Erdoğan’ın Trump’a ihtiyacı var

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump ile yapacağı görüşmenin en önemli gündem maddesi S-400/F-35 krizi olacak. Amerikan sisteminin önde gelen kurum ve kişilerinin peşpeşe yaptıkları sert uyarılara rağmen Trump Erdoğan’ı rahatlatacak bir adım atabilir mi? Daha önemlisi 23 Haziran hezimetinin ardından dış dünyada Erdoğan’ın eli eskisi kadar kuvvetli olabilir mi?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci yayınım. Sabah ya da öğlen saatlerinde Canan Kaftancıoğlu’nun davasından hareketle Türkiye’de yargının nasıl siyasallaştığını anlatmaya çalıştım. Şimdi biraz daha dış politika konuşmak istiyorum. Mâlûm, yarın sabah Türkiye saati ile erken saatlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ABD Başkanı Donald Trump arasında bir görüşme olacak. Osaka’da, Japonya’da zirve sırasında yapılacak olan bir görüşme ve çok sayıda konunun gündeme gelebileceği söyleniyor. Ancak Trump değişik bir tür Amerikan başkanı olduğu için, toplantılara çok fazla yoğunlaşabilen birisi olmadığı söylendiği için, her şeyin konuşulabilme ihtimali bana biraz akla yatkın gelmiyor. Ama tabii ki çok kritik meseleler var. En önemlisi de Türkiye’nin Rusya’dan alacağı hava savunma sistemleri, S-400’ler. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun temmuz ayından itibaren yerleştirileceğini, her şeyin hazır olduğunu söyledi. Ve biliyoruz ki Washington öteden beri bu konuda değişik kademelerde çok ciddi itirazlar dile getiriyor. Her ne kadar Başkan Trump’tan bu konuda çok açık net bir şeyler duymadıysak da, önde gelen bütün isimler ve Amerikan Kongresi bu konuda çok açık çıkışlar yaptı. Türkiye’nin bunları alması durumunda bir dizi yaptırımın söz konusu olabileceği söyleniyor. Özellikle de Türkiye’nin, projesinin bir parçası olduğu F-35’leri almasının imkânsız olacağı söyleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda çok net tavırlar dile getirdi. S-400’lerden dönüşün olamayacağını, Türkiye’nin egemenliği ile ilgili bir mesele olduğunu, kimsenin müdahalesini izin vermeyeceklerini söyledi. F-35’ler konusunda da “Alırız” diyemiyor, demedi. Ancak bunun Türkiye tarafından uluslararası yargıya taşınacağını söyledi. Lâkin F-35’lerle ilgili sözleşmede sorun çıkması durumunda bunun uluslararası mahkemeler değil taraflar arasında müzakere edileceği hususunun vurgulanmış olduğu hatırlatıldı. Dolayısıyla uluslararası tahkime gitme ihtimali çok mümkün gözükmüyor. Her halükârda S-400’ler meselesi Türkiye’nin önünde ciddi bir dış politika krizi olarak duruyor. Ne zamandır duruyor. Ve Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanmasını da beraberinde getiriyor. Bu anlamda da çok önemli bir mesele. Batılılar, NATO’nun diğer parçaları bu konuya çok önem atfediyor. Türkiye bunun o kadar da önemli olmadığı iddiasında. Yani bunun Türkiye’nin NATO üyeliğini etkilemeyeceği iddiasında. Belli bir aşamadan sonra hem askerî anlamda, hem diplomatik anlamda çok teknik bir soru bu. Bunun uzmanları bunu değişik şekillerde tartışıyorlar. Biz de burada bunu özellikle “Transatlantik”te Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la çok konuştuk. Bu olay Türkiye’nin ne zamandan beri taşıdığı bir yük ve bir süre daha Türk dış politikasında en önemli kriz öğelerinden birisi olacağa benziyor ve bu anlamda Türkiye, özellikle de Erdoğan. Türkiye deyince akla Erdoğan geliyor, Batılıların gözünde de böyle, Doğuluların gözünde de böyle. Yani Putin için de Trump için de Türkiye deyince akla Erdoğan geliyor. Rus sistemi bir ölçüde Türkiye’dekine benzer. Dolayısıyla orada Putin gerçekten ilk ve son kişi, Türkiye’de Erdoğan’ın olduğu gibi. Ancak ABD’deki başkanlık sisteminin tam buna denk geldiği asla söylenemez. Trump bir Putin değil, Trump bir Erdoğan da değil. Onlar gibi olmak istiyor olabilir. Onlar gibi davranıyor olabilir. Ancak hiçbir zaman Putin’le kurduğu türden bir ilişkiyi Trump’la kurma imkânı olduğunu sanmıyorum. Ya da kurduğunu sanabilir, ama Amerika Birleşik Devletleri’ndeki diğer mekanizmalar belli ölçülerde Trump’ın tek başına karar vermesini ve bunları uygulamasını engelleyebilirler. Bunların başında Amerikan Kongresi geliyor. Ama onun dışında da şu son olayda gördüğümüz gibi Amerikan Savunma Bakanlığı yani Pentagon, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Danışmanı gibi bir yığın önemli kurumlar ve aktörler de S-400’ler konusunda çok taviz vermeye yanaşmayacaklarmış gibi duruyor.

Trump burada sorunu çözebilir mi, nasıl çözer? Açıkçası çözebileceğini sanmıyorum. Çözer gibi yapabilir, birtakım vaatlerde bulunabilir. Ancak bunların Amerikan sisteminin bütün mekanizmalarını aşabileceğini, by-pass edebileceğini sanmıyorum. S-400ler nedeniyle Türkiye’nin önünde ciddi sorunlar, stratejik ve ekonomik anlamda ciddi sorunlar olacağı muhakkak. Ancak Erdoğan hep “Japonya’da Başkan Trump’la bunları konuşacağız” diyerek orada olayı çözecekmiş gibi bir hava yarattı. Verdikleri ilk fotoğraf da zaten iyi bir fotoğraftı Erdoğan açısından. Ancak yarınki görüşmeden Erdoğan’ı çok tatmin edecek bir sonuç çıkacağını açıkçası çok sanmıyorum. Ya da Trump birtakım vaatlerde bulunsa da, birtakım sözler etse de, Amerikan sisteminin bunları hayata geçireceğine çok emin değilim. Kaldı ki ortada çok ciddi bir mesele var. Erdoğan artık eski güçlü Erdoğan değil. Çarşamba günü burada “Transatlantik”te konuştuğumuz Ömer Taşpınar ve Gönül Tol bunun altını özellikle çizdiler. Çünkü Erdoğan yakın bir zamana kadar Türkiye’deki tek güç olarak görüldü. Yenilmez bir güç olarak görüldü. Kendisine meydan okumanın imkânsız olduğu bir güç olarak görüldü. 31 Mart’ta bu büyük ölçüde sarsıldı. Ama Erdoğan’ın İstanbul seçimlerinin yenilenmesi ile beraber Batı’da, özellikle de Washington’da Erdoğan’ın bir bildiği olduğu görüşünden hareketle bu seçimi ne yapıp ne edip kazanacağı duygusu, beklentisi hâkimdi. Ama tam tersine çok açık farklı bir hezimetle karşılaştı Erdoğan. Dolayısıyla şu anda Erdoğan gerek Amerikalılar için, gerek Avrupalılar için, gerek Ruslar için, gerek Çinliler için tüm dünyanın gözünde artık hep kazanan, kazanmaya mahkûm bir liderlikten çıktı. Kaybetmeye başlayan ve belki de kaybetmeye mahkûm bir lider olarak görülüyor. Dolayısıyla burada da bir kez daha 23 Haziran kararının Erdoğan’ın siyasî hayatında ne kadar büyük bir stratejik yanlış olduğunu görüyoruz. Bu yanlış karar onun dış politikada elini iyice zayıflatacak. Çünkü artık bu seçimle beraber değişen atmosfer, seçimle beraber değişmesi kaçınılmaz olan siyasî dengeler, bütün bunlar karşısında, bütün bunları göz önüne alan yabancı aktörler, dış aktörler ellerini daha güçlü hissedecekler. Şu an itibariyle Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkan Trump’ın yeri bayağı bir sağlam. Birçok konuda hakkında soruşturmalar olsa da, bütün bunlardan bir şekilde çok etkilenmiş gibi gözükmüyor. Çünkü ülkede ekonomiyi genel anlamıyla iyi götürüyor. Ve bir dahaki seçime Cumhuriyetçilerin adayı olacağı kesin gözüküyor. Ve kazanma ihtimalinin de hayli yüksek olduğu söyleniyor. Çünkü bir şeyleri becerebildi. Siyaseten, dış politika konusunda, içeride de çok hata yapsa da, yalan söylese de vs., hep bir şeyi becerebildi. Ekonomide özellikle bir istikrarı yakaladı, büyümeyi yakalıyor. İşsizliğe karşı istihdam yaratıyor. Ve bir anlamda önü açık. Ama diğer taraftan Erdoğan’ın önü bayağı bir kapanmış durumda artık.

Şu anda arkadaşlar Rahip Brunson’ı gösteriyor. Erdoğan-Trump arasındaki en önemli meselelerden birisiydi. FETÖ’den yargılanan bu Amerikalı rahip — ki Amerikalıların gözünde çok önemliydi, Trump’ın gözünde. Çünkü Evanjelist bir rahip ve Amerika’da Başkan Yardımcısı da Evanjelistlerden. Çok önem verdikleri bir konuydu. Rahibi pazarlıkların sonucunda geri almışlardı. Ve Rahip geçen gün Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmada Türkiye’yi radikal İslam ihraç etmekle suçladı. Türkiye derken herhalde sıradan vatandaşları suçlamıyor. Türkiye yönetimini suçluyor. Yani Rahip de Amerika’da belli bir popülarite sahibi olan, Türk yargısı sayesinde tabii belli bir popülarite sahibi olan Rahip Brunson da Türkiye’yi kötüleyenler, Türkiye’deki yönetimi kötüleyenler kervanına katıldı. Zaten Erdoğan’ın genel olarak Batı’da, özel olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde medya nezdinde hiç iyi bir imajı yok. Bir zamanlar kendisine genellikle olumluluk atfediliyordu. Şimdi belli bir süreden beri genellikle olumsuzluk atfediliyor. Ama her seferinde ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler, Amerikalı gazeteciler, köşe yazarları ya da siyasetçiler, Türkiye’nin önemi nedeniyle ve Türkiye’de Erdoğan’ın yenilmezlik algısı nedeniyle onunla iş yapmak zorunda olduklarını düşünüyorlardı. Ama 23 Haziran’la beraber işin rengi değişti. Erdoğan’ın ciddi bir şekilde Trump’a ihtiyacı var. Trump’ın onu birtakım sorunlardan uzak tutmasını istiyor. Türkiye’de zaten ekonomik bir kriz var. Derinleşen bir ekonomik kriz var, zamlar geliyor vs.. Bunun üzerine yaptırımlarla, S-400’ler yüzünden gelecek yeni yaptırımlarla, tekrar kurlarda önemli oynamalarının yaşanması ve ek mali külfetler gelmesi Erdoğan için ve Türkiye’yi yönetenler için, Türkiye’deki siyasî iktidar için hiç iyi bir şey değil. Dolayısıyla Trump’ın bunları engellemesine ihtiyacı var. Ama Trump’ın Erdoğan’a çok da fazla ihtiyacı olduğu söylenemez. Tabii ki onunla birtakım işlerini yapmayı tercih edecektir. Ancak şunu düşünüyorum. Washington’da iki buçuk sene gazetecilik yapmış birisiyim. Oradaki siyasî dengeleri, kurumları az buçuk biliyorum. Ve orada şimdi 23 Haziran’dan sonra bir dizi mekanizma işlemeye başlamıştır — artık Erdoğan yerine Erdoğan’ın yerine alabilecek kişilere yönelmek, ilgi göstermek anlamında. İlk olarak tabii ki akla İmamoğlu geliyor. Ama onun da dışında AKP’den kopması mümkün olan, yakında parti kurması beklenen Ali Babacan isminin Washington’da tekrar değerlendirmeye alındığı kanısındayım. Elimde somut bir şey yok, ama bunu görmezden gelemezler. Yakından tanıdıkları bir isim, zamanında özellikle ekonomik ilişkiler konusunda birlikte çalıştıkları bir isim ve güvendikleri bir isim. Dolayısıyla artık Erdoğan alternatifsiz değil. Ve Türkiye’deki durumunun kötüleşmesine paralel olarak dış ilişkilerde de, dış politikada da artık daha zayıf, daha az dikkate alınan bir Erdoğan söz konusu olacak. Ve bu ilk olarak da Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerde kendini gösterecek. S-400 ve F-35 krizinde kendini gösterecek. Tekrar söyleyeyim: Amerikan Başkanı Trump Erdoğan’a duymak istediği sözler söyleyebilir. Böyle bir ihtimal yüksek ölçüde var. Ama onun duymak istediklerini söylemesi, Amerikan sisteminin Erdoğan’ın istediği adımları atması ve Erdoğan’ın istemediği adımlardan vazgeçmesi anlamına gelmeyecek. Çünkü Erdoğan’ın zayıfladığını gören Amerikan sistemi, Amerika’nın sisteminin önemli kurumları ve kişileri zaten haz etmedikleri Erdoğan’ı cezalandırmak için –evet, tabir bu olsa gerek– cezalandırmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Ve dolayısıyla Erdoğan’ın işi giderek, ABD ile ilişkilerde ama onun da ötesinde Avrupa ile ilişkilerde ve diğer ülkelerle ilişkilerde eskisi kadar kolay olacağa benzemiyor diyelim. Bu haftayı da böyle noktalayalım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar