Simone de Beauvoir: “Feminizm, bireysel yaşam ve topluca savaşma biçimidir” (Ocak 1978-Le Monde söyleşisi)

Fransız Le Monde gazetesi, “İkinci Cins”in ünlü yazarı ve feminist filozof Simone de Beauvoir’ın Ocak 1978’de yayımlanmış bir röportajını Kadınlar Günü vesilesiyle tekrar paylaştı. “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünün hâlâ geçerli olup olmadığından başlayarak “radikal feminizm” kavramının anlamına uzanan röportaj, de Beauvoir’ın sosyalizm ütopyasıyla devam ediyor. Röportajı kısaltarak siz okurlarımıza sunuyoruz. 

Simone de Beauvoir (1983, Paris)

“Kadın doğulmaz, kadın olunur” diyorsunuz. “İkinci Cins”in (Deuxième Sexe) temel fikirlerinden birisi bu. Otuz yıl sonra bile aynı fikri taşıyor musunuz? 

 Hâlâ aynı fikirdeyim. Bu otuz yılda okuduğum, gördüğüm, öğrendiğim her şey bana bu fikri tamamen tasdik etti. Kadınlığı üretiyoruz, tıpkı erkekliği, erkek olmayı ürettiğimiz gibi. Psikanalistlerin, psikologların bu gerçeği ortaya koyan pek çok çalışması var. 

Özellikle de Elena Gianini Bellotti adlı bir İtalya’nın “Küçük Kızların Yanında” isimli kitabı; ana okullarında ya da genç annelerin yanında çalışan bir kadının deneyimlerini detaylı olarak ortaya koymuştu. Bu kitap, kız ve erkek çocukların eğitiminin ilk yıllardan itibaren farklı olduğunu gösteriyordu. Çocuğa meme verilişten nasıl davranılacağına kadar değişiyordu mesela bu farklar. Hele biraz büyüdü mü, çocukla aynı şekilde konuşulmuyordu ve deniyordu ki: “Küçük bir oğlun şunu yapmalı ‘veya’ küçük bir kız bunu yapmalı.” 

Bu kitap, kadınlığı üretirken onun bir içgüdü çeşidi olarak nasıl sunulduğunu gösteriyor. Keza erkekliğin de. 5-6 yaşında küçük bir oğlan yemek yapmak isterse ona “Bu sana göre değil, küçük kızlara göre” denir. Sonuçta, toplum, cinsiyeti ne olursa olsun, çocuğun ilk günlerinden itibaren onu bugünkü medeniyetimizin gerektirdiklerine uygun hale getirir ve böylece bir erkeği bir erkek, bir kadını bir kadın olarak adlandırırız. 

Kadınlar ve erkekler arasında derin farklılıklar olduğuna kesinlikle inanıyorum. Bu farklar tamamen kadınların aleyhinedir, tamamen diyorum çünkü nadiren istisnaya rastlanır. Bu farklılıklar kadın ve erkeğin doğasından gelmez, kültüreldirler. Buna gittikçe daha çok inanıyorum. 

Kadınların durumunun hissedilir ölçüde ilerlemediğini düşünüyorsunuz. Bu düşüncenizi “Hesap Tamam”da (Tout compte fait) yazmıştınız: “’İkinci Cins’i yazdığımda kadınların zaferinin çok yakında olduğuna çok hızlı inanmıştım.” 

Evet, buna çok hızlı inanmıştım çünkü kadınların zaferinin sosyalizmin başa gelmesine bağlı olduğunu düşünmüştüm. Oysa sosyalizm hiçbir yerde var olmayan bir rüya. Bugün sosyalist olduğunu söyleyen ülkeler gerçekte hiç de öyle değil.

Ayrıca sözde sosyalist ülkelerdeki kadınların durumu, kapitalist ülkelerdekinden daha iyi değil. Nihayetinde belki de SSCB’de kadınların daha çok çalışması gibi şeyler oluyordur. Benim içinse kadının ekonomik bağımsızlığına sahip olması, temel şeylerden biri. Ancak bu durum ev işlerini yapmasına engel olmuyor. Pek çok Rus romanı da bunu ortaya koyuyor. 

Kadın büyük bir patron ya da tanınmış bir hekim olsa bile evdeki temizliği, mutfak işlerini, sofra hazırlamayı yapması gerekiyor. Yani çifte iş yapıyor kadın. Sonuç olarak, kadınların durumunun sosyalizmin zaferine bağlı olduğuna inanmıyorum. 

Fransa’da değişen hiçbir şey olmadı mı? 

Bana göre, kadınların durumu daha kötüleşti. Tecavüz, erkek şiddeti gibi vakalar sınırsız sayıda. 

Bunun sebebi artık vaziyet üzerine çok konuşulması mı?

Bu durum hakkında çok konuşuyoruz çünkü çok fazla vaka gerçekleşiyor. Öte taraftan, vakalar üzerine çok konuşuyoruz çünkü cüret edemeyen kadınları tecavüzlere karşı çıkmaya yönelik cesaretlendiriyoruz. 

Kendi ya da kızımın gençliğini düşünüyorum da sokaktan geçerken, bazı zamanlar ıslık çalan ya da laf atanlar oldu. Fakat bu olaylar yine de oldukça azdı. 

Erkeklerin kadınların özgürleşmesinden kaynaklanan bir düşmanlığı olduğuna inanıyorum, bu düşmanlık onları daha agresif ve hiç olmadıkları kadar tehlikeli hale getiriyor. 

Fakat bir özgürleşme gerçekleşti mi? 

Bir tür özgürleşme gerçekleşti. Cinsel olarak kesinlikle, doğum kontrolü ve kürtaj kanunu sayesinde gerçekleşti. Aynı şekilde ebeveynlerin ve çevrelerin artan hoşgörüsü sayesinde de bir tür özgürleşme söz konusu: Artık genç kızların evlendiklerinde bakire olmaları gerekmiyor. 

Bir çeşit cinsel özgürleşme gerçekleşti fakat bu hiç yeterli değil; çünkü gerçek özgürleşme iş, ekonomik çalışma ya da yaşamda başarıya ulaşma imkanlarında meydana gelecektir. Bu alanlarda yükselen bazı kadınlar da var. 

1967’deki bir röportajınızda “Feminizm, bir tür bireysel yaşam ve topluca savaşma biçimidir” diyorsunuz. Feminizm, nasıl bireysel yaşam anlamına gelir? Ve nasıl topluca savaşma anlamına gelir? 

Bu cümleyi daima gözetirim. “Bireysel”den kastım; kadına dayatılan tüm ekonomik zorlukları aşmaya çalışmak, bir iş sahibi olmayı denemek ve bunun ötesinde çalışarak, kariyer yapmak. 

Öte yandan radikal feminizm dediğimiz şey, yani hedefimiz, erkeklerin yerini almak ve onların hatalarına düşmek demek değildir. Biz kadınların iktidarın tadını ve erkeklerin kusurlarını almasını istemiyoruz. 

Bugün kadınlara açık daha fazla iş alanı var. Bu kesin. Fakat bu alanların çoğu düşük seviyelerde kalıyor. Kadınlara kariyer yolları açılıyor ama bu küçük miktarlarda yapılıyor. 

Yine de belli sektörlerde kadın sayısının önemli derecede arttığını görüyoruz, mesela eğitim. 

Evet, ama kadınlaşan bir mesleğin değeri azalıyor. Mesela SSCB’de tıpta kadın sayısı artıyor, neredeyse tüm hekimler kadın; ancak bugün hekimlik, önceden hemşirelik nasıl görülüyorduysa öyle görülüyor. Eğitim de aynı şekilde ikincil bir meslek sayılıyor, bu mesleği seçen erkeklerin erkekliğinin azaldığı düşünülüyor. 

Ne zamandan beri kendinizi “radikal feminist” olarak tanımlıyorsunuz? Çok da uzak zamanlardan beri değil sanırım. 

Feminist olduğumu her zaman dile getirmişimdir, benim için bu kadın ve erkek arasındaki bir duruma, iki cins arasındaki radikal eşitliğe dair bir kimliği dile getirmek demektir. Fakat önceden kolektif çalışmaya dair beni ilgilendiren bir şey yoktu. 

Ancak 1971-1972 itibarıyladır ki kürtaj sorunu hakkında benimle irtibata geçen genç feministlerle tanıştım, onlarla severek çalışmaya başladım; çünkü erkeklerin yerini almak için değil fakat erkeklerin kurduğu dünyayı değiştirmeye çalışan feministlerdi. Benim için bu çok enteresan bir durumdu. 

Kadınlar için diledikleriniz biliniyor; fakat gelecek 10-20 yıl içinde Fransa’da bunların gerçekleşeceğini düşünüyor musunuz? 

Ben hâlâ bir şeyleri kazanabileceğimizi düşünüyorum; çünkü çoktan doğum kontrolü ve kürtaj gibi kazanımlarımız oldu. Şu an tecavüze karşı ve şiddete uğrayan kadınlara dair devam eden davalar var. Bunlar erkeklerin bile tamamen hassas kalamayacağı bir kamuoyu hareketi yaratacaktır.

Eğer bu hareket devam ederse, kadın ve erkekler arasında gerçek bir gelir eşitliğinin de gerçekleşebileceğini düşünüyorum ki bu oldukça önemli.  

Aynı zamanda ev işlerine dair bir mücadele de meydana gelebilir. Yani artık bu işleri kadınların yapmasının gerekmeyeceği, çocuklarını yetiştirmeyeceği, Devletin kreşler ve diğer muhtemel kurumlarla kadınlara yardım edeceği durumlar gerçekleşebilir. 

Basitçe söylersek, sol bir iktidarda, özellikle kadınlara yönelik bir bakanlığın kurulması gerektiğine inanıyor musunuz? 

Hayır, inanmıyorum. Kadın Yılı’nın bile [BM 1975’i Kadın Yılı ilan etmiş; 8 Mart gününü 1977 itibariyle bu tarihi resmen Uluslararası Kadınlar Günü olarak resmileştirmişti] bir değeri yok. Bence kadınlara ayrı bir muamele göstermemek lazım.

Ayrıca sol partileri, kadınlara sağ partilere göre daha çekici gelmiyor. Pek çok kadın, Komünist Parti, Sosyalist Parti ya da diğer sol gruplar içinde erkeklerin kölesi, madunu olduğunu anladı. Böylece kadın mücadelesini kendi elleri arasına almak gerektiğini düşündüler.  

Gelecekte nasıl bir Fransız toplumunun doğuşunu görmek istersiniz? 

Gerçek sosyalizm olan bir sosyalizm görmek istiyorum. Şu anki dünyada bunu gerçekleştirmek bana oldukça zor geliyor. 

Bu toplumda, diğer sözde sosyalist ülkelerde gerçekleşmeyen durumların gerçekleştiğini, eşitliklerin ve baskının azaldığını, sömürünün kesildiğini görmek istiyorum.  

Kitaplarınız arasında sizin için en değerlisi hangisi? “İkinci Cins” mi “Mandarinler” mi? 

“İkinci Cins” en çok yankı yaratanı. Fakat benim kişisel olarak tercihim “Mandarinler”dir. Çünkü onu gerçekten de ateşin içinde olduğum bir zamanda yazdım, zamanın sorunlarını hissettim ve bu romanı büyük bir tutkuyla kaleme aldım.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar