CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile özel yayın: “Özel bir strateji uyguluyoruz, Erdoğan bunu anlamıyor”

23 Haziran seçimlerine iki gün kala CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ruşen Çakır’ın konuğu oldu. Kılıçdaroğlu kendilerini Abdullah Öcalan’ın mektubu ile başlayan tartışmaların tamamen dışında tutup “seçilmiş bir belediye başkanının ikinci kez seçime gitmesini tartıştıklarını” söyledi. “Sandıkta ittifak yaptıklarını” söyleyen Kılıçdaroğlu, tüm partilerden seçmenlerin oylarına talip olduklarını sözlerine ekledi.

Yayına hazırlayan: Elif Zeynep Özipekçi

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu konuk ediyoruz. Seçime 2 gün kaldı. Cuma günü. 31 Mart öncesinde de gene bir cuma günü kendisini konuk etmiştik ve o seçimler CHP için gerçekten büyük bir başarı olmuştu ve bakalım 23 Haziran nasıl olacak? Ne dersiniz Kemal Bey?

Kemal Kılıçdaroğlu: Aynı başarıyı bu kez biraz artırarak sürdüreceğiz. Alanda gördüğüm gerçek de bu. Geçen seçimde Binali Bey’e oy veren pek çok vatandaş Ekrem Bey’e yapılan haksızlığı gördüğü için, bildiği için ve vicdanı da el vermediği için bu seçimde gelecek Ekrem Bey’e oy verecek. Bu seçimde Ekrem Bey açık farkla tekrar İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilecek.

Efendim, bu seçimle ilgili en çok kararsızlardan bahsedildi ve genellikle de AK Parti tarafından kararsız olduğu söylendi. Kimileri bunu yalanlıyor, ama gene de sandığa gitmemiş kararsız seçmen var. Siz az önce Binali Yıldırım’a oy verip de değiştirecek seçmenden söz ettiniz. Kararsızlar konusunda bir gözleminiz, bulgularınız var mı?

Geçen seçimde sandığa gitmeyen hem CHP’liler vardı. Özellikle biraz entelektüel düzeyi yüksek olup da siyasetten çok fazla beklentisi olmayanlar sandığa gitmediler. Özellikle Beşiktaş’ta, Kadıköy’de, Cihangir’de biz bunlarla karşılaştık. AK Parti’den de, AK Parti’nin uygulamalarından da rahatsız olan bir kesim sandığa gitmemeyi uygun gördü. AK Parti’nin yoğun olduğu ilçelerde bunu gözlemledik. Bu seçimde kararsız seçmen sayısının az olacağını düşünüyorum. Zaten seçmenlerin %99’u kararını vermiş durumda. Tatilde olup da Anadolu’ya gidip İstanbul’a oy vermek için dönecek olan çok sayıda seçmen var. Onları da biz bekliyoruz dönüp oy versinler. Sandığın güvenliği konusunda da gerekli her türlü önlem alındı. Örneğin Yüksek Seçim Kurulu’nun yayınladığı listelerde 128 kişinin fazla yazıldığını gördük, onu hemen kaldırttık, Yüksek Seçim Kurulu’na başvurduk hangi gerekçeyle yazıldı diye. Yüksek Seçim Kurulu’ndan da karar bekliyoruz.

Geçen seçimde, İstanbul’da Türkiye çapında ama özellikle İstanbul’da parti teşkilatı çok şaşırtıcı bir şekilde etkili durdu oylara sahip çıkmak, sandık başında durmak anlamında. Herhalde bu seçimde İstanbul’da onu biraz daha artıracaksınız sanki.

Daha fazla olacak; ayrıca sivil toplum örgütleri, barolar ve avukatların da desteği olacak. Önemli olan seçimlerin hiç kimsenin itiraz edemeyeceği şekilde sonuçlanması. En büyük arzumuz bu. Tabii belki sandık başında insanları kızdıracak, ajite edecek söylemler de olabilir. Arkadaşlarımızı uyardık, ne yaparlarsa yapsınlar siz dikkatli olun, sandık başında durun diye. Vatandaşımız gelip oyunu kullansın. Bizim seçim merkezlerimize aktarılanlar kamuoyuyla paylaşacak.

Efendim, Ekrem İmamoğlu diye bir isim çıktı. Ben şahsen bilmiyordum, tanımıyordum; Beylikdüzü Belediye Başkanıydı. O ismi önce sizin saptadığınızı duydum, doğru mu?

Doğru; Ekrem Bey önce orada ilçe başkanıydı. Sonra belediye başkan adayımız oldu ve kazandı. Kendisinin belediye faaliyetlerini yakından izledim; herkese eşit mesafede yaklaşan, yoksul mahallelere pozitif davranan, uyuşturucuyla mücadele eden, uyuşturucu merkezine dönüşmüş bir alanı kültür merkezi haline dönüştürmüş bir belediye başkanıydı. Okullara yardım yaptı, yeni camiler yaptı, bütün muhtarlara benzer özel çalışma mekânları yaptı ve bütün merkezlere birer çalışan görevlendirdi. Dolayısıyla toplumun her kesimiyle sıcak, güzel ilişkiler kurdu. Düşündük, zaten stratejimizi de şöyle belirlemiştik. Özellikle büyükşehirlerimizde, yerelde başarılı olan başkanlarımızı aday yapmaya karar verdik. Çünkü belediyeciliği biliyor. Her şeyi yeniden keşfetmeye gerek yok, zaman kaybı da olmayacak. O açıdan Ekrem Bey’in başarısını gördükten sonra Ekrem Bey’i İstanbul’dan, Mansur Yavaş zaten Beypazarı’ndan geliyordu, Büyükşehir Belediye Başkanı… Tunç Bey Seferihisar’dan geliyordu. Zeydan Karalar, yine aynı şekilde Seyhan Belediyesi’nden Büyükşehir’e geldi. Konyaaltı Belediyesi’nden Muhittin Böcek vardı, onu Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı yaptık.

Bir Bursa’da kazaya uğradı.

Bursa benim de içimde bir ukde aslında. Bursa’da bizim hatamızla biz kaybettik aslında. Nilüfer Belediye Başkanı’mız da çok sevilen bir başkandı. Nilüfer’i gerçekten Bursa’nın yüzük taşı haline getirmişti. Eh, Bursa nefes almak için Nilüfer’e inerdi. Her tarafı aslında Nilüfer gibi yapmak istiyordu Mustafa Bozbey. Ama siyaset bir maratondur. Ben kendisine söyledim; “Sakın moralini bozma, bugünden çalışmaya devam et, önümüzdeki süreçte göreceksin, sen kazanacaksın” diye. Gerçekten de kazanacaktır.

Burada İstanbul’da şimdi ortada ilginç bir koalisyon var –bir önceki seçimde de öyleydi, ama şimdi daha rahat çıkıyor Ekrem İmamoğlu’nun etrafında. Bir kere CHP var, İYİ Parti var. Meral Hanım zaten çok yoğun çalışıyor. HDP’nin desteklediğini biliyoruz. Saadet Partisi’nin gönlünün en azından burada olduğunu biliyoruz. MHP’nin içerisinden de, AKP’nin içerisinden de İmamoğlu’na oy vermeyi düşünenler var. Bu ne kadar Türkiye’nin konjonktürüyle ilgili? Ne kadar İmamoğlu’yla ilgili? Ne kadar AKP’yle ilgili? Ne kadar sizinle ilgili? Nasıl oldu da oldu bu?

Şöyle; Adalet Yürüyüşü’nden sonra Türkiye’de çok şey değişti. Adalet Yürüyüşü’nü yaparken 25 gün bir tek CHP bayrağı bile taşımadık. Çünkü toplumun her kesimi adalete susamıştı. Bugün hâlâ toplantılar yaptığımda, ilk kez CHP’ye oy verecek vatandaşlar cümle kurmaya başladığında, ilk kez Adalet Yürüyüşü’yle başlıyorlar. Bu bizim siyasî tarihimizde bir dönüm noktası oldu ve CHP’nin de kaderi için bir dönüm noktası oldu. Birçok çevreyle olan katı ilişkilerimiz yumuşadı, bize bakışları değişti. Adalet arayışımızın samimi olduğunu onlar da gördüler. Tam tersine Adalet Yürüyüşü sırasında bizi protesto edenler de oldu. Onlara da bizim herhangi bir tepki vermememiz, onları sadece alkışlamamız, bizim yürüyüşte ne kadar samimi olduğumuzu, onları sevdiğimizi ve onlar için yaptığımızı onlar da kendi vicdanlarında gördüler. Bir kısmı Adalet Yürüyüşü’ne katıldı, bir kısmı hiç katılmadı. Onlar da sempati duyuyorlar tabii ki. Siyaset çok gerildi aslında, Erdoğan siyaseti çok gerdi. Beğenmediği veya kendisini eleştiren kişilere doğrudan doğruya terörist demek gibi bir üslûp kullandı. Hal esnafını terörist saydı, HDP’ye oy veren 6,5 milyon Kürtleri terörist saydı. CHP’yi DHKP-C/FETÖ’yle terörist saydı. Gerçekten akıl almaz bir dil kullanıyor. Ve bu dilden toplumun her kesimi rahatsızlık duydu. AK Parti’ye oy veren de rahatsızlık duydu tabii, olmaz dedi. Bir başka önemli nokta da şu tabii: Bizim geleneğimizde de âdetimizde de Cumhurbaşkanı gerçekten de cumhurun başkanı olurdu. Her kesimi kucaklardı, her kesimin cumhurbaşkanı olarak kabul görürdü. Az konuşur cumhurbaşkanı, yeri zamanında konuşur cumhurbaşkanı ve konuştuğu zaman da toplumun her kesimi dinler. Ama Erdoğan bunun tamamen dışına çıktı. Hem cumhurbaşkanı hem parti genel başkanı, ayrıca cumhurbaşkanı aracıyla korumasıyla devletin tüm imkânlarıyla bir siyasî partinin yanında yer alınca, toplum vicdanı da bunu kabul etmedi. Bu kadar da olmaz dedi. Tamam, arada bir haksızlıklar oluyor, ama şimdi tamamen bir haksızlık oldu. Bu da toplumu rahatsız etti. Ekrem Bey belediye başkanı adayı olunca toplumun her kesimiyle kullandığı dil de Ekrem Bey’e bu avantajı sağladı, hiç kimseyi ötekileştirmedi. Toplumun her kesiminden destek aldı. Kadını erkeği yaşlısı, farklı kimliklerden farklı inançlardan olan insanlarla bir araya geldi. Ve bugünkü tablo ortaya çıktı. Bence bu tablo Türkiye’nin geleceği açısından, Türkiye’de halkın duyduğu özlem açısından çok değerli bir tablo. Ve bunun sürdürülebilir olması lâzım. Eğer biz siyaseti kin üzerinden, öfke üzerinden, etnik kimlik-yaşam tarzı-inanç üzerinden yaptığımız sürece, toplum ayrışıyor ve bölünüyor. Ayrışmayı ruhunda hisseden kişi rahatsız hissediyor, ya da oy verdiği partinin ayrışmayı körüklediğini görünce rahatsızlık duyuyor. Ama biz bunun tam tersini yaptık. Biz stratejimizi değiştirdik. Bu bize avantaj olarak döndü. Şöyle bir şey daha oldu: Bu CHP’de bir değişiklik var algısı oldu. Bu bizim için çok değerli.

Tam da onu soracaktım, Bir değişiklik var algısıyla bizim anlatamadığımız şeyi toplum hissetmeye başladı. Çok kişi duyuyorum, görüyorum ben, “CHP’ye değil İmamoğlu’na oy veriyorum diyen, bu kişilerin nasıl CHP’ye oy vermesini sağlayacaksınız?

Güzel bir şey tabii; İmamoğlu’na oy verecek vatandaşlarımız elbette ki CHP’den aday olan birine oy verecekler. İmamoğlu’nun tavrı duruşu… Eski CHP algısı sert bir algıydı. Toplumun bir kesimini ötekileştiren, dindarlara mesafeli olan, halka tepeden bakan bir algı vardı CHP’ye yönelik olarak, bu algı bir ölçüde törpülendi. Halkla bir araya gelen, bir şekilde konuşan, özeleştiri yapan, eleştirileri de saygıyla dinleyen, eleştirilerden ders çıkaran bir parti kimliği ortaya çıktı. Bizim Adalet Yürüyüşü arkasından taşeron işçilere sahip çıkma, arkasından Sokak Ekonomisi Çalıştayı yapma… Çünkü 2,5 milyon insan sokakta yaşıyor ya da çöp topluyor. Sattığı simitlerle, şekerlerle, bunlarla geçiniyor. Baktığın zaman 22-23 milyonluk bir kitleyi yansıtıyor. Emekliye de sahip çıktık biz, ikramiyesine yansısın diye. Asgari ücretliye de sahip çıktık. Asgari ücreti olmayan ama asgari ücretin altında gelir elde eden kişilere de sahip çıktık. Dolayısıyla toplumun, özellikle bu kesimlerin büyük bir kısmı CHP’ye oy vermiyordu. CHP’ye oy veremeyen bu kesimin dertlerini dinleyince, onlara sahip çıkınca, oturup konuşunca oy vermeye başladılar. Tabii bu kısa sürede olan bir şey değil. Hani son 10 yıllık yapılan çabanın verdiği meyveler.

Cumhurbaşkanı dün sizi anarak, size hitaben “Nerede?” diye sordu. Hatta il başkanınız Canan Hanım’ı da kastederek şöyle bir hava yaratmaya çalışıyor: İmamoğlu’nun yanında bilerek bulunmuyorlar.

Biz çok farklı bir strateji izliyoruz. Büyük mitingler yapmıyoruz. Mitingler yapmıyoruz aslında. Çünkü mitinglere sadece bizim üyelerimiz geliyor. Oysa benim CHP’yi anlatmak istediğim kesimler var. Erdoğan bilmez, ama ben aynı odada iki ailenin beraber kaldığı evleri ziyaret ettim. Erdoğan bilmez, ama ben 20-25 kişinin bir katta kaldığını, yatıp kalktığını ve çoğunun işsiz olduğunu gördüm — ben bunlara tanık oldum. Ben bu aileleri gezdim, bunlarla beraber oldum. Artı, ben toplumun her kesimden kanaat önderleriyle bir araya geldim. Bazen 20-25 kişilik, bazen 135 kişilik gruplarla — onların CHP Genel Başkanı’na soru sormalarını sağlayacak ortamlar yarattım. Böylece Erdoğan’ın hiç düşünmediği, hiç sorgulamadığı, halka biraz tepeden baktığı ortamda ben halkın yanına, vatandaşların yanına, o insanların yanına gittim. Dinledim, dinlemeye de devam ediyoruz. Az önce burada bir toplantı vardı mesela, o toplantıya mesela burada hayatında hiç CHP’ye oy vermemiş insanlar katılıyor ve bu toplantılara CHP’den sadece il başkanı, ilçe başkanı ve o bölgeden sorumlu milletvekillerimiz katılıyor. O toplantıya başka kimse katılmıyor, izin vermiyorum. Hatta ben ilk başta şunu söylüyorum: Beni çoğu kez televizyonlarda görüyorsunuz, o zaman gazeteciler sorular soruyor, “Ya, ben de burada olsaydım ben şu soruyu sorardım” dediğiniz soruları da sorabilirsiniz, “Ya, ben bu soruyu sorsam genel başkanı üzer miyim? Genel başkana bu soru sorulur mu?” diye düşünmeyin, aklınıza gelen her soruyu rahatlıkla sorabilirsiniz; ama bir şeyden emin olabilirsiniz, soracağınız her soruya ben rahatlıkla cevap vereceğim.

En sert sorulardan bir örnek verir misiniz?

En sert sorulardan biri şu: Ben vâizelerle bir toplantı yapıyordum. Vâizeler evlere Kur’an okumaya giden kadın arkadaşlar. Ben böyle başladım toplantıya. Bir vâize söz aldı, bir şeyler söyleyecek ama bir türlü dili varmıyor; ama ben anlıyorum, kurduğu cümleler itibarıyla dili itibarıyla. Ben de dedim ki: “Siz bize şunu mu demek istiyorsunuz: ‘CHP dinsiz parti olduğu için biz ona oy vermiyoruz’ mu demek istiyorsunuz?” dedim. “Ya ben onu söyleyecektim, ama acaba bu doğru mudur yanlış mıdır, size bunu söyleyeyim mi söylemeyeyim mi?” diye. Ben de ona şunu sordum: “Merkez Bankası’nın dini nedir?” diye. Dini olmaz. Maliye Bakanlığı’nın? Dini olmaz. Kurumların dini olmaz. Devletin dini nedir? Adalettir. Ama insanların dini vardır, insanların inancı vardır. Din Allah’la insan arasındaki manevi bir bağdır. Kimin daha çok Müslüman kimin daha az Müslüman ya da kimin daha çok dindar kimin daha az dindar olduğunu takdir yetkisini de Allah kimseye vermemiştir. Kimsenin de elinde terazi yoktur. Anlattım, kendisiyle konuştum. Kendisi ikna oldu; evet, yani bizim de inançlı olduğumuzu, inançlara saygılı olduğumuzu kendisine söyledim. İnandı, ikna oldu. Şunu söyledim: İlk imam-hatipleri kuran CHP’dir; dine karşı olsaydı neden imam-hatipleri kursun? İlâhiyat fakültelerini kuran CHP’dir. Diyanet İşleri’ni kuran CHP’dir. Ankara’daki Kocatepe Camii’ni örnek verdim, Kocatepe Camii’ni kuran bir vakıftır ve kurucusu da İsmet İnönü’dür. Ama biz dini siyasete alet etmek istemiyoruz, inançlara saygılıyız diye. Uzun uzun konuştuk, başka sorular da geldi tabii. En sonunda bir vâize çıktı şunu söyledi: “Bu toplantı 80 yıl gecikmiş bir toplantıdır” diye. Keşke böyle toplantılar daha önce olabilseydi. “Birbirimizi bilmiyoruz. CHP’liler size CHP’yi anlatmıyor” dedim, CHP’ye oy vermeyin diyenler anlatıyor. Tabii burada da kabahat bizde, daha uzun konuşmamız lâzım. İnançlara saygıyı, adaleti, sevgiyi, hoşgörüyü anlatmamız lâzım. Bunu anlattığımız zaman da insanlar anlıyorlar. Başörtüsü konusunda da yanlış yaptığımızı söyledim, yanlış politika güttüğümüzü söyledim. Ama bugün o sorunun aşıldığını, sorunun aşılması konusunda da genel başkan olarak benim, YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın da açıklamaları oldu. Bütün bu sorunları aştık, aşmaya da devam ediyoruz. Elbette CHP’nin yanlışları vardır. Elbette CHP’nin eksikleri vardır. Elbette CHP bir dönem halka gitmedi, oturup derdini dinlemedi; ama şimdi bunları büyük ölçüde aştığımızı anlatıyorum. Bunları mitingde anlatamayız. Mitingde vatandaş sorup da ben anlatamam. Bu açıdan bu tür toplantılar benim için miting kadar önemli.

Öcalan mektubunu sormasam olmaz. Ne diyorsunuz?

Doğrusunu isterseniz biz kendimizi dün geceden beri süren tartışmaların uzağında tutuyoruz. İstanbul seçimleri var, elinden hakkı alınan ve seçilmiş bir belediye başkanının ikinci kez seçime gitmesini tartışıyoruz. Daha çok önceden biz sandıkta ittifak yapacağız demiştim. Ekrem Bey de ben de CHP’nin genel başkanı olarak, Ekrem Bey de seçilmiş belediye başkanı olarak İstanbulluların oylarına talip. Tabii ki İstanbulluların oylarına talip olurken Ak Partililerin de, MHP’lilerin de, Vatan Partililerin de, Saadet Partililerin de oyuna talibiz; yani belediye başkanı olarak elbette ki talip olacaktır. Bu bağlamda bir tartışma var, biz o tartışmaya dahil olmuyoruz. Her vatandaş özgürce oyunu kullanacaktır. Ben şunu talep ediyorum sadece. Yaptığım toplantılarda da onu söylüyorum. Ben sizden tek bir şeyi bekliyorum diyorum, sandığa giderken elinizi vicdanınıza koyun da öyle gidin sandığa diyorum. Bir kişi seçimi kazandı, itirazlar şunlar bunlar oldu ve sonunda mazbatayı verdiler. 18 gün Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptı ve sonra kapalı kapılar ardında siyasî baskı altında verilen kararla Ekrem Bey’in mazbatası elinden alındı. Yani haksızlığa uğradı. Haksızlığa uğrayan bir kişinin hakkını ona teslim etmemiz lâzım, hukuk da bunu söyler. Vicdan da böyle söyler. Dolayısıyla sandığa giderken vicdanınızın sesini dinleyin. Bir haksızlık olduğunda bizim o haksızlığın karşısında durmamız lâzım. Ekrem Bey kazandığında –inşallah kazanacaktır–, dünyaya bir mesaj vereceğiz, ki bu mesaj çok önemlidir. Türkiye’de demokratik standartların giderek gerilediği yönündeki algı bütün dünyada çok güçlüdür ve gerçek de böyle aslında. Eğer Ekrem Bey yeniden seçilirse şu mesaj verilecektir: Bütün baskılara rağmen, siyasallaşmış yargı kararlarına rağmen Türkiye’de halk demokrasiden yana oy kullandı. Bundan daha değerli bir hediye olmaz.

Bugün Murat Somer Foreign Policy‘de bir yazı yazmış. Şöyle yazdı Prof. Somer, biz de çevirdik koyduk. Son bir soru sorayım, o da şu: 23 Haziran’da seçim olacak ve kazanacağınıza emin gözüküyorsunuz, ama Cumhurbaşkanı Erdoğan 24 Haziran’dan sonraki süreçte Ordu’daki olayı vesile ederek, onun üzerinden kendi geçmişteki yaşadıklarını örnek vererek, Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanlığının yargı yoluyla elinden alınabileceği konusunda

Yetkiyi kim verdi? Halk verdi. Milli İrade’nin üstünde bir irade yoktur demokrasilerde. Milli Kurtuluş Savaşı’nı verirken “Hâkimiyet bila kaydu şart milletindir” demiştik. Anayasanın 1. Maddesinde, 1924 Anayasası yine “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” der. Ondan sonraki yasalarda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazıyordu. Ee, ne oldu da hâkimiyet milletin olmaktan çıktı da, hâkimiyet siyasî baskı altında karar veren yargının eline geçti. Hâkimiyet milletindir — biz başkasını kabul etmeyiz. Demokrasilerde ben milletin üstünde başka irade tanımıyorum. Milletin vereceği her oy demokrasilerde kutsal bir oydur. Kişiye verilen her oy, eğer kazanıyorsa anasının ak sütü gibi helâldir; o kişi gider görevini yapar. Öyle kumpas kurmakla, ben alacağım görevden demekle olmaz. Hele hele siyasette kendisinin mağdur olduğunu, hapse atıldığını, muhtar bile seçilemeyecek konuma getirilen bir kişinin hakkını savunan bir parti olarak, onun tekrar milletvekili seçilmesi için Anayasa değişikliğine evet diyen bir parti olarak biz, bizim adayımıza kendi başına gelen bir olayı tehdit olarak göstermesini asla doğru bulmuyoruz — ahlâkî de bulmuyoruz. Kibir âbideleri bunu yaparlar; halkın iradesini küçük görenler, halkı aşağılayanlar bunu yaparlar. Halk en büyük değerimizdir; bu milli iradenin oluşturulmasında milletin iradesini temsil eder İstanbullular.

Son dedim ama, mecburen bir son soru soracağım: 23 Haziran’da farkın açılması KONDA araştırması 9 puan diyor, daha yüksek diyenler de var– her anlamda farkın açılmasının siyasî bir anlamı da var. Bunun sonrasında Türkiye’de siyasî dengelerin tamamen değişmesi gibi bir beklenti de var. Buna ne gibi bir hazırlık yapıyorsunuz CHP olarak?

Adalet Yürüyüşü’nden sonra Türkiye farklı bir siyasal anlayışın kulvarına girmiştir; toplumun her kesiminden demokrasi, adalet ve hak hukuk talebi oluşmaya başlamıştır. O oluşum kendisini aşama aşama gösteriyor zaten; önümüzdeki süreçte de göstermeye devam edecek. İktidarın kendisine çeki düzen vermesi lâzım, yaptığı haksızlıklara son vermesi lâzım, bu ülkeye adaletin gelmesi için çaba harcaması lâzım. Mutfaklarda yangın var; bunun önlemini alması lâzım. Bu önlemleri alırken, biz her aşamada yanında olmaya hazırız. Ama önlemleri alamazsa, sonuçta sandık olur, onun hesabını millet zaten sandıkta görür.

Haziran 2015’in ardından bir denediniz, bir AK Parti/CHP yakınlaşması vardı. 23 Haziran sonrası buna hazırlıklı olmamız gerekir mi?

Bilemiyorum. AK Parti’nin içinden geldiği konum itibarıyla ciddi anlamda rahatsız olan bir grup insan var. Bunları partileşme sürecini ben gazetelerde okuyorum. Ama bizim kendi konumumuz açısından kendi pozisyonumuzu dikkate alarak Türkiye’deki demokratik standartların yükselmesi açısından tüm gelişmeleri takip ediyoruz ve devam edeceğiz.

Evet, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 23 Haziran seçimlerinden 2 gün önce konuğumuz oldu. Kendisine ve izleyicilerimize çok teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar