Erdoğan ve büyük sermaye: Yollar ayrılıyor

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Ben şanslı bir insanım, bunu bilenler bilir. Bugün de öyle oldu, çünkü dün akşam bugün için bir yayın yapmayı kafama koymuştum; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TÜSİAD’a yönelik ağır sözleri üzerine yayın yapma fikri vardı kafamda. Sabah işe gelirken, internette Gazete DuvaR’da Hakkı Özdal’ın yazısını gördüm; tam da bu konuyu yapmış. Allah için, TÜSİAD-devlet ilişkisi ya da TÜSİAD-hükümetler ilişkisi konusunda çok kapsamlı bir yazı. O benim işimi bayağı kolaylaştırdı — yalnız küçük bir eleştiri: Yazının başlığı “Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi”. Böyle bir başlıkla olayı anlamak mümkün değil. Halbuki yazının içerisinde çok güzel bir saptaması var: Erdoğan’la TÜSİAD arasında bir “boşanma protokolü” olarak tanımlıyor olayı; gerçekten çok cuk oturan bir şey. Bu arada eğer son anda bir arıza çıkmazsa, Hakkı’nın burada bize Medyascope’a da katkıda bulunacağını söylemek istiyorum, herhalde önümüzdeki günlerde o da başlayacak bir şeyler yapmaya. Çünkü Hakkı ve Bahadır, ikisi beraber Gazete DuvaR’da özellikle günümüz konuları üzerine çok iyi işler çıkarıyorlar ayrı ayrı. Biz onları burada bir araya getirmek ve yaptıklarını burada da görsel olarak yapmalarını sağlamaya çalışıyoruz, onu da bir duyuru olarak söyleyeyim. Yaptığı –zaten şu âna kadarki yazılarında da hep bu var–, bugünkü yaşanan olayları tarihsellik içerisinden alarak aktarıyor ve çok önemli çıkarımlar yapıyor. Bu anlamda bu yazıyı tekrar özellikle tavsiye ederim ve zaten yayın boyunca da ondan alıntı yapacağım; ama önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu zehir zemberek sözlerini, dün akşam güvenlik personeline verilen bir iftarda söylediği sözlere bir bakalım: 

“O günden bugüne… Sadece firman ne kadar büyüdü, arkadaşların ne kadar güçlendi? Onu hiç masaya yatırmıyoruz. Ben sizin 17 yıl önceki durumunuzu da biliyorum, bugünkü durumunuzu da biliyorum. Yeri gelirse bunları da teşhir ederim; ama şunu bilin ki Türkiye’yi dışarıdan vuranlar vurmaya çalışıyor, ama içeriden vuranlara bunun hesabını sormasını da bilirim. Zira biz TÜSİAD’ın kasıtlı olarak Türkiye’yi alt sıralarda gösteren istatistiklerin illüzyonuna sığınmak yerine, mesela başlattığımız 2,5 milyonluk istihdam seferberliğine niçin destek vermiyor? Bunu da kendilerine hatırlatırım. Size burada iş düşmüyor mu? Dev fabrikalarınız var, holdingsiniz. Ne olur 5-10 tane yanına işsiz insan alsan? Neyini kaybedersin? Bunları dert edinmiyorsunuz, onlara da bunu hatırlatıyorum. Biz TÜSİAD’ın politik tarafgirlikten daha ziyade Türkiye’nin ekonomik bağımsızlık mücadelesine yaptığı katkılarla gündeme gelmesini arzu ederdik. Daha bir hafta önce ziyaretime geldiniz, sizlerle biz neleri konuştuk? Bir hafta geçmeden yaptıkları açıklamalara bak. Unutmayalım ki bu ülke hepimizin ortak vatanıdır, bu dolarlar bu avrolar sizleri kurtarmaz; bu millet sizi kurtarırsa kurtarır. Bunu da böyle bilin.”

Erdoğan’ın bu sözlerini biz bugün Medyascope’ta “gözdağı” diye verdik; ama galiba biraz hafif olmuş, çok daha sert bir çıkış olduğu muhakkak. Öncesini bir hatırlayalım, neler olmuştu? 1 Mayıs’ta aslında Külliye’de TÜSİAD’la buluşmuştu Erdoğan ve orada zaten konuşmasında da söylediği gibi bir sorun gözükmüyordu. Daha önce bakan Berat Albayrak’ın açıklamalarına da TÜSİAD’cılar hep genellikle destek vermişlerdi. 1 Mayıs’ta buluşuldu, yine birlikte samimi pozlar verildi. 6 Mayıs’ta tam YSK kararı beklenirken, Koç Holding’in başındaki Ömer Koç, yanına CEO’sunu da alarak Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret etti — tam YSK kararı beklenirken. Ve bir iddiaya göre de YSK’nın iptal kararı vereceğini, yüksek ihtimalle öyle olacağını düşünerek gittiler ve bu siyasî bir tavırdı açıkçası — o gün gitmiş olmaları ve şaşırtıcıydı. Ama ardından TÜSİAD’ın seçimin iptalinden sonra yaptığı açıklama hiç de öyle değildi, daha yumuşak bir tonda, “Keşke olmasaydı; tam da yapısal reformları bekliyorduk. Niye böyle bir şey yapıldı?” şeklinde bir açıklama oldu. Ama ardından çarşamba günü Yüksek İstişare Kurulu toplantısında o yazılı açıklamadan çok daha farklı bir TÜSİAD gördük. Özellikle Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan çok ciddi eleştiriler yöneltti. Mesela ne dedi? “İyi işleyen bir demokrasinin en temel özelliklerinden birisi iktidarın seçimle el değiştirebilmesidir” dedi. Rejim tartışmasına kadar geldi, “Rotadan şaşmamak için kullanacağımız üç çıpa var: Ekonomide liberal piyasa düzeni, kural temelli uluslararası sistemle olan ittifak, ülke içinde de demokrasi ve hukukun üstünlüğü”. Hukukun üstünlüğü meselesinin altını TÜSİAD, yıllar sonra, nihayet çizmeye başladı. Zararın neresinden dönülse kârdır diyelim, ama TÜSİAD’ın yıllarca Türkiye’de yaşanan, hukuk devletinden değişik sapmalar konusunda böyle açık ve doğrudan çıkışlar yapmadığını da hatırlatalım. 

Burada Hakkı’nın yazısına bir gönderme yapmak lâzım: Biliyorsunuz Erdoğan, konuşmasında TÜSİAD’a, “Siz bizim zamanımızda iyice zenginleştiniz. Neredeydiniz nereye geldiniz? Gerekirse bunları teşhir ederim” diyor. Özellikle AKP’nin ilk yıllarında yaşanan ekonomik büyümeden en çok istifade eden kesimin Türkiye’de büyük sermaye olduğunu biliyoruz. Buna ek olarak tabii yeni birtakım sermaye gruplarının AKP eliyle türetildiğini ya da önlerinin iyice açıldığını biliyoruz. Ama büyük sermaye gruplarının aleyhine bir durum olmadı bu; onların yanına yenileri eklendi, ama büyük sermaye, bu süre içerisinde, AKP iktidarı içerisinde gerçekten kârına kâr kattı, büyüdükçe büyüdü. Bunun neden böyle olduğuna baktığımız zaman, aslında TÜSİAD ile AKP arasında, Erdoğan arasında bir koalisyon vardı, uzun bir süre bunu yaşadık. Bunu Hakkı Özdal şöyle tanımlıyor: “Aradaki küçük pürüzler sayılmazsa, açık bir işbirliği yaşandı. Erdoğan ve partisi genel oy hakkı ilkesi üzerinden edindikleri sayısal avantajı, büyük burjuvazinin reform talepleriyle birleştirerek, emdiği bir memeye dönüştürerek semirdi. Siyasal muarızlarına karşı mıntıka temizliğini de bu işbirliği üzerinden edindiği uluslararası meşruiyet ve destekle yapabildi”. Bu noktanın özellikle altını çizmek lâzım; Türkiye’de AKP’nin iktidarını sağlamlaştırdığı yıllarda, uluslararası alanda –özellikle Batı’da– ABD ve AB, hatta bir ölçüde de İsrail’den gelen bir destek vardı. Bu desteğin en önemli araçlarından birisi de TÜSİAD’dı. TÜSİAD, ufak tefek sorunlar dışında –Hakkı’nın belirttiği gibi– genel olarak AKP’ye destek verdi ve birlikte büyüdüler, birlikte güçlendiler, birlikte güçlerine güç kattılar. Böyle bir olay yaşandı ve ama artık işin rengi değişmeye başladı. 

Benim dünkü yayında da söylediğim, ama daha önce söylemiş olduğum sözü burada tekrarlamanın zamanı bence, o da şu: Erdoğan’la beraber kazananlar, Erdoğan’la birlikte kaybetmek istemiyorlar. TÜSİAD’ın pozisyonunu da büyük ölçüde böyle görmek lâzım. Erdoğan’la gidebildikleri kadar gittiler, ama artık onunla daha fazla ileriye gidemeyecekleri görüşü hâkim olmaya başladı, önlerini göremiyorlar ve artık kayıptan başka bir şey göremiyorlar: kendi hisse senetlerinin değerlerinin azalması, dolayısıyla şirketlerin değerlerin azalması, kurda yaşanan oynamalar vs…. ve bir ışık göremiyorlar AKP iktidarında ve AKP’yi terk ediyorlar. Bütün bu olay, son yaşananlar, terk etmenin tamamlanmış olduğunu söylemek için erken olabilir, ama bunun işaretini veriyorlar, 31 Mart da bunu kolaylaştırdı. 31 Mart neden kolaylaştırdı? İlk defa muhalefet meydan okuyabileceğini gösterdi; birçok büyük şehir düştü, özellikle de İstanbul düştü. İstanbul’un düşüşü AKP’nin ve Erdoğan’ın düşüşü olarak telâkki edildi TÜSİAD tarafından –ki bu şaşırtıcı değil–, ama onun ötesinde AKP’nin içinden yeni birtakım oluşumların da çıkabileceği görüldü — ki TÜSİAD’ın AKP kadrolarında en güvendiği Ali Babacan burada yeni bir parti oluşumu için kolları sıvamışa benziyor… Bütün bunları beraber değerlendirdiğimiz zaman, TÜSİAD için artık Erdoğan’la –Hakkı Özal’ın dediği gibi– boşanma vakti gelmişe benziyor. Ama bu öyle kolay kolay olabilecek bir boşanma değil; Erdoğan’ın konuşması bunun sert geçeceğini, şiddetli geçeceğini gösteriyor. 

Ne yapabilir? Ne edebilir? Karşılıklı olarak ne yapabilirler? Her birinin ayrı ayrı kozları var, her birinin ayrı ayrı avantajları var ve dezavantajları var. İlk akla gelen şu: Erdoğan, TÜSİAD’la kavgasını 23 Haziran seçimlerinde kullanabilir, bunun üzerinden yeni bir tür popülizm yapabilir; yani dış güçlerden çok iç güçler üzerinden, iç güçlerin tezgâhları kumpasları üzerinden bir şey yapabilir ve TÜSİAD’ı doğrudan hedef gösterebilir. Bu akla gelen bir şey; ama çok riskli bir şey olduğunu sanıyorum. Çünkü zaten ekonomi çok kırılgan, böyle bir ortamda Erdoğan’ın seçime bir aydan biraz fazla zaman kaldığı bir tarihte TÜSİAD’a, ülkenin en büyük sermaye gruplarına, onların oluşturduğu kuruma ve dolayısıyla büyük sermayedarlara bu şekilde savaş açması geri tepen bir silah da olabilir; bunu kestirebilmek çok mümkün değil. Tabii ki bundan etkilenecek olan birtakım seçmenler olacaktır; ama zaten ürken seçmen iyice üretecektir, bir de bu var. Yani bu işte artık Erdoğan’ın kaybetmekte olduğu fikri, TÜSİAD’la kavgayla beraber iyice berraklaşıyor. Birçok kişi şöyle diyecektir: “Eğer Erdoğan’ın bir geleceği olsaydı bu patronlar kolay kolay onu yalnız bırakmazlardı” düşüncesi daha hâkim olacaktır ve bu da Erdoğan’ın kaybetmekte olduğu ya da Erdoğan’ın, bana göre, kaybının tescillenmekte olduğu duygusunu güçlendirecektir. Dolayısıyla zor bir olay var Erdoğan’ın önünde. Zaten İstanbul özelinde baktığımız zaman, kendi tabanında değişik nedenlerle 31 Mart’ta sandığa gitmemiş bir kesim var; partisinden kopan, mesafe koyan, kendisini açık açık eleştirmeye başlayanlar var; en büyük desteklerinden birisi olan ve kendisinin Batı’yla olan ilişkisinde büyük ölçüde bir köprü rolü üstlenmiş olan kurum da bir şekilde artık kendisiyle köprüleri atıyor. Sanmıyorum ki bu Tuncay Özilhan’ın ya da Simone Kaslowski’nin çıkışları öyle spontane olmuş olsun. Belli ki bunlar hazırlanılmış, tartışılmış, birlikte karar verilmiş çıkışlar ve bu aslında tabii ki Erdoğan’ınki kadar açık ve doğrudan olmamakla birlikte, çok açık bir meydan okuma. “Artık biz yollarımızı ayırıyoruz” diyor. 

Buradan ne çıkar? Buradan Erdoğan’ın kaybının hızlanması çıkar; ama Erdoğan bu kaybı yaşarken, bu çıkışı yapanlara da kaybettirecektir, kaybettirmek için elinden geleni yapacaktır. Zaten söylediği de o; hesabını sormaktan bahsediyor, “Millet hesap sorar” diyor; ama milletten kastı aslında esas olarak kendisi. “İçeriden vuranlar” diye, aslında tam bir düşman tarifi yapıyor. 17 yılın sonunda gelinen nokta –yine Hakkı Özdal’a dönelim– böyle çok mutlu gözüken bir evliliğin, her iki tarafın da çok mutlu olduğu, her iki tarafın da fazlasıyla istifade ettiği bir evliliğin sonuna birden gelmiş oluyoruz. Ama bu kolay olmayacak; bunun mahkeme safhası bayağı süreceğe benziyor ve bu sürerken de tabii İstanbul seçimlerine doğrudan etkisi olacak. Bakalım bundan sonra –Erdoğan cevabını verdi– TÜSİAD ne yapacak? İş çevrelerinin kısa sürede açık bir cevap vereceğini sanmıyorum; ama artık İstanbul seçimlerinin en önemli gündem maddelerinden birisi bu olacağa benziyor. 

Evet, yollar ayrıldı, Erdoğan’ı terk edenler kervanına TÜSİAD da, yani büyük sermaye de katılmak üzere. Büyük sermayenin dışında muhafazakâr sermayenin içerisinde de birtakım kopuşlar olma ihtimali var, bunun işaretlerini de görüyoruz. Örneği Kılıçdaroğlu’nun Tivnikli ailesinin yatındaki buluşmasını Sabah gazetesinin günlerce işlemiş olmasını da akılların bir kenarına koymak lâzım. Tivnikli Ailesi, mâlûm, Nakşibendiliğin Erenköy Cemaati’nin önde gelen bir parçası, orada da bir şeyler olacağa benziyor. Çünkü daha önce burada BİM marketleri ile ilgili yaptığım yayında tam da buna değinmiştim. BİM’in aleyhine yapılan yayınlar vardı, hükümete yakın, iktidara yakın gazetelerde. Muhafazakâr bilinen büyük sermaye gruplarının içinde de birtakım rahatsızlıklar ve mesafe koymalar yaşandığını da görüyoruz. Ama şu anda İstanbul büyük sermayesi ve TÜSİAD daha öne çıkmış durumda. Belki zamanla o muhafazakâr gruplar da TÜSİAD’la aynı dalga boyunda hareket edebilirler.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar