Kemal Can ile “5 Soru, 10 Cevap”: Kirli Siyaset, Kara Propaganda

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kemal Can bu hafta “5 Soru, 10 Cevap”ta kirli siyaset ve kara propaganda meselesini şu sorular üzerinden değerlendirdi:

Beka tehlikesini anlatmak için üretilen fanteziler hangi seviyede?

Yeni Zelanda’daki katliam seçim meydanlarına nasıl yansıdı?

Medya çarpıtmaları ve Hürriyet’in yalan haberi neyi gösteriyor?

Bu tavır, yüksek özgüveni mi, aşırı panik halini mi gösteriyor? 

Gelinen ve geri dönülmez görünen bu hal nasıl etkiler yaratıyor?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi haftalar. Bu hafta da yine bekleneceği gibi siyaset ve seçim gündemi üzerine konuşacağız; kirli siyaset, kara propaganda. Geçtiğimiz hafta bu tanımın etrafında tarif edilebilecek epeyce vaka yaşandı. Birkaç soru ile bunları açmaya çalışalım.

Beka tehlikesini anlatmak için üretilen fanteziler hangi seviyede?

Bilindiği üzere, 8 Mart’ta kadınların yıllardır yapılan gece yürüyüşü birdenbire bir kutuplaşma, çatışma meselesi haline getirildi. “Ezanla meselesi olan gayri yerli unsurlar” olarak işaret edilmesini, daha da ileri gidilerek bir işgal girişimi olarak tanımlanmasını gördük. İçişleri Bakanı Soylu tekrar tekrar söylüyor; “eğer yerel seçimlerde kendileri için bir zafiyet ortaya çıkarsa” bunun bir devlet zafiyeti anlamına geleceğini iddia edip, bütün mülki amirlerin -özellikle de Doğu ve Güneydoğu’yu kastediyor- çocukların maskarası haline geleceğini söylüyor. Bütün bu hikayeler bir endişe için kullanılsa da, aslında içeriği itibariyle iktidar için çok sorunlu tablolar. Bu çelişkinin seçime nasıl yansıyacağı konusunda, araştırma verilerinden daha fazlası yok elimizde. Seçimde bunu çok daha net olarak göreceğiz. 

Bu oransızlık, bir anlamda gerçeklik duygusunu da bozan, mantık sınırlarını zorlayan tuhaf komplolar, oransız suçlamalar doz artırarak devam ediyor. Çünkü işin niteliği gereği, bu tür bir dili kullanmaya, siyasi zemin haline getirmeye kalkarsanız, etkisi istediğiniz gibi olmadıkça ancak dozunu yükselterek devam etmek zorunda kalırsınız. Bu dönüşü olan, başka yollar ve kapılar açabilen bir dil ve üslup değil. Bunun karşılıklarını görüyoruz artık meydanlarda ve çok sınırlı sözcü tarafından da olsa -başta Erdoğan olmak üzere iktidar sözcüleri- bilinebilecek en tuhaf hikayelerle beka davasının sahiden var olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Bunu anlatmaya çalışırken kurdukları suçlamalar ve kurdukları komplolar da, inandırıcılık sınırlarını hayli zorlayan bir sınıra doğru ilerliyor. 

Yeni Zelanda’daki katliam seçim meydanlarına nasıl yansıdı?

Yine geçtiğimiz hafta, kilometrelerce uzakta hatta dünyanın tam anlamıyla öbür ucunda, Yeni Zelanda’da camiye saldırı gerçekleşti, çok sayıda insan öldü. Bütün dünya reaksiyon verdi. Bu olayın bile bizdeki seçim atmosferine biraz yamularak yansıdığını gördük. Çok standart bir yaklaşımla, batının iki yüzlülüğü, batının İslami örgütlerce yapılan teröre verdiği tepki ile orantısız biçimde Müslümanlara dönük saldırılara sessiz kaldığı gibi çok da doğru olmayan bir genel ezberle meydanlara yansıdı. Meydanlarda, medeniyet kapışması, haçlı saldırısı temaları yeniden gündeme geldi. Olayda dinsel temadan çok ırkçılığın önde olduğuna dair işaretler olmasına rağmen bir medeniyet ya da din çatışmasının parçası olduğu söylendi. Karşı bir nefreti besleyen paylaşımlar, iktidara yakın mizah dergilerinin karikatür diyemeyeceğim tuhaf çizimleri de yansıdı ve çokça tartışıldı. Bu olaylara verilen reaksiyonlardaki ikircikli tavır konusunda evet bütün dünyanın günahı var. Fakat bu günahın daha az yaşandığı bir ülkede değiliz. 

Katliamlarda ölenleri anmak için yapılan saygı duruşlarının ıslıklandığı, ölenlerin suçlandığı tablolar da gördük. Katledilen Hrant Dink’in cenazesinde “hepimiz Ermeniyiz” sloganlarının nasıl bir suçlama meselesi haline getirildiği hala hafızalarda. Oysa Yeni Zelanda saldırısının ardından Yeni Zelanda başbakanının yakınlık, kardeşlik, empati ile acıyı paylaşma hamlelerini gördük. En dikkat çekici noktalardan biri de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın saldırganın internette yayınladığı ve saldırısının propagandası için çektiği görüntüleri meydanlardaki dev akranlardan göstermesi oldu. Tüm dünyada bu görüntülerin yayınlanmaması konusunda hem büyük bir duyarlılık hem de ciddi cezai yaptırımlar söz konusu iken, Türkiye’de de daha önce bazı konularda yayın yasakları uygulanmışken, bu ülkenin cumhurbaşkanı meydanda dev ekranda bu görüntüleri yayınladı. Yanındaki onlarca danışmanın, bir şey başkanlarının da hiçbirinin de aklına “ne yapıyoruz biz?” demek gelmedi. 

Medya çarpıtmaları ve Hürriyet’in yalan haberi ne gösteriyor?

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin verdiği bir röportajda söylemediği sözler, onun ağzından gibi tırnak içinde verildi. Bir zaman ana akım sayılan -hatta medyanın amiral gemisi sayılan- Hürriyet Gazetesi yayınlandı. Bu neyi gösteriyor? Bu, kara propaganda ve kirli siyasetin medya aracılığıyla yayılışındaki ölçü ve ayarın da artık tamamen kaybolduğunu gösteriyor. Yandaş kanallar yanında, nispeten ana akım gibi konumlandırılmaya çalışılan yerlere de doğrudan yalan haber üretme talimatlarının gittiğini gösteriyor. Bu, daha önce Ankara’da Mansur Yavaş hakkındaki bir takım iddialar konusunda da gündeme gelmişti. İddialar canlı yayınlarda geniş geniş konuşulurken cevap hakkının kullandırılmaması falan. Ama artık bu yeni nokta, Temelli ile yaşanan olay gelinen seviyenin nereye vardığını gösteriyor. 

İşin diğer tarafına da değinelim. Medya ve medya çalışanlarının sorumluluğuna. O grupta çalışan arkadaşları doğrudan bu mesele ile sorumlu tutmak mümkün değil elbette. Ama yönetici pozisyonundaki pek çok insanın bundan habersiz olduğu ya da olayın kazayla veya bir hata olarak yaşandığını düşünmek için bir nedenimiz yok. Bunu ekmek parası diye açıklamanın da pek karşılığı yok. Bu nasıl bir ekmek için olur ya da yenilen ekmek nasıl bir ekmektir? Daha önemlisi, bu olayın reaksiyon görmesinden sonra verilen cevabın da, bunun talimatlandırılmış, bilinçli bir davranış olduğunu gösterdi. Çünkü, düzeltme kılığında büyük bir küstahlıkla cevap verildi. Bu da, sanıyorum önemli dönüm noktalarında biri olarak kayda girdi ve sonradan da hatırlanacak. Artık medyanın yanlı olduğu, eşit davranmadığı falan değil bir propaganda aparatına dönüştüğü, üstelik kara propaganda aparatına dönüştüğünün tescil noktalarından biri olarak. 

Bu tavır yüksek özgüveni mi aşırı panik halini mi gösteriyor?

Doz artıran suçlamalar, komplolar, abartılı ve gerçek dışı hikâyeler, kara propaganda, kirli siyaset bu seçim kampanyasında.  Dini, tarihi hamaset -hatta bazı TV dizileri de doğrudan gündelik siyasi meselelere dahil olmaya başladı- her alanda kullanılıyor. Muhalefette olması bile gerekmiyor, iktidarı desteklemekten imtina eden herkesin ihanetle suçlandığı, ihanetin de çok zorlama kanıtlar gösterilerek, yalan haberlere dayandırılarak beslenmesi ve bunun çok sınırlı sayıda sözcü eliyle yapılması tabloyu büyük bir özgüven gösterisi olarak tanımlanmayı zorlaştırıyor. Çünkü bir yerel seçime gidiyoruz ve neredeyse yerel seçimin en önde olması gereken siyasi aktörleri olan adaylar tamamen devre dışında. Başta İstanbul’daki Binali Yıldırım olmak üzere. 

Erdoğan ve Bahçeli, bir de Süleyman Soylu -her şeyi biz yaptık ve kötü olan hiçbir şeyden sorumlu değiliz genelliğindeki bir anlatının dışında- muhalefet aktörlerini özel olarak suçlama ve sürekli bir korku teması üretme üzerine kurulu bir kampanya yürüyor. Bunun bir özgüven gösterisi bir yapabilirlik gösterisi olduğunu düşünmek zor. Evet, iktidarın zaman zaman ölçüsüz baskı ya da şiddet gösterilerinde bulunmasında zaman zaman yapabilirlik sınırlarını genişletme ihtiyacının etkisi olmuştu. Geçmişte böyle bir tavır görülmüştü ama bu seçimde yürüyen kampanyanın ruh hali pek bunun işaretlerini vermiyor. Daha çok kuvvetli bir endişenin ve bir tür çaresizliğin izlerini taşıyor. 

Gelinen ve geri dönülemez görünen bu hal nasıl etkiler yaratıyor?

Şöyle bir yakındaki seçim performanslarına peş peşe bakarsak; referandum, 24 Haziran ve 31 Mart… Referandumda hatırlanacağı gibi “Güçlü Türkiye” gibi bir sloganla başlamıştı daha sonra onun test edileceği, tescil edileceği 24 Haziran seçimi yapıldı. Şimdi de yerel seçim yapılıyor. İktidarın rahatlama, kendini güvende hissetme değil de, her seferinde daha fazla zorlanan, bu zorlanma ile zorlayan bir tutum içinde olduğunu görüyoruz. “Her sefer kazandı” denebilir ama her sefer daha zor daha zorlayarak kazandığını ve test ihtiyacının sürekli büyüyerek ilerlediğini görüyoruz. Bunu kendi ifadelerinden görüyoruz. Çünkü tahrip edebildikleri ölçüde güven duyabilecekleri bir şey inşa edilmediği, hem temel meselelerle ilgili politikalar anlamında hem de bunun toplumsal desteği anlamında asla huzura ve rahata erilmediğini gösteren bir tablo var. Büyük ölçüde kilitlenmiş kimlik alanının içinde kalmaya devam eden, çok dramatik oy hareketlerinde bulunmayan seçmenin bile bu gelişmelere verdikleri reaksiyonda bir artış olmadığını, yavaş ama sürekli bir zayıflamanın devam ettiğini görüyoruz. Bunu meydanlardaki ilgiden, sosyal medya hareketliliğinden ve yapılan araştırmalardaki işaretlerden alıyoruz. Görünen o ki, bu doz artışı da beklendiği ölçüde karşılık üretemiyor ve üretmedikçe yeni doz artışını tetikliyor. Bu anlamda kısır döngünün içinde yaşıyoruz. 

Bu, kısa dönemli yaratacağı sonuçlar ötesinde çok ciddi kalıcı hasarlar da veriyor. Siyasi alanla ilgili temel referansların hepsi bozulmuş durumda. Bir tarafıyla da, bu yıkım süreci, bozulma süreci, siyasi alanı yeniden açan, yumuşatan bir süreci değil de, tamamen yeniden kuran bir şeyi çağırıyor. Siyasi alan, artık onu kapatan dinamikleri geri iterek, biraz nefes alınabilecek yer açarak çözülecek bir sorunla karşı karşıya değil. Artık siyasi alan tamamen yeniden kurulmayı gerektirecek kadar bozulmuş durumda. Bu, 31 Mart itibarıyla özellikle ana muhalefetin -her seçimde seçmene söylemeye çalıştığı- iyimser beklentileriyle olacak bir şey değil. Siyasi alanın yeniden kurulması ihtiyacının çok belirginleştiği bir yıkım tablosu yaşıyoruz. Bu seçimde çıkacak sayısal tablonun -bazı ölçüm sorunlarına rağmen-  trendin nasıl oluştuğunu, bunun içerisinden bu siyasi alanın nasıl yeni dinamiklerle kurulabileceğine ilişkin daha fazla şey verebileceğini düşünüyorum. İktidarın Türkiye’yi içine sürüklediği tablonun da aslında farklı bir resim gösterdiğini, o resme biraz daha dikkatli bakınca kurulacak yeni siyasi alanla ilgili de ilhamlar çıkabileceğini düşünüyorum.

Tekrar iyi haftalar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus