AK Parti neden kaybetti? Kemal Öztürk ile söyleşi

Ruşen Çakır, Yeni Şafak’taki yazılarına ara veren gazeteci Kemal Öztürk ile bir süredir dile getirdiği AK Parti üzerine eleştirileri ve 23 Haziran seçim yenilgisinin nedenleri üzerine konuştu.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Gazeteci Kemal Öztürk konuğum. Kendisi ile 23 Haziran seçimlerini konuşacağız. Kendisi uzun yıllar Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğü yaptı. Onun öncesinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da basın danışmanıydı. Kemal hoşgeldin.

Kemal Öztürk: Hoşbulduk.

Yeni Şafak’ta yazılarına bir müddet ara verdin. O ara vermenin arkasında böyle bir özeleştiri yazıları ya da birtakım eleştirileri dile getiriyor olmanın da herhalde etkisi oldu. Sen bir süredir bir şey anlatmaya çalışıyorsun. Ve o anlatmaya çalıştıklarının kimisi olumlu tepki alıyor, kimisi sert tepki alıyor vs.. Ve şu anda da 23 Haziran’da anlatmaya çalıştığın şeylerin belki de bir sonucu yaşandı ve büyük bir yenilgi yaşadı Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul’da. Öncelikle sen ne anlatmak istiyordun? Mârûzatın neydi?

Öztürk: Şimdi, ben beş yıldır yazarlık yapıyorum Yeni Şafak‘ta. Beş yıl oldu yani Anadolu Ajansı’ndan ayrılalı. Sanırım üç buçuk yıldır da veya dört yıldır da yanlış giden bir şeylerin olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hem kendi mahallemde, hem kendi partimde, hem de kendi arkadaş çevremde birtakım yanlış giden bir şeyler var. Ve bunların düzelmesini istediğim için içeriden, yapıcı ve kendimi mahallemden taşınmadan, kendi partimden ayrılmadan bazı şeylerin düzelmesi için üç buçuk dört yıldır yazıyorum. Yani yeni başlayan bir şey değil, 31 Mart seçimlerinden önce olan bir şey de değil. Dolayısıyla bu 23 Haziran seçimlerinin sonuçları da bugün olan bir şey değil. Yani AK Parti’nin son beş yılından beri yaşanan ve gittikçe biriken sorunların bir neticesi 23 Haziran sonuçları. Benim en çok üzerinde durduğum konu, AK Parti’nin en büyük iki gücünün gittikçe zayıfladığını ve bunun sonuçlarının siyasete, oylara, sandığa, camiaya kötü yansıyacağı yönündeki uyarılarımdı. Bunlardan birincisi ortak akıl gittikçe zayıfladı. Yani AK Parti’nin en kuvvetli olduğu şeylerden birisi, birçok akıl var, bu akıl bir araya gelip bir şey konuşuyor, tartışıyor, bir fikir üretiyor. Ve sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan veya Genel Başkan Erdoğan bunların içerisinden birini seçip karar veriyor. Ve bu ortak akıl o verilmiş kararı hayata geçiriyor, uyguluyor, destekliyor. Bunda bir zayıflama vardı, uzun süreden beri bir zayıflama vardı. Bunun en önemli sebeplerinden birisi bu ortak aklı üreten kişilerin zaman içerisinde partiden ayrılması.

Kendileri mi ayrıldılar?

Öztürk: Bir kısmı kendisi ayrıldı, bir kısmı ittirildi, bir kısmının ayrılması istendi, karışık.

Mobbing lâfı uyar değil mi buraya? Bazıları da ayrılmaya doğru itelendi sanki.

Öztürk: Şimdi bazı insanlar çok saygındır. Yani Sayın Cumhurbaşkanı’nın kaşını kaldırmasından ne demek istediğini anlar ve giderler. Mobbing uygulamaya gerek kalmaz. Bazıları ısrarla koltukta oturur, onu zorla ittirirsin; ama yani AK Parti’nin âkil zihnini oluşturan insanların, fikrini oluşturan insanların ve gerçekten işin ehli diye tanımlayacağımız insanların yapacağı şey bir kaş hareketine bakmaktır. O kaş hareketini gördükleri an durmazlar, yani giderler. Çünkü koltukların bu insanlara kattığı bir değer yoktur. Bu insanlar bir koltuğa değer katarlar. Neticede ortak akılda bir zayıflama gördüm ben, bunu da belirttim. İkincisi, AK Parti’nin en önemli görevleri ve en önemli gücünden biri inandırıcılığıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Allah vergisi bir yeteneği, ama daha önemlisi, söylediği her şeyin gerçekleşir olması ve bir karşılığının olmasından dolayı AK Parti’nin bir inandırıcılığı vardır. Her şey, yani bizim Anadolu Ajansı’nın sloganıdır, çok severim, yüz yıldan beri de kullanılır bu slogan, “Anadolu Ajansı yazmışsa doğrudur” diye. Bu miras kalmıştı bize. Benzer bir şey AK Parti için de geçerliydi. Yani AK Parti söylemişse, Erdoğan söylemişse bu gerçek olur, gerçekleşir diye. Hatta 31 Mart seçimlerinden sanırım bir 15-20 gün önceydi. “Bir şehri kaybetmek önemli değil, önemli olan inandırıcılığı kaybetmemektir” diye de yazmıştım bu yazıyı. Çünkü bir şehri tekrar kazanabilirsiniz. Çok çalışırsınız, iyi bir aday koyarsınız, kazanırsınız. Ama inandırıcılığınızı kaybettiğinizde bu çok uzun süreli bir tahribata neden olur. 

Peki seninle 31 Mart öncesi mesajlaşmalarımı hatırlıyorum. Sen Binali Yıldırım’ın kazanacağına çok emindin.

Öztürk: Çok olmasa da az farkla kazanacağını düşünüyordum.

Kendisiyle konuşmuştun, röportaj da yapmıştın. Bu yenilginin ne kadarında Binali Yıldırım var?

Öztürk: Şimdi Binali Bey –31 Mart için söylüyorum– gösterilebilecek en güçlü adaydır bana göre. Çok iyi bir aura’sı var, çok iyi bir algısı var, çok iyi bir iletişim biçimi var, yani yavaş ama çok ilgi gören. Dolayısıyla ben Binali Bey’in doğru bir aday olduğunu düşünüyorum. Orada bir dual kampanya yapıldı 31 Mart’tan önce. Bu kampanyaya karşı çıkanlardan biri de bendim, diğeri de Binali Bey’di. Hatta benimle yaptığı röportajda “Benim beka meka meseleleriyle işim yok. Ben şehirle ilgili kampanya yapıyorum. Bu bir yerel seçim. Bu şehirle ilgili konuları anlatacağım. Benim kampanyam bu” diye söylediği için ve ben de bunu yazdığım için, çok büyük bir tartışma da olmuştu — ayrı düşünüyorlar, ayrı düştüler. Ama doğru olan aslında Binali Bey’in yaptığı şeydi. Yani o kampanyanın öyle yürümesi gerekiyordu. Ama Cumhur İttifakı liderleri ve medya, beka üzerine, terörizm üzerine, yani duyduğumuzda insanları irrite eden, ürküten, korkutan, tuhaf gelen çok kuvvetli ve şiddetli bir kampanya yaptılar. Dolayısıyla o kampanyanın sonucunda da Binali Bey kaybetmiş oldu. Ben çok az etkisi olduğunu düşünüyorum Binali Bey’in bu kayıpta, yani 31 Mart için söylüyorum. 23 Haziran kampanyasını daha doğru kurguladı aslında AK Parti. Beka tartışması gitti, terörizm tartışmaları gitti, “zillet ittifakı” tabiri gitti, “illet ittifakı” tabiri gitti, tanzim satışlar gitti, “bunlara oy veren terörizme oy verir” lâfları gitti, Kürtlere yönelik söylem bitti. Aslında doğru olan şeydi yani. Fakat bu sefer Kürt oylarını almak için uygulanan politikada tuhaflıklar ve tutarsızlıklar seçmenin dikkatini çekti. Şimdi şöyle tanımlıyorum ben bunu: 31 Mart’tan önce milliyetçi oyları elinde tutmak ve çekmek için uygulanan yöntemler Kürtleri küstürdü ve kızdırdı, 31 Mart’tan sonra Kürt oyları almak için uygulanan yöntemler, taktikler ve stratejiler de milliyetçi oyları kızdırdı ve küstürdü.

Ama bir de tabii çok önemli de bir husus olduğunu düşünüyorum, o da vicdan meselesi, hakkaniyet meselesi. 31 Mart’ın neden iptal edildiği konusunda kendi tabanını bile tam ikna edemediği kanısındayım.

Öztürk: Tabii. Bu kampanyalar ile ilgili durum, doğru şeyler vaat ettiler. 10 GB internetten tutunuz kart indirimine, kreşlere kadar — yani şehir sâkinlerini etkileyecek şeyler. İddia ediyorum, bu kampanyayı, bu dili eğer 31 Mart’tan önce yapsaydı AK Parti, kesinlikle İstanbul’u kazanırdı. Ama bu doğru kampanyayı yapmasına rağmen sonuç çok büyük bir hezimet oldu. Bunun en önemli sebebi de bu bahsettiğin konu. İnsanların vicdanları kaldırmadı bunu. Yani AK Parti seçmenleri ilk defa CHP’ye oy verdiler bu seçimde, 23 Haziran’da. Tanıyorum, biliyorum.

Peki sen Tayyip Erdoğan’ı bayağı yakından tanıyorsun, yanında çalıştın. Kaç sene çalıştın?

Öztürk: Üç sene.

Üç sene. Ben de izleyen bir gazeteci olarak, bana göre seçimi yeniletmesi siyasî kariyerinin en büyük stratejik yanlışı diyorum. Çok yanlış yapmıştır muhakkak, ama bu kadar stratejik bir yanlış görmedim. Böyle bir yanlışı Tayyip Erdoğan gibi birisi, siyasetçi, nasıl yapar?

Öztürk: Şimdi hatırlayınız, 31 Mart gecesinden sonra, Tayyip Bey’in meşhur balkon konuşmaları vardır. Hem İstanbul’da hem Ankara’da o balkon konuşmaları yapmıştı. O konuşmaların tamamında sandıkta şaibe var, hile var, oy çaldılar, müşahitler FETÖ’cü, şöyledir, hiçbiri yok. Aslında Tayyip Bey sonucu kabullenmişti veya hakkını teslim etmişti yani. Ama ne olduysa sandıkta şaibe var stratejisini, fikriyatını, iddiasını üretenler Tayyip Bey’i ikna ettiler bir şekilde. Dikkat edin ya bir hafta ya 10 gün sürdü Tayyip Bey’in suskunluğu. Sonra yurtdışına gidişte artık o tezleri kendisi de savunmaya başladı. Kendisi o tezi savunmaya başladıktan sonra geri dönüşü yok artık. Dolayısıyla o tezi sonuna kadar devam ettirecekti. Ama benim yazılarıma ara vermeme sebep olan ve tartışma yaratan konu da burada başladı. Ben bu itirazın siyasî sonuçlarının çok ağır olacağını, AK Parti’ye maliyetinin çok yüksek olacağını televizyon programında söyledim. Tartıştığım kişi bu tezi savunan ekipten olan bir kişiydi. Ve o televizyon programı iptal oldu, kaldırıldı yayından yani. Sonra bunun videolarını YouTube’a yükleyip işte “Kemal Öztürk itiraz etmeye, hukukî hakkımızı kullanmamıza bile karşı çıkıyor” diye işte o malum medya çevrelerinde dolaştırıldı bu video. Şimdi Karar‘dan sonra bu videoyu bu sefer diğer grup dolaştırıyor. Bu maliyeti görememek, yani bunun sonucunu görememek bana göre siyasî öngörü sorunudur yani. Ben doğrusu tanıyamadım; yani bu kararı Tayyip Bey’in verebileceğine de ihtimal vermiyordum doğrusu. Ben çok yüksek bir siyasî zekâsı olduğunu düşünürüm Tayyip Bey’in, çok kuvvetli bir sezgisi var. Ama karara inandı ve savundu. Aslında hukuken itiraza ben karşı çıkmıyorum. Bu itirazı çok büyük bir kampanyaya dönüştürmeye, işin içerisine Haçlı Seferleri’nden tutunuz dış güçlere, Pontus’tan tutunuz FETÖ’ye, akıl almayacak hale dönüştürülmesine karşı çıkıyorum. Hani azıcık siyaseti takip eden, okuyan birileri bunun nereye gideceğini görürler. Bu millet öyle sıradan bir millet değil yani. 94’te Tayyip Erdoğan’ı yerle yeksan etmeye çalışan medyaya verdiği cevap neyse, 2002’de AK Parti’de “Muhtar bile olamazsın” diyen medyaya verdiği cevap neyse, bu millet onu barındırıyor. Yani böyle bir politik algısı…

Ben buna “dejavü” dedim, biliyor musun?

Öztürk: Böyle bir vicdanı var yani bu milletin. Şimdi bunun sonucunu yaşıyoruz yani. Bu başka bir şey değil.

Peki Kemal, buradan çıkış var mı? Şimdi biliyoruz ki bir tarafta Ahmet Davutoğlu, bir tarafta Abdullah Gül destekli Ali Babacan yeni birtakım oluşumların peşindeler. Ve herhalde bu seçim sonucundan sonra daha bir heyecanla sarılacaklardır diye tahmin ediyorum. Sen kulislere benden daha fazla vâkıfsın. Mesela bu hareketler bir taraftan çıkabilir ve çıkacağa benziyor. Bir tarafta çok büyük bir yenilgi, sarsıntı var. İstanbul’u kaybetmek başlı başına; ama Ankara da gitti, Antalya da gitti, başka yerler de gitti. Nasıl toparlayabilecek AK Parti kendini? Var mı böyle bir potansiyel?

Öztürk: Şimdi 23 Haziran sonuçları siyasette çok büyük bir dalgalanmaya neden oldu. Daha da artarak devam edecektir bu. Bu AK Parti için de geçerli. Bana sorarsanız mektup krizinden ve ben buna skandal diyorum yani, mektup, Öcalan’ın mektubundan sonra Kürt hareketi içerisinde de yeni dalgalanmalara neden olacaktır. AK Parti’de dalgalanmalara neden olacaktır. Bana göre Ekrem Bey’in başarısı CHP içerisinde de büyük bir dalgalanmaya neden olacaktır. Bu dalgalanmalar yeni dalgalar ve yeni siyasî hareketler doğuracaktır. Ben geçen seneden beri 2019 yılında Türk siyasetinde hem solda hem de sağda yeni siyasî hareketlerin doğacağını söylemiştim, yazmıştım da. Çünkü muhalefet boşluğu oluşmuştu. “Bu boşluğu doldurmak için de yeni hareketler olacaktır burada” diye söyledim. Şimdi bu hareketlerin bir kısmı daha kuvvetli bir dalgayla çıkacaktır ortaya. Herkesin tahmin ettiği gibi Sayın Davutoğlu, Sayın Babacan ve Gül bir süreden beri bu dalgalardan birine yelken açmak üzereydi. Sanıyorum, yani bir hafta ya da 10 gün içerisinde, zamanını tam kestiremiyorum ama Sayın Ali Babacan AK Parti’den ayrıldığını duyuracak bir şekilde. Geçtiğimiz günlerde, sanırım 10 gün civarında, 10 gün önce benim edindiğim bilgiler –doğruluğunu kaynaklarından test ettim ama yine de ihtiyatlı konuşayım–, Sayın Cumhurbaşkanımız’la Sayın Babacan’ın bir görüşmesi olduğunu, bu talebin Sayın Babacan’dan geldiğini ve Sayın Babacan partiden kurucu olarak da parti üyeliğinden de ayrılacağını bir şekilde ifade etmiş. Bu zaten bilinen bir şeydi, ama bu somutlaşmış bir diyalogla da bizzat kendisi tarafından iletilmiş oldu. Bu ciddi bir hamledir, ciddi bir çıkıştır, AK Parti’yi de doğrudan etkileyecek bir çıkıştır. Sayın Gül, Sayın Babacan’la beraber nasıl bir parti kuracaklar? Sanırım merkez sağa oturan bir partiden bahsediyorlar — İYİ Parti’yi de doğrudan etkileyecek bir konudur ayrıca; yani sadece AK Parti’yi değil İYİ Parti’yi de doğrudan etkileyecek, oradaki muhafazakâr sağ, liberal sağ kesimleri de cezbedecek; bazı isimlerle de görüştüklerini duyuyorum Sayın Babacan’ın. Dolayısıyla Türk siyasetinde çok hareketli bir döneme giriyoruz, keza ben HDP içerisinde, yani Kürt hareketi içerisinde Öcalan mektubundan sonra çok ciddi bir çatlama olduğunu düşünüyorum. Maalesef bu çatlamanın çözüm sürecini de etkileyeceği kanaatindeyim. Eğer yeni bir çözüm süreci başlatılacaksa bunu da etkileyebilecek bir şey; çünkü Kandil, HDP ve Demirtaş aynı çizgiye düştü; Öcalan başka bir çizgiye düşmüş oldu. 

Peki burada bir parantez içinde sorayım: Böyle bir şeyi nasıl yaptı iktidar? Yani Öcalan mektubuyla son iki gün kala bir de hani avukatlar açıklamayınca bir akademisyeni araya sokup falan. Bu akıl kârı bir şey mi? Bir de Bahçeli’nin açıklaması hele! Ben kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi; Bahçeli bir konuşma yapıyor, orada Öcalan’dan meşru ve pozitif bir aktör olarak bahsetti! 

Öztürk: Îmâ etti diyelim. Şimdi mektup yayınlandığı gün AK Parti’nin medyasındaki bazı yazarların mektubu hararetle yayınladığını ve yaygınlaştırdığını şaşkınlıkla gördüm. Ben de bir yerde yazmadığım için tweet’te yazıyorum, Twitter’da dedim ki: “Bu mektubun AK Parti’ye fayda sağlayacağını düşünenler çok büyük yanılgı içinde. Bunu yaygınlaştıranlar, sahiplenenler olursa çok büyük bir de zarar görür”. Ben bir siyasî deha değilim, sokaktan birisini çevirin, “İstanbul seçimlerinde Öcalan’dan bir mektup yayınlayalım, bunun da faydası olur mu seçim kazanmaya?” diye sorun, “Deli misin sen?” derler yani! Dolayısıyla bu mektup projesini üreten kim ise, AK Parti’nin hayrına çalışan birisi olduğunu düşünemiyorum yani. Daha da şeyi şudur ki; bu mesele milliyetçi oylarında ters bir tepki yarattı. Cumhur İttifakı’nı aynı zamanda sorgulatır hale geldi bu. Şimdi gerçekten bazı şeyleri rasyonel akılla açıklayamıyorsunuz, yani mektup meselesini rasyonel akılla açıklayamıyorum; ama sonuçlarını açıklayabilirim, çok büyük etkileri olacak, bu tartışma bitmez kolay kolay. Uzun yıllar boyunca 23 Haziran seçimleri diye başlayan cümleyi çok duyacağız, bunu bir milat olarak duyacağız ve çok uzun yıllar “Öcalan mektubu” diye başlayan cümleleri çok duyacağız. 

Peki medyaya gelelim, medyayı konuşmadan olmaz! Acayip bir ortam var, kimilerine göre medyanın neredeyse yüzde 90’ını kontrol eden bir iktidar var ve her istediğini yapan, eden, programlara karar veriyor, manşetlere karar veriyor; ama bu medya desteğiyle tam tersine 1994’te Erdoğan olayında olduğu gibi tam tersi bir fonksiyon görüyorum. Abartıyor muyum?

Öztürk: Şimdi, çok iyi hatırlıyorum; 2011 Mart ayında yerel seçim olmuştu. Ben o zaman Tayyip Bey’in danışmanıydım ve Doğan Grubu’yla kavgası vardı AK Parti’nin, Tayyip Bey’in. Herkes bana baskı yapıyordu, işte, “Seçim var, seçime gidiyoruz, böyle şey olur mu? Düzelt arayı” diye. Ben de tabii görevim gereği bunları iletiyordum Sayın Başbakan’a. Bana meydanı gösterdi ve dedi ki, “Halkın ne dediğine bak, millet ne diyor ona bak, sokağa bak. Medyayla biz bir yere gelmedik, bir yere de medyayla çıkmayız, bunu çok önemseme” demişti, meşhur lâfıdır: “Manşetlerle çarpışırız”. Ben medyanın siyasete etkisini sınırlı bulurum her zaman. Medya bir taşıyıcı; ne sözü taşıdınız, hangi mesajı verdiyseniz onu taşıyacak, onun etkisi büyüktür. Erdoğan’ın 1994 ve 2002’deki mesajları çok kuvvetliydi, dolayısıyla yüzde 10’luk medya onun mesajlarını iletmiş olsa bile bu kuvvet her yere yayıldı. Şimdi tersinden, yüzde 90 medyaya sahipsiniz, ama mesajlarınız kuvvetli değilse bu etki etmiyor, yani bunu AK Parti deneyiminden anlatırız. Zaten ben iletişim fakültelerinde ders verdim birkaç yıl, bunu hep anlatırım. Bu AK Parti deneyimi medyanın rolünü de gösteriyor bize. Şimdi deminki sorunuzdan yarım kalan bir bölümü de buna eklemek isterim: Krizler aynı zamanda fırsatları içinde barındırır. Bu çok önemli bir fırsat bana göre AK Parti için, hatta bunu bir velinimet olarak görmesini de isterim. Yani milletin kuvvetli mesajı ya cumhurbaşkanlığı seçiminde verilseydi AK Parti’ye, yani bu 9 puanlık fark cumhurbaşkanlığında olsaydı? AK Parti siyaseten bitmiş olurdu. Şimdi bir şehir seçiminde millet çok kuvvetli bir mesaj verdi ve dedi ki, “Şakam yok” — şakası yok bu milletin. Bunu AK Parti kendini düzelterek, toparlayarak bir fırsata çevirebilir, o fırsatın ne olduğunu herkes çok iyi biliyor. Yani kabinede ne yapacaksınız, parti yönetiminde ne yapacaksınız, medyada ne yapacaksınız, sivil toplumda ne yapacaksınız, akademide ne yapacaksınız; dilinizi ve siyasetinizi ve üslûbunuzu nasıl değiştireceksiniz? Hepimiz biliyoruz; parti yöneticileri de biliyor, herkes biliyor ne yapmamız gerektiğini. İşte bu bir fırsat, bunu biz de bir milat olarak kabul edip kendimizi düzeltelim. Bunu sadece AK Parti için söylemiyorum, kendi camiam için de söylüyorum; yani içinde büyüdüğüm camia için de söylüyorum; bu sadece AK Parti’nin sorunu değil, camianın sorunu. Ve bu medyada köşe yazarlarının, yorumcularının yapmış oldukları ve bana göre ahlâken de çok problemli olan yorumlar, açıklamalar, yalanlar, iftiralar sadece AK Parti’nin hanesine yazılmıyor; hepimizin içinde bulunduğu camianın hanesine yazılıyor. Biz kendi özeleştirimizi kuvvetli ve cesurca yapabilen bir camiayız; yani benim yazdığım özeleştiriler benim camiam tarafından da çok paylaşılan şeylerdir. Yani cesaretimiz var bizim, yapmalıyız bunu; çünkü bir camia zan altında kalıyor, hırpalanıyor. 

Şimdi bir lâf edeceğim, saatlerce konuşacağız. Bence tren kaçtı Kemal Bey! 

Öztürk: Ben öyle düşünmüyorum, yani sadece AK Parti için söylemiyorum; ben camia için söylüyorum. AK Parti’nin içerisinde benim gibi düşünen çok insan var; bakanlardan arayan, başkan yardımcılarından arayan, milletvekillerinden arayan çok arkadaşım var; onlar da benim gibi düşünüyorlar, onlar da parti kurullarında bu konuları tartışıyorlar — şimdi bir fırsat çıktı önümüze. Ve bu bir opsiyon, yani ya bu yolu seçersiniz –iletişim mesajıdır bu– ya da diğer yolu seçersiniz, siz bilirsiniz. 

Bak şöyle bir husus var: Davutoğlu hani bir manifesto yayınladı. Orayla ilgili yaptığım değerlendirmede şunu söyledim: “Buradaki birçok şeye, AK Parti içerisinden çok fazla insan katılıyordur, ama burada muhatap eksik”. Şimdi, hatalardan bahsediyor, hatanın öznesi kim? Aslında birçoğunun öznesi Erdoğan’ın kendisi. Yani şöyle bir hareket söz konusu olabilir mi? AK Parti hareketi; Erdoğan’dan bağımsız olarak sürekli, mütemadiyen hata yapan bir iktidar ya da bir siyasî parti teşkilatı. Yani burada Erdoğan’ı doğrudan eleştirmeden nasıl ilerleyebilecek? Şu âna kadar herkes bu konuda ketum biliyorsun, öyle değil mi? Hep bir şeyler söyleniyor, ama burada hemen hemen herkes, ayrılacağı söylenen Davutoğlu bile bunlardan Cumhurbaşkanı’nı sorumlu tutmuyor. Yani böyle bir anonim bir hata olmuş, teşkilat kendi kendine hantallaşmış ya da şunu yanlış yapmış. 

Öztürk: Şimdi AK Parti’nin kendi iç mekanizmaları ve dinamikleri bu tür eleştirileri konuşmaya müsait yerlerdi. Şimdi insanlar bana diyor ki: “Sen AK Parti’de görev yaparken niye bunları söylemiyordun?” Bunları kamuoyuyla paylaşamayız biz, ben şimdi gazeteci olduğum için, mesleğim olduğu için, işim olduğu için bunları konuşuyorum. O zaman da kurullarda bu ortamlarda bu konular tartışılır ve konuşulurdu, tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan değiştirecek bunları, başka kim değiştirecek? Tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun faturasını öder, başka kimse ödemiyor zaten; yani lider o, parti genel başkanı o, Cumhurbaşkanı o. O değiştirecek, o yönlendirecek, o sürükleyecek ve karşılığını alacak milletten; ama yapmazsa yine o ödemiş olur. Benim üzüldüğüm şey de budur zaten, bu medya dilinin, bu üslûbun faturasını da Erdoğan’a ödetiyorlar. Yani bu gazeteciler dün sabah da dün gece de bugün sabah da haberleri Emniyet Müdürlüğü tarafından, Valilik tarafından yalanlanmış, attıkları iftiralar çürük çıkmış ve millet yüzde 9’luk farkla da şamar atmış bu kişiler hâlâ ekranlarda bu tezlerini sürdürüyorlarsa, bu tuhaflık o insanlara zarar vermiyor, Erdoğan’a zarar veriyor, partiye zarar veriyor. Şimdi bunu değiştirip değiştirmemek Sayın Cumhurbaşkanı’nın takdirinde olan bir şey. Değiştirirse milletin gönlüne girmeye tekrar çalışırsa eskisi gibi tekrar olabilir, ben buna inanıyorum. Ama kuvvetli bir şey lâzım. Yani 23 Haziran seçimlerinde milletin kuvvetli mesajına aynı oranda kuvvetli cevap vermezsek değişen bir şey olmaz. Yani retorik dönemi bitti AK Parti’de, muhasebe dönemi de bitti bana göre, artık hesap sorma dönemi. Bu tezi savunanlardan AK Parti’nin hesap sorması, bu medya dilini kullananlardan hesap sorması gerekiyor — ki milletin mesajının karşılığını vermiş olalım. 

Aydın Ünal sürekli sosyal medya üzerinden yazmaya başladı ve o kabaca şöyle bir şey söylüyor: “Pelikan denen yapının sorumlusunun tasfiyesi olmadan hiçbir şey çözülemez”. Bu kadar basit mi mesele? 

Öztürk: Hayır, ben öyle düşünmüyorum. Bu bahsettiğin çevreler çok sınırlı bir şey. Bizim daha büyük sorunlarımız var, AK Parti’nin bir ortak akıl, bir inandırıcılık ve millette karşılığını bulacak politikalar üretme sorunu var; bu daha büyük bir sorun, bunu çözmemiz gerekiyor, bu sorunun üzerine yoğunlaşmak gerekiyor. Bu ekranlarda şarlatanlık yapanlar çok basit insanlar, çok basit insanlar, bir bardak suyla yıkanıp gidecek insanlar bunlar, bu kadar önemli şeyler değil bana göre, bizim daha büyük sorunumuz var. Bizim siyaset, ortak akıl, inandırıcılık, vicdan… daha kuvvetli sorunlar bunlar; ona tıkılıp kalmamak lâzım, ona odaklanmamak lâzım. Onu diyelim ki ortadan kaldırdığında, “Ekrandan çıkarın” dediğinde birisini, sorunumuz bitmiş mi olacak? Hayır, sorunumuz daha derinlerde, daha ciddi sorunlarımız var ve bu sorunları çözmek için de bunu bir milat olarak görüyorum ben. Bu seçimleri nasıl Cumhuriyet Halk Partisi kendisini yüksek bir motivasyonla 23 Haziran’ı milat olarak görüyorsa AK Parti de görmeli. Bu gerçekten milletin vermiş olduğu velinimettir bana göre. “Bak İstanbul’u elinden aldım; Ankara’yı, cumhurbaşkanlığını elinden alabileceğimi anla artık”. 

Evet, noktayı koyalım. Kemal Öztürk ile AK Parti’nin neden kaybettiğini konuştuk, güzel bir söyleşi oldu. Kemal’e çok teşekkür ediyoruz, izleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.  

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar