Ve çözülme başladı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul seçimlerini sadece İstanbul’u kaybetmemek için değil, partisindeki çözülmeyi durdurabilmek için de yeniletti. Fakat karşısında sadece muhalefet değil, kendi partisinden kopmak isteyenler de var.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. 23 Haziran seçimine süre iyice azalıyor ve burada esas olarak gözümüz iktidar koalisyonunda ve orada neler olduğunda. Şunu söylemek lazım: Ekrem İmamoğlu’nun aldığı oylardan kaybetmesi diye bir şeyi çok fazla düşünen yok; ekstradan yeni oyları nereden alabileceği üzerine değerlendirmeler yapılıyor. DSP adayının çekilmesi bu anlamda ilginç bir olay oldu, Saadet Partisi kendi adayıyla girecek olmasına rağmen Saadet Partisi seçmenlerinden Ekrem İmamoğlu’na ve Binali Yıldırım’a ne kadar oy gideceği merak ediliyor; ama esas merak AKP’nin, öncelikle Binali Yıldırım’a 31 Mart’ta oy vermiş seçmenini aynen muhafaza edip edemeyeceği; daha önemlisi, 31 Mart’ta sandığa gitmemiş seçmenlerden sandığa kendi lehine kişileri taşıyıp taşıyamayacağı. Bu anlamda 23 Haziran seçimleri muhalefet için değil ama iktidar için ve özellikle de AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan için çok kritik bir eşik. Bunu kendileri istediler. Bir şekilde 31 Mart’ın sonuçlarını kabullenmiş olsalardı bu eşiği tatsız bir şekilde geçmiş olacaklardı; ama hemen, kısa bir süre sonrasında ikinci bir eşik yarattı Erdoğan –ki onun yaptığını biliyoruz artık, görüyoruz– ve bu aslında onu çok daha riskli bir duruma getirdi.

Peki niye böyle bir şey yaptı? Tabii ki İstanbul’u kaybetmek istemiyor, ne yapıp ne edip İstanbul’u kazanmak istiyor, “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diye düşünüyor, bunun için bir ısrarı var… Ama bence bir diğer nedeni, kendi hareketi içerisinde başlayan çözülmeyi durdurabilmek için bir risk aldı. Yani, kısa bir süre içerisinde nasıl 2015’te Haziran’la Kasım arasında, Haziran’da iktidarı çok ciddi bir şekilde sarsıldı ve Kasım ayındaki seçimlerde tekrar partiyi tek başına iktidara getirerek en azından bu sarsıntıyı atlattıysa, şimdi bir benzerini yapmak istiyor. Zira 2015 Haziran’ında o seçim sonuçlarını kabul etmiş olsaydı ve ülke bir koalisyonla –mesela bir AKP-CHP koalisyonuyla– yönetilmeye başlansaydı, AKP çok hızlı bir şekilde etkisini yitiren bir parti olabilirdi, bunu engellemek istedi. Şimdi de benzer bir olay söz konusu; 31 Mart sonuçları bize AKP’nin ve tabii ki doğal olarak Erdoğan’ın, kendi tabanını artık kontrol edemediğini, genişletmek bir yana partisinden, tabanından kayışların önüne geçemediğini gösterdi. Eğer 31 Mart seçimlerinin sonuçlarına herhangi bir itirazı olmasaydı, bu kayış düzenli bir şekilde artarak sürecekti, yani bu çözülme artarak sürecekti. Bu riski alarak, seçimi yenileterek bunu durdurmayı hedefliyor bence Erdoğan. Yani bir kere daha oyun kurucu olabildiğini göstermek, siyasetin akışını değiştirebileceğini göstermek istiyor 23 Haziran’da. Dolayısıyla bu aynı zamanda AKP’den kopmak isteyenler için, oradan uzaklaşmak isteyenler için de çok ciddi bir an. Yani Erdoğan, 23 Haziran’da bir kere daha kazanırsa –geçen 2015’teki gibi–, ertelettiği bir seçimi ikincisinde kazanırsa, yine kendine belli bir güç atfedecek, dışarıdakiler de kendisine güç atfedecek ve dolayısıyla AKP’den kopmayı düşünen ve koparken de oradan kendilerine parçalar koparmayı düşünenlerin hesaplarını da bozmuş olacak. Dolayısıyla bu seçimi erteletmeyi, İstanbul’un kaybının ötesinde, İstanbul’u kaybını telafi etmenin, İstanbul’u yeniden kazanmaya ek olarak aynı zamanda kendi içerisindeki çözülmeyi geçici olsa da durdurma manevrası, adımı olarak görmek lâzım.

Ama tabii burada şöyle bir husus var: O çözülmeyi hızlandırmak isteyen aktörler, Erdoğan’ın 23 Haziran’da da bir kere daha başarısız olmasını arzuluyorlar ve bunun bir kere daha tekrarlanan, ikinci kez yapılan seçimlerde yaşanan başarısızlığın Erdoğan’dan uzaklaşmayı daha da hızlandıracağını düşünüyorlar. Dolayısıyla 23 Haziran sürecine İmamoğlu-Yıldırım ya da iktidar-muhalefet çekişmesi olarak bakmanın ötesinde, AKP içerisindeki ve çevresindeki farklı güç odaklarının kapışması olarak da bakmak gerekiyor bence. Nitekim YSK’nın kararının ardından önce Abdullah Gül sonra Ahmet Davutoğlu çıkışlar yaptılar. Ahmet Davutoğlu’nun çıkışı biraz daha sakindi, yumuşaktı; ama Abdullah Gül’ünki çok daha netti ve özellikle ilk yıllarında AKP’yle beraber hareket etmiş birtakım köşe yazarları, kanaat önderleri çok net pozisyonlar aldılar, mesafeler aldılar ve bu olayı çok değişik dozlarda eleştirdiler, kimileri çok sert eleştirdiler.

Şimdi bu eleştirilerin ne anlamı var diye soranlar olabilir. Hep eleştiri yapanların geçmişi hatırlatılarak, bu eleştiriler muhalefet cenahında özellikle değersizleştirilmeye çalışılıyor. Ama bunların değerini şöyle ölçmek lâzım: Bu kişiler belli bir süreden itibaren zaten Erdoğan’ın politikalarına karşı olan, eleştirdiklerini bildiğimiz kişiler; ama bu eleştirilerini genellikle örtük, dolaylı ve Erdoğan’ı doğrudan hedef almayacak şekilde yapmaya gayret ediyorlardı — şu ya da bu nedenle ürküyorlardı, çekiniyorlardı, aforoz edilmek istemiyorlardı. Şimdi o anlamda baktığımız zaman bir korku eşiğini aşmış olduklarını görüyoruz. Korku eşiğini aşmış olmalarının nedeni iki şey olabilir:

1) Nasıl olsa artık Erdoğan’la ve AKP’yle hiçbir ilişkilerinin kalmadığını kabul etmek olabilir.

2) Aslında –ki bence burası daha öne çıkıyor– Erdoğan’ın ve AKP’nin artık eskisi kadar güçlü olmadığını ve hızlı bir şekilde etkisini yitireceğini düşünüyorlar.

Yani şu anda birçok kişi pozisyon almakla meşgul — ileriye yönelik, yakın vadeye yönelik. Ve bu anlamda da 23 Haziran seçimleri onların bu yatırımları için de çok kritik olacak. Eğer Erdoğan 23 Haziran’da şu ya da bu şekilde –artık “şu ya da bu şekilde”nin içini herkes istediği gibi doldursun– Binali Yıldırım’ı galip çıkarırsa, öncelikle bu kişilerin, bu çevrelerin iddialarını büyük ölçüde açığa çıkarmış olacak, boşa çıkarmış olacak ve orada çok büyük bir hayal kırıklığı yaşanacak. Ancak, Ekrem İmamoğlu’nun bir kere daha kazanması, hele farkı açarak kazanması halinde, işte bu kişiler, bu çevreler çok daha güçlü bir şekilde 24 Haziran’dan sonra AKP’deki çözülmeyi hızlandıracaklar ve kendileri yeni birtakım oluşumlarla kamuoyunun karşısına çıkmak isteyecekler.

Bu ne derece mümkün? Bakıldığı zaman aslında gidişatın bu yönde olduğunu görmek çok kolay. Yani şunu görmek çok kolay: AKP’de bir çözülme başladı, bu çözülme her geçen gün artıyor; ekonomideki kriz büyüdükçe daha da hızlı bir şekilde artıyor. Ama bu çözülmenin illaki AKP içerisinden birtakım kişilerin, odakların yeni dönemde birtakım siyasî oluşumlara gitmelerini ve orada başarılı olmalarını garanti etmiyor. Yani şöyle üç tane farklı senaryo söz konusu:

1) AKP’nin çözülmesine bağlı olarak içinden çıkan güçler yeni bir AKP’yle –adı farklı olan– tekrar Türkiye siyasetine damga vurabilirler — bir seçenek bu.

2) AKP’nin çözülmesine paralel olarak oradan kopan bazı güçler, başka toplumsal ve siyasî kesimlerle birlikte hareket ederek Türkiye siyasetine damga vurabilirler, etkili olabilirler.

3) ANAP’ın ya da Doğru Yol Partisi’nin başına geldiği gibi AKP’nin içerisindeki çözülme öyle hızlı ve öyle sert olur ki, oradan kimse ilerideki dönemde bir grup olarak, birlikte hareket eden bir çevre olarak Türk siyasetinde etkili olamaz.

Bu üç seçeneğin de masada olduğunu düşünüyorum ben şahsen. Benim kanım, ikinci seçeneğin daha yüksek ihtimal olduğu. Yani AKP’den bu süreçte kopacak birilerinin başka çevreden insanlarla beraber siyasette yeni birtakım arayışları ya da yeni birtakım ittifakları zorlamaları ihtimalinin daha önde olduğu kanısındayım. Ama bu üç seçeneği de ayrı ayrı değerlendirmek lâzım.

Peki, kimler kopuyor? Niye kopuyor?

Kopuşun farklı farklı nedenleri var: Birincisi, büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Bu hayal kırıklığı önce siyasî konularda başladı; özgürlükler, demokrasi gibi konularda atılan geri adımlar, Kürt sorununun çözümü konusundaki girişimlerin hepsinin boşa çıkması gibi hususlarla başladı. Ardından Erdoğan’ın her şeyi tekleştirmesi, iktidarı tekleştirmesiyle beraber bir rahatsızlık buna eklemlendi. Nihayet ekonomide de işlerin hiç de iyiye gitmediği ve düzeleceğe de benzemediği bir durumda, işler iyice büyük bir rahatsızlığa ve mesafe koymaya, açık itirazlara ve hatta kopuşlara yol açtı. Şöyle söyleyebiliriz: Birçok durumda siyasî anlamda şikayeti olan kesimler, kişiler, çevreler –AKP içinde ya da çevresindeki– ekonomide işler yolunda gittiği için çok da fazla itiraz edemiyorlardı, çok da fazla sesleri çıkaramıyorlardı. Ama her geçen gün derinleşen ekonomik kriz onlara seslerini çok daha güçlü çıkarabilme imkânını verdi.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum, birçok vesileyle söyledim: Kutuplar arası geçişin mümkün olmadığı, AKP seçmeninin AKP’den başka bir şeye hiçbir şekilde yönelmeyeceği, en fazla sandığa gitmeyeceği ya da MHP’ye yöneleceği yolundaki argümanların, iddiaların baskın olduğunu biliyorum. Ama tam buna katıldığımı söyleyemem; bayağı bir uzaklaşmanın, mesafe koymanın, kimi zaman oy vermemek ama kimi zaman da başkasına oy vermek şeklinde, özellikle son seçimde belediye seçimi olduğu için adaylara, mesela İstanbul’da CHP’ye değil de İmamoğlu’na oy vermek şeklinde bir eğilimin olduğunu, özellikle genç kuşaklarda bunun epey bir yaygınlaşmakta olduğunu görüyorum. Böyle bir örnek olan bir gençle konuştuğumda bana şunu söylemişti: “Bizim çevremizde, dindar çevrelerde Ekrem İmamoğlu’na oy veren çok genç var; ama bunları yüksek sesle söylemekten çekiniyoruz, ailelerimizin bilmesinden ya da büyüklerimizin bilmesinden, linç edilmekten çekiniyoruz. Bizim halimizi en iyi bundan 10 yıl önce AKP’ye şu ya da bu nedenle oy vermiş seküler kişiler anlar” demişti — ki bunun örneğini biliyoruz. Değişik dönemlerde Avrupa Birliği, demokratikleşme vs. gibi gerekçelerle, dinî anlamda çok fazla bir bağlılıkları olmayan hatta seküler çizgide olan bazı insanların AKP’yi diğerlerinden daha iyi görüp oy verdiklerini biliyoruz. Benim böyle tanıdığım çok insanlar oldu şahsen. Bunun bir benzerinin bugün AKP çevrelerinde, dindar çevrelerde yaşandığını söylüyor, tanıklık ediyor birbirinden farklı insanlar — bunu hiç yabana atmamak lâzım. Bunları böyle marjinal, istisna olarak da görmemek lazım; çünkü bu bir trend. Burada, AKP’nin ve Erdoğan’ın artık değişime yönelik, ileriye yönelik hiçbir şey söyleyemiyor olması, değişim iddiasını az da olsa taşıyan yerlere ilgiyi beraberinde getiriyor. Benim hep söylediğim bir söz vardır: “Erdoğan çoktan kaybetti, ama kazanan yok” diye. İşte ilk defa Ekrem İmamoğlu İstanbul örneğinde kazanabilecek birisi olarak, bir profil olarak ortaya çıkınca, ona yönelik çok büyük bir teveccüh olduğunu görüyoruz. CHP’li olmayan kesimlerde de. Ve tahmin ediyorum, ilk seçimde 31 Mart’ta vermemiş olan, sandığa gitmemiş ya da Binali Yıldırım’a vermiş olan kesimlerin içerisinden de hakkaniyet duygusuyla ya da bunu gerekçe ederek İmamoğlu’na daha fazla oy geleceğini, AKP seçmeninden daha fazla oy geleceğini tahmin ediyorum. Ama burada, dediğim gibi, oyların CHP’ye değil Ekrem İmamoğlu’na gittiği argümanı, iddiası öne çıkacak. Yani hâlâ bu kesimlerde CHP’ye yönelik antipati ya da alerjik duruş etkisini gösteriyor — bunu da bir kenara yazmak lâzım.

Evet; kopuşlar, çözülmeler başladı. Erdoğan’ın bu çözülmeleri durdurma anlamında da önünde 23 Haziran gibi bir sınav var. İşi çok ciddiye aldığını görüyoruz. Her yerden yine bütün medya imkânlarını, devlet imkânlarını kullanarak, her türlü yolla 23 Haziran’da bir kez daha kendisinin kazanabileceğini ve kötüye gidişi durdurabilecek bir siyasetçi olduğunu göstermeye çalışacak. Bu bir vaka olarak önümüzde; ama bu sefer onun bu iddiasını boşa çıkartmak isteyenler sadece muhalefetin aktörleri ve Ekrem İmamoğlu değil; aynı zamanda AKP’deki yaşanan çözülmeyi, kopuşu hızlandırmak ve oradan yeni birtakım şeyler çıkartmak isteyen kişiler, aktörler de burada yer alıyor.

Çok az bir süre kaldı seçime; ama bu süre içerisinde bu tür çıkışların daha fazla olacağını şimdiden tahmin edebiliyorum. Tabii ki işleri kolay değil, tabii ki seslerini duyurabilme imkânları da kısıtlı; ama 31 Mart bize şunu gösterdi: Büyük medya değil, sosyal medya daha etkili. Sosyal medyayı bir şekilde kullanabilenler Türkiye’de bir etki yaratabiliyor, hele söz konusu olan İstanbul seçimleri olduğunda sosyal medyanın önemi daha fazla öne çıkıyor. Dolayısıyla 23 Haziran, AKP’deki çözülmenin bir ölçüde yavaşlatılacağı ya da alabildiğine hızlanacağı bir an olacak. 23 Haziran gecesi aslında bir de, CHP’nin değil, Ekrem İmamoğlu’nun değil, ama AKP ve Erdoğan iktidarı için çok ciddi bir ipucu verecek.

Eğer Erdoğan sandıkta bir kez daha yenilirse –bakın, Binali Yıldırım demiyorum–, o çözülmenin alabildiğine hızlanacağını söylemek hiç şaşırtıcı değil. Dolayısıyla o tarihten itibaren de, “Artık Türkiye’de dört buçuk yıl seçim olmayacak” argümanının da, iddiasının da çok fazla geçerliliği olmayacaktır.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar