Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (40): İstanbul adayları tartışması

Kemal Can bu hafta “5 Soru 10 Cevap”ta dün akşam İsmail Küçükkaya moderasyonunda gerçekleşen CHP ve İYİ Parti İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu ve Cumhur İttifakı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım arasındaki tartışmayı değerlendirdi. Kemal Can’ın soruları şöyleydi:

Tartışmanın genel havası nasıldı, sonuca bir etkisi olur mu?

Binali Yıldırım’ın tartışma performansı nasıldı?

Ekrem İmamoğlu beklenen performansı gösterebildi mi?

İsmail Küçükkaya’nın moderatörlüğü hakkında ne söylenebilir?

Bu resim, “Türkiye’nin kazandığı“ yeni bir dönem işareti mi?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi günler.

Bugün beklendiği gibi dün gerçekleşen İstanbul adayları tartışmasını konuşacağız.

Tartışmanın genel havası nasıldı, sonuca etkisi  olur mu?

Biraz öncesini hatırlarsak, iki adayın TV canlı yayınına birlikte çıkma meselesi çok konuşuldu. Bilindiği gibi en çok tartışılan da, uzun süredir böyle bir şeye razı olmayan iktidar niye şimdi böyle bir ihtiyaç duydu meselesiydi. Binali Yıldırım, Uğur Dündar ismini önererek bu konuda öncelik aldı. Daha sonra Bahçeli seçilen moderatöre reaksiyon vererek konuya dahil oldu. En son da, tartışmadan bir gün önce Erdoğan, bunun çok önemli bir kırılmaya yol açabilecek, seçimin son haftasını belirleyecek bir hadise olacağını söyledi. Bütün bunlar birleşince, ne oluyor, buradan bir beklenti mi var, bir tezgah mı hazırlanıyor, bir tuzak mı var soruları fazlalaştı. Tartışmaya ilişkin beklenti ve endişe bu yüzden arttı. Dün akşam tartışmayı izleyen herkes gördü ki, ne yeni bir tema, ne yeni bilgi, ne de yeni bir iddia var. Bilindik iddialar neredeyse ezberlenmiş cevaplarla karşılandı. Bu açıdan bakıldığında yeni bir durum çok ortaya çıktı diyemeyiz. Zaten önemli ölçüde kararını vermiş olan seçmeni etkileyebilecek bir durum oluşmadı.

Ama iki aday da kendi açılarından farklarını pekiştirecek bir resim vermeye çalıştılar. Burada Prof. Ülkü Doğanay’ın işaret ettiği bir noktayı dikkate çekerek şunu söylemek mümkün. İki kavram öne çıktı: Yalan ve kibir. İki adayın da rakibini etiketlemek istediği kavramlar.  Yıldırım, yalan sözü etrafında çok dolanarak bunu İmamoğlu’na yapıştırmaya çalıştı. Buna karşılık İmamoğlu birkaç kez kibir kavramını kullandı ve tecrübeyi de böyle karşıladı. İmamoğlu, uzunca süre seçimin yenilenmesi meselesi üzerinde durarak konuya demokrasi mücadelesi perspektifi verip kendi seçmenini konsolide etmeye çalıştı. Sonuçta en belirgin durum olarak, ne endişe edildiği ne de birilerinin iddia ettiği gibi şapkadan tavşan falan çıkmadı. Sonucu ve seçmen kararlarını etkileyecek ne neden var, ne de şapkalarda tavşan. Bu artık iyice netleşti.

Binali Yıldırım’ın tartışma performansı nasıldı?

Bir kere Binali Yıldırım ile ilgili -kendi seçmeni dahil- kamuoyunda, hem siyasi hem medya performansının çok da güçlü olmadığı konusunda bir kabul var. Zaten yüksek bir beklenti yok. TV’ye çıkarak birden havayı değiştirecek bir aktörden bahsetmiyoruz. Kimse de böyle bir beklenti içerisinde değil. Yıldırım’dan beklenti çok yüksek olmadığı için ortaya koyduğu vasat performans çok dikkat çekici mesele haline gelmedi. Açıkçası çok özel bir avantaj sağlamasa da, çok büyük hatalar da yaptı sayılmaz.

Ama oturumun, Binali Yıldırım’ın bir aday olarak işaret edilmesine yaradığını söyleyebiliriz. (Bunu da Hakkı Özdal’dan alarak kullanıyorum) Binali Yıldırım bu fırsatı kullandı ve kendisini İmamoğlu karşısında tecrübeli aday olarak tescil ettirmeye çalıştı. Bunda ne kadar başarılı oldu onu 23 Haziran’da göreceğiz. Evet söz kesti, biraz kışkırtıcı hamleler yapmaya çalıştı diyebiliriz ama Yıldırım genel olarak seçmende oluşan alerjiyi artıracak bir performans göstermedi. En önemli zaaf ya da tabir yerindeyse gol yediği durum ise, Sayıştay raporunu okumadığını söylemesiydi.  

Ekrem İmamoğlu beklenen performansı gösterebildi mi?

Bu oturumla ilgili İmamoğlu ve muhalefet cephesi çok hevesli olmadı. Ama iktidar niye bunu kabul etti ve neden bu kadar hevesli sorusu özellikle muhalefet çevrelerinde çok fazla dolaşımda olduğu için bir baskı yarattı. Bu baskının da, sanki dün akşam İmamoğlu performansını etkilediğini düşünüyorum. Hata yapmamak ya da “tuzağa düşmemek”, iktidara kullanabileceği bir malzeme vermemek için fazla defansif bir tutum aldığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de, çok kolay kullanabileceği bazı pasları kaçırdığını, bazı fırsatları kullanmadığını, bu yüzden de muhalefet seçmeninin beklediği performans çıtasına çıkamadığını söyleyebiliriz. Kötü bir performanstan bahsetmiyoruz ama İmamoğlu’nun Yıldırım ile kıyaslandığında performans farkını gösteremediğini ve daha önceki medya performasına kıyasla daha vasat bir sınırında kaldığını düşünebiliriz. Ama 31 Mart’tan önce de olduğu gibi meseleleri kavramsallaştırma ve genel olarak siyasete yaklaşım açısından bir fark ortaya koyabildi.

İktidarın sürekli ben ya da biz diyerek konuşması, hep kendinden bahsetmesi karşısında, insanlar üzerinden konuşmak, onları önem birinci sıraya yerleştirmek gibi bir dil kurma farkı koyabildiğini düşünüyorum. 31 Mart’ta da, şimdi de kampanyada belirleyici faktörlerden biri, önem sırasında kendisini ön koyanlarla, hizmetine aday oldukları insanları öne koyanlar arasında bir fark oluştu ve galiba seçmen bunu aldı.  Özellikle 31 Mart sonucunun kabul edilmemesi üzerinden iş bir demokrasi mücadelesi olarak vurgulamayı tercih etti. Yıldırım’ın müdahaleleri üzerinden “sürem ihlal edildi” gibi hani çıkışlarla, hakkını yedirmeyen aktör imajını pekiştirmek istedi. Onun da yediği gol açısından iki nokta öne çıkıyor: Birincisi Yıldırım’ın CHP’nin anayasa mahkemesine başvurmasını nedeniyle öğrenci bursu verilememesi iddiasını cevapsız bıraktı. İkincisi, aslında Yıldırım’ın zayıf olması beklenen mal varlığı meselesinde yeterli fark ve ataklığı göstermemesi. Bir de belki küçük bir not; muhalefet seçmenini rahatsız eden son anda fırsatçı bir görüntü veren içkili yerler, kadın erkek karışık havuzlar meselesinde -hiç böyle bir soru gelmemişken- muhafazakar seçmene son anda bir mesaj vereyim çıkışı da kendi seçmeni açısından çok da hoş karşılanmadı.

İsmail Küçükkaya’nın moderatörlüğü hakkında ne söylenebilir?

Bir kere üzerine çok konuşulduğu, isimler hakkında spekülasyonlar yapıldığı için moderatörün ağır bir baskı altında olmasında şaşırtıcı bir şey yok. Kim moderatör olursa olsun bu durumu yaşayacaktı. Ayrıca format siyasi parti yöneticileri tarafından kurulmuştu ve adayların mümkün olan en az teması ile oturumun tamamlanması baskısı vardı. Yine adaylar da olduğu gibi, moderatörde de aman hata yapmayalım endişesi, tempoya ve programın genel akışına yansıdı. Ama açıkçası bu hafifletici nedenlerle birlikte düşünüldüğünde çok kötü bir performanstan bahsedemeyiz.

Çok uzun süredir bu tür programlar yapılmadığı için, hem izleyicinin, hem gazetecilerin bu konudaki deneyimleri son derece zayıflamış durumda. Bu tür programlar çoğunlukla adayların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılıyor. Ama gazetecilerin rolü, kamuoyunun ihtiyaç duyduklarını adaylardan almak üzerine oluşmalı. Ama bu iş öyle kurulmadığı için, yayıncı kendi müşterisi olarak izleyiciyi görmediği için, çok uzun bir süredir başka türlü bir akıl işliyor ve refleksler köreliyor. Çok ritimli, akıllarda kalacak bir program olmadı denebilir ama büyük fiyasko yaşandığını söylemek açıkçası haksızlık olur

Bu resim Türkiye’nin kazandığı yeni bir dönem işareti mi?

Yapılan bir TV programı ve bu programın yapılma nedenin de, normalleşme veya siyasi atmosferin değişikliğinden değil tamamen seçime dönük rasyonel ihtiyaçlardan oluştuğunu biliyoruz. Dolayısıyla bunun yeni bir dönem açan sembolik eşik olup olmadığını söylemek için çok erken. Çok uzun süredir  bu tür tartışma programları yapılmadı, yani 25 yaş altı geçlerin hiç tanık olmadığı bir durum bu. Başka yerlerde böyle şeylerin olduğuna dair bilgileri var daha önceye dair anlatımlar var. Dün akşam yayını seyretmiş olan bu genç insanların, “bundan ne anladık, olmuyordu da olunca ne oldu?” konusunda çok fazla bir şey yok. Yeni seçmene “bu da iyi bir şeymiş” dedirtecek bir heyecan, değişiklik hissi verdiğini düşünmüyorum. Daha önceden bunu bilen, önceki tartışmaları canlı olarak izlemiş insanları da tatmin ettiğini düşünmüyorum. Çünkü Türkiye’de liderler ve adaylar seviyesinde, oldukça deneyimli televizyoncular tarafından yönetilen, hala akıllarda kalan önemli tartışma programları yapılmıştı geçmişte. Onları hatırlayanların o tadı yeniden aldığı söylenemez.

Ayrıca iktidarın, bak ne güzelmiş, herkes de bundan memnun kaldı gibi cümleler kurması yıllardır iktidardayken çözmediği sorunlar için vaatler yapmasına benziyor. Benzer biçimde, “peki niye önceden yapmadınız.” sorusunu cevapsız bırakmak zorunda olmak çok önemli bir açmaz. Bunun farklı farklı cevapları olabilir: İşte, mecbur kaldılar güçsüz kaldılar. Yok, şu anda özgüvenlerinden dolayı bunu yapıyorlar.  Her iki durumda da, daha önce neden yapılmadı sorusunun cevabı yok. Öğrenci indirimi gibi bu da, iktidar açısından bazı soru işaretlerini pekiştiren bir durum yarattı. Bir de,  Yıldırım’ı İmamoğlu’nun dengi ya da karşısındaki rakip aday olarak tescil etmeyi son haftaya sıkıştırmak, iktidarın muhataplarıyla denklik ilişkisinin tartışmaya açılması açısından da, yeni düşünme biçimlerine örnek teşkil edebilir. Ama şu anda artık yeni bir dönem açıldı, normalleşiyoruz demek için çok erken. Bütün bunların nasıl sonuç vereceğini 23 Haziran’da çıkacak sonuçlar ve onun sonrasındaki süreç belirleyecek.

Şimdilik bu kadar tekrar iyi haftalar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar