan, hatta 25 yıldan beri bu geleneğin elinde olan İstanbul ve Ankara, kısmen uzun bir süredir CHP’nin elinde olan İzmir, ama onun dışında değişik dönemlerde değişik partilere geçmiş olan, ama bir önceki seçimlerde AKP ve MHP’nin kazanmış olduğu Bursa, Balıkesir, Adana, Antalya, Mersin, Manisa gibi yerler gerçekten çok önemli olacak. Buralarda seçimlerin sonucunun ne olacağı en çok merak edilen hususlar. İstanbul, Ankara konusunda değişik spekülasyonlar var; ama Bursa, Balıkesir, Antalya, Adana konusunda da var. Bunların hiçbirisinin iktidar partisi ya da onun ortağı MHP için çantada keklik yerler olmadığı söyleniyor. 

Şimdi burada bugünkü yayının başlığına dönecek olursak — yani “Kürtleri kaybeden Türkiye’yi kaybediyor”. Aslında ben bunu öteden beri “Kürtleri kazanan Türkiye’yi kazanıyor” olarak söylüyordum, bu seçimde bir kayıp olayı var — ki bu da bence yaşanmakta olan bir süreç. Bu süreç, AKP’nin – daha doğrusu Erdoğan’ın– belli bir aşamadan sonra MHP’yle ortaklığa girmesiyle beraber, Türkiye’de 12 Eylül’ün ardından yaşanan Türk-İslam sentezi günlerini andırırcasına yeni bir milliyetçi-muhafazakâr koalisyonun oluşmasıyla beraber, Kürt sorununun tekrar ret ve inkâr çizgisine yönelmesine, devletin bakışının ret ve inkâra yönelmesiyle beraber çok dengeler değişiyor. 

Çözüm süreçleri dönemlerinde AKP’nin ve Erdoğan’ın seçim grafikleri çok parlaktı ve bunda çözüm süreçlerinin ya da Kürt sorununu kalıcı bir şekilde barışçıl yolla, diyalog yoluyla çözme arayışının bence çok etkisi vardı, ikili bir etki vardı. Bu, birincisi Kürt seçmen nezdinde belli bir sempati yaratıyordu; daha önemlisi, Türkiye’nin bu önemli sorununu çözebiliyor olması, çözme iddiası, bu sorunun çözülmesini arzu eden ve Kürt olmayan seçmenlerin de ilgisini çekiyordu, desteğini beraberinde getiriyordu. Şu anda Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzun bir süredir bu üslûbunu tamamen değiştirmiş durumda ve o güvercin dilinin yerini şahin bir dil almış durumda ve seçimlere böyle giriyor. Seçimlerde özellikle büyükşehirlerde –İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Adana’da, Mersin’de, Antalya’da, Manisa’da, Aydın’da– Kürt seçmenin tercihi çok önemli olacak. Her zaman önemliydi, bu sefer çok daha farklı bir durum var; büyükşehirlerin büyük bir çoğunluğunda HDP aday göstermiyor. HDP’nin aday göstermemesinin esas olarak muhalefet lehine bir tercih olduğunu biliyoruz; muhalefetin adaylarına açıkça olmasa bile dolaylı bir şekilde, bazı yerlerde de açıkça muhalefet ediyorlar. HDP’nin bu tavrıyla beraber aslında siyasî iktidarın ve Erdoğan’ın hesapları çok ciddi bir şekilde sekteye uğramışa benziyor. Normal şartlarda HDP daha önceki seçimlerde olduğu gibi, yerel seçimlerde olduğu gibi bu illerin her birinde kendi adaylarını çıkarıp; genel seçimlerde aldığı oyu –ki yüzde 10 civarında oylar aldığı yerler var, hatta yüzde 10 da aşan, milletvekili çıkarabildiği iller söz konusu–, tam o kadar olmasa bile yüzde 7-8 oy alması durumunda, AKP, birçok yerde ya kendisi ya da MHP’nin sıyrılacağını hesaplıyordu. Ama bu haliyle mesela Adana’da CHP adayına anladığımız kadarıyla HDP seçmeni de işaret ediyor ve bu, zaten belli bir popülaritesi olan CHP adayının işini epey kolaylaştıracağa benziyor. Antalya’da da benzer bir olay yaşanabilir, çok ciddi bir HDP seçmeni var, öyle diyelim, daha da genel olarak konuşacak olursak Kürt seçmen var; ama her Kürt “HDP’ye oy veriyor” diye kabul etmesek dahi HDP’nin kendisinin belli bir oyu var ve bunu da esas olarak Kürtlerden aldığını biliyoruz, bunlardan yönelme ihtimali var. Aydın’da CHP adayına özel olarak alerjileri olduğu için destek vermeyecekler anlaşılan; ama birçok yerde –Bursa’da, İstanbul’da, Ankara’da, ki Ankara’da Mansur Yavaş olmasına rağmen– oyları CHP’ye gidebilir. İYİ Parti’nin aday gösterdiği yerlerde, yani CHP’nin aday göstermeyip İYİ Parti’nin aday gösterdiği yerlerde HDP İYİ Parti adaylarını desteklemeyecek. Öyle gözüküyor; mesela Gaziantep’te. Ama HDP mesela –çok ilginç– Şanlıurfa’da Saadet Partisi’nin adayı lehine kendi adaylarını yarıştan bile çekebildi. Çok ilginç bir strateji izliyor HDP ve bu stratejiden en çok zarar görecek olanın iktidar ortakları olduğunu çok açık bir şekilde söylemek mümkün — ben bu kanıdayım. Bundan en çok yararlanacak olanların da muhalefet partileri — başta CHP olmak üzere, kısmen İYİ Parti; ama Urfa örneğinde olduğu ya da Adıyaman’da da anlaşıldığı gibi Saadet Partisi. 

Burada, HDP’nin bu kararının iktidar ortaklarını rahatsız ettiğini nereden anlıyoruz? Peş peşe açıklamalar gelmeye başladı: İzmir’de Zeybekçi’den, Ankara’da Özhaseki’den. Kürt oylarına talip olduklarını söylüyorlar, ama HDP oylarına değil. Çok eskiden bu başka türlü söylenirdi; “Kürt başka PKK başka” diye söylenirdi. Bir süredir iktidar bloku HDP’yi PKK’yla özleştirmiş durumda ve HDP’yi sanki kriminal bir suç örgütüymüş gibi tanımlıyor. Her nedense yasal olarak faaliyet gösteren, milyonlarca oy almış, Meclis’te grubu olan bir partiye terörist örgüt muamelesi yapmaya kalkıyor. Ama bir taraftan da bu partinin seçime girmediği yerlerdeki oylarını almak istiyor, çünkü bu oylara ihtiyacı var. Çünkü birçok yerde, özellikle büyükşehirlerde yarışın kıran kırana geçme ihtimali çok ciddi bir şekilde gündemde ve işte burada, partisi olmayan, partisi aday göstermemiş o seçmenin oylarını almak çok değerli, alabilmek çok değerli. 

Şöyle düşünelim: Türkiye’de çözüm süreçlerinin olduğu bir dönemdeki Türkiye’yi düşünelim. İşlerin olumlu yürüdüğü, Ankara’nın bilgisi dahilinde HDP milletvekillerinin Kandil ve İmralı arasında mekik dokuduğu, kimsenin içeride olmadığı, HDP milletvekilleri ve başkanlarının içeride olmadığı, belediyelerine kayyum atanmadığı bir Türkiye düşünelim ve sürekli Cumhurbaşkanı’nın –ya da bir zamanlar başbakandı, şimdi cumhurbaşkanı işte, “Analar ağlamasın!” sloganını sürekli tekrarladığı ve Türkiye’nin ret ve inkâr çizgisinden uzaklaşmak zorunda olduğunu tekrarladığı bir Türkiye düşünelim ve böyle bir Türkiye’de yerel seçimde HDP’nin aday göstermediğini varsayalım. Herhalde bu oyların önemli bir kısmı –önemli herhalde– AKP’ye ve Erdoğan’a gidecek. Ama şimdi, bir süredir Erdoğan’ın izlediği o tutum nedeniyle bu seçmenin oylarının bir kısmının –önemli bir kısmı demiyorum, önemli bir kısmının gitmeyeceği çok belli– herhangi bir kısmının AKP adaylarına gitme ihtimalinin çok yüksek olmadığını düşünüyorum. Yani şunu diyebilirler, “Bizim ihtiyacımız yok” diyebilirler, “Bizim AKP-MHP oyları zaten birçok yeri bize garantiliyor” diyebilirler; çünkü söz konusu olan yerlerde belediyelerde –mesela bir Adana’da, Mersin’de, Balıkesir’de, Bursa’da, Ankara’da, İstanbul’da– AKP tek başına MHP tek başına yarışmış ve seçtirmiş kendi adayını. Şimdi iki parti birlikte hareket ediyor, birinin aday gösterdiği yerde diğeri yok; ama bu iki partinin güçleri birleşmiş olmasına rağmen, hâlâ birçok yerden emin değiller. Bunun nedeni esas olarak seçmenin bu iktidar blokundan uzaklaşıyor olması, esas olarak bu. Dolayısıyla takviyeye ihtiyacı var ve bu takviye için de ilk akla geleceklerden birisi, buralarda HDP’nin aday göstermemesi nedeniyle teorik olarak boşta kalan Kürt seçmen. İşte, yeni yeni bu ihtiyacı görüp bunu dillerdirme yolunda, ama mahçup bir şekilde dillendirme yolunda çabalar görüyoruz. Fakat bunun artık çok geç olduğu kanısındayım. Birçok yerde, özellikle batıda Kürtlerin çok yoğun göç verdiği yerlerde, eğer kıran kırana yarışlar sürer ve iktidar blokunun adayları az farkla belediye başkanlarına kaybederlerse, kesinlikle burada belirleyici olanın işte bu HDP’nin aday göstermemesiyle tercihini muhalefetten yapan seçmenler olduğunu söyleyebileceğiz. 

Batılıların çok söylediği, İngilizce, “hearts and minds” diye bir laf var; yani “kalpleri ve zihinleri kazanmak” diye çevirebiliriz hızlı bir şekilde. Bu siyasetbiliminde çok kullanılan, iktidar-toplum ilişkilerinde çok kullanılan bir husus. Türkiye’de Kürtlerin kalplerini ve zihinlerini aynı anda kazanabilecek hareketlere ihtiyacı var Türkiye’nin. Böyle hareketler, böyle siyasî partiler Türkiye’yi ileriye taşıyabilir ve bu hareketler Türkiye’de geniş toplum kesimlerini peşinden sürükleyebilir. Uzun bir süre Türkiye’de devleti yönetenler, sadece ve sadece kalplere değil de; sadece ve sadece zihinlere –aslında ceplere– yönelik, ekonomik birtakım önermelerle, vaatlerle çıktılar. Hatırlıyorum –gençler bilmezler– 80’li 90’lı yıllarda Kürt sorununun en kızıştığı dönemlerde değişik değişik iktidarlar Güneydoğu’ya yönelik sürekli ekonomik paketler açıklarlardı. Defalarca açıklanmıştı, bunların ne anlama geldiğini hiç kimse bilmezdi; çünkü siyaset bir şey yapamayan o bölge halkının kimlikle ilgili taleplerine cevap vermeyen, veremeyen, vermeyi dahi düşünmeyen iktidarlar onların karınlarını doyurmanın yeteceğini sanıyorlardı — çünkü bölgenin bir gerikalmışlık sorunu da olduğunu biliyoruz. Bu sorunun esas olarak siyasî değil ekonomik bir sorun olduğunu söyleyip onların zihinlerine hitap ederek kazanmaya çalıştılar bölge halkını. Bu yürümedi. İlk defa Çözüm Süreci döneminde hem kalpleri –gönülleri diyelim hadi, daha yumuşatalım– hem de zihinleri kazanmaya yönelik birtakım gayretler oldu, belli bir yerden itibaren o da durdu. Şimdi, çok acayip bir durumla karşı karşıyayız; zihinlere bile hitap edilmiyor, ekonomik anlamda çok ciddi birtakım vaatlerde de bulunulmuyor, paketler açıklanmıyor, Güneydoğu’ya yönelik özel olarak –gerçek ya da değil hiç önemi yok– bu tür vaatler bile yapılmıyor. Hani “Biz sizi çok seviyoruz ve sizi kalkındırmak için, ekonomik sorunlarınızı çözmek için şunları şunları yapıyoruz” gibi ciddi çıkışlar da yok — olsa bile kamuoyunun dikkatini çekmiyor. 

Siyasî iktidarın Kürtleri böyle bir dışlaması var ve bence bunun bedeli ülkeyi yöneten iktidar bloku için ağır olacak. Ve muhtemelen şöyle bir şey olacak: Bu seçimin sonucuna bakarak, Türkiye’nin en pragmatist siyasetçilerinden birisi olan Erdoğan bu seçim sonuçlarına bakarak buradaki hataların nerede olduğu sorusunu sorduğunda, ilk olarak aklına kesinlikle Kürt meselesi gelecek — ki zaten aklında olduğunu düşünüyorum, o sandıkla göreceği bir şey değil, zaten bunu bildiğini, bilinçli bir tercih yaptığını, kendini böyle bir tercih yapmak zorunda hissettiğini düşünüyorum. 31 Mart’tan sonra bu konuda da tekrar bir şeyler yapma ihtiyacı hissedecek gibi geliyor bana; çünkü Kürtleri kazananın Türkiye’yi kazandığını, Kürtleri kaybedenin de Türkiye’yi kaybettiğini en iyi bilen siyasetçilerden birisi Recep Tayyip Erdoğan. Şu anda, girdiği bir yol var ve o yolun son şanslarını deniyor ve muhtemelen 31 Mart’ta bunun Türkiye’yi kaybetmesinin önüne geçemeyen bir yol olduğunu iyice idrak ettikten sonra, seçim sonrasında tekrar bu konuda bir şeyler yapmak isteyecektir; ama belki de o tarihte artık birçok adım için geçmiş kalmış olacaktır. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus