Ahmet Davutoğlu Elazığ’da konuştu: “Birileri İstanbul’un hesabını vermeli. Devlet ile aile işleri ayrı olmalı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Elazığ’da konuşan Ahmet Davutoğlu iktidara sert eleştiriler yöneltti. Davutoğlu, “Devlet makamlarını birtakım trol çetelerinin tuzaklarına mahkûm edenler karşısında üç yıl sustuk. Eğer işler iyi gitmiş olsaydı kıyamete kadar susardım” dedi.

Ferit Aslan-Elazığ

Eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu Elazığ’da, Gönül Dostları Platformu’nun düzenlediği kahvaltıya katıldı. Toplantıda AK Partili eski milletvekilleri, Elazığ’daki STK temsilcileri, kanaat önderleri ve çok sayıda vatandaş hazır bulundu. Davutoğlu salona girişte bütün masaları dolaştı ve herkes ile tek tek tokalaştı.

“Son seçimlerde kullanılan dil, söylem ve vizyonsuzluk bizi tedirgin ediyor”

Son dönemde Anadolu’nun birçok yerinde vatandaşlarla bir araya geldiklerini, kanaatlerini öğrenerek geleceği ona göre kararlaştırmak istediklerini belirten Davutoğlu, şöyle konuştu:

“Son üç yıl içinde gerek Türkiye’deki siyasi hareketler anlamında ve AK Parti içindeki devinimler anlamında gerekse devlet hayatımızın yeniden şekillenmesi anlamında değişiklikler ama değişikliklerle birlikte ciddi savrulmalar da yaşadık. Şimdi bizim yapmamız gereken cesaretle, basiretle, ferasetle önümüzdeki meseleleri tartışmaktır. Maalesef son üç yıl içinde hem siyasetin temelini dokuyan değerler anlamında, temiz siyaset ve bu siyasetin arkasındaki değerler anlamında hem AK Parti’nin kuruluş ilkeleri bağlamında bu kadroları iktidar yapan o ilkeler temelindeki savrulmalar anlamında hem de devlet hayatımız anlamında çok ciddi değişimler ve bir anlamda odak kaymaları ile karşı karşıyayız. Onun için sizlerle istişare edeceğiz. Bu nedenle sadece biz arz etmeyeceğiz, sizi de dinleyeceğiz. Ekonomimizde, hukuk yapımızda, siyasi devlet yapımızda her şeyi masaya yatırmak zorunda olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Bir büyük yönetim sistemi değişikliği yaşadık. Son üç seçimde ve yerel seçimde kullanılan dil, üslup, söylem ve vizyonsuzluk hepimizi tedirgin ediyor. Konya’daki konuşmamda ya yeni hal ya izmihlal demiştim. Sizlerle bu yeni hali konuşmaya geldim. Sadece sizlerle değil, Anadolu’nun her köşesine, Trakya’nın her köşesine giderek bu yeni halin ne olması gerektiği konusunda istişarelerde bulunacağız.”

Davutoğlu konuşmasının devamında şunları söyledi:

“İstanbul’da yaşananların hesabını birileri vermek zorunda”

“Özellikle son İstanbul seçimini tartışmak durumundayız. İki veçhede bu yeni hali bugün sizlerle paylaşacağım. Birincisi AK Parti içinde yaşanan değişim süreci ve AK Parti’nin siyaset felsefesinde gözlenen önemli savrulmalar. İkincisi ise anayasal süreçte yaşananlar… Parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı sistemine geçişte yaşanan sorunları görmek ve yüzleşmek durumundayız. İstanbul seçimi bunu çok net gösterdi. 23 Haziran milli iradenin tecelli etmesi açısından çok önemlidir. Seçimlerin tekrarlanması sonrası Cumhurbaşkanımız ve siyasi parti temsilcilerinin verdiği mesaj çok önemlidir ve değerlidir. Seçim sonrası AK Parti’nin genel başkanlığını yaşamış biri olarak biliyorum ki İstanbul’daki her bir AK Partili seçmen derin bir üzüntü yaşıyor. Ben o kitlelerle birlikte hareket ettim. AK Parti’nin kazandığı altı seçimi birlikte yaşadık. Türkiye’nin her yerini dolaştık. O kitlelerin enerjisinin hiç düştüğünü görmedik. Kimse bizi o kitlelerin ruhundan ve yüreğinden koparamaz. Diyarbakır’da, Trabzon’da, Rize’de bir taraftan siyasi oyunlara direnirken AK Parti’nin o güzel insanlarının yüreğinden kopmamız mümkün değil. Seçimden sonra eğer itirazlar ediyorsak bu yüreğimizden geldiği içindir. İnsanların beklentileri ve ümitleri vardı ama biz yüzde 49,5 ile kazandık. Şimdi bu İstanbul’da yaşananların hesabını birileri vermek zorundadır. Bunların hesabını vermeyip bizim söylediklerimizi bu kitlelere sanki bir bölünme çabası içindeymişiz gibi gösterenlere şunu söylemek isteriz ki biz bu kitleler bölünmesin, milletin ümidi dumura uğramasın diye başbakanlık makamını terk edip ayrıldık. Devlet makamlarını birtakım trol çetelerinin tuzaklarına mahkûm edenler karşısında üç yıl sustuk. Eğer işler iyi gitmiş olsaydı kıyamete kadar susardım.

“Bugün susma değil halkın önünde konuşma günüdür”

Ama eğer İstanbul seçimlerinde olduğu gibi 13 binin ardından 800 binle kaybetmişsek ve o kitleler büyük bir hüzünle evine gitmişse, onun sebebi büyük bir çoğunlukla kazandığı halde bırakıp giden bir başbakan ve ekibi değil, mevcut iktidarın yaptığı siyasettir. Şimdi örnekler veriyorlar. Bölünmeyelim deniliyor. Ama bölünmemenin sırrı ortak ideallerle omuz omuza verilebilmesidir. Partilerde, tabanlarda bölünmeler, kayma olursa çok ciddi sorun olur. Eğer bir hareketin tabanında yüzde 10-15 gibi bir kitlede başka bir yere doğru kayma varsa, kimse bunun önünü alamaz. Son seçimde Cumhur İttifakı olarak yüzde 44 oy aldık. Yüzde 8 gibi MHP’nin oyu olduğunu düşünürsek AK Parti’nin oylarının yüzde 34-36 bandına düştüğünü gördük. Şimdi sormak lazım, ne oldu da yüzde 49,5’tan bandından yüzde 35 bandına geriledik ve fiilen yüzde 14’lük bir kopuş yaşadık. İşte bölünme budur. Yukarıda biz her gün beraber resimler versek de siyasi hareketler bir kez bölünme psikolojisine girdiği zaman, trend bir kez kitleleri bir hareketten soğuttuğu zaman durdurmak mümkün değildir.

Nitekim 1995’te, Refah Partisi yüzde 21,4 oyla birinci parti olduktan sonra, 1999’da Fazilet Partisi yüzde 15,4 alınca partide çok ciddi özeleştiriler yaşanmış ve Erdemliler Hareketi o gerekçeyle ortaya çıkmıştır. Eğer o özeleştiri ve eğer o dinamik süreç yaşanmasaydı o taban içinden gelen bir hareket iktidar olamayabilirdi. Bugün artık susma değil halkın önünde konuşma vaktidir. Sormak lazım, ne yaptık da bu hale geldik. Eğer tabanda yüzde 10’luk gibi büyük kitleler kopmaya başladıysa, ne yaparsanız yapın o kopuşun önüne geçemezseniz. AK Parti bir kesimin, bir grubun partisi değildi, böyle çıkmamıştı. Hepimizin babalarının, dedelerinin çektiği çilelerin içinden doğmuş bir partiydi. Biz o partinin mensubuyken de, biz o partinin lideriyken de babalarımızın, dedelerimizin çilesini gördük ve öyle siyaset yaptık. Bugün ise AK Parti eğer illegal ve partinin yerleşik kurulları dışında birtakım trol örgütlenmelerinin etkisi altına girmişse, işte o zaman soru sorması gereken biz, soruları cevaplandırmak da gerekenler de bu tür gruplara partiyi teslim edenlerdir. Bizim meselemiz parti isminden bağımsız olarak Malazgirt’ten itibaren gelen o damarı canlı tutmaktır. Bu düşüncelerim şahsi düşünceler değildir, daha önce gittiğim vilayetlerde insanların bize anlattığı ‘Biz size bunun için mi teslim ettik’ diyenlerin sesleridir. Size yalvarıyorum, gelin konuşalım. Meselenin özüne dönük olarak bu çağrım, bu ülkenin geleceğinden kaygı duyan herkesedir. Üç yıldır basında, medyada adımızın anılmasının yasaklandığı bir dönemde o zaman hepimiz hesap defterini öbür tarafa bırakmayacak şekilde açmak durumundayız.

“13 bin farkın 800 bine çıkması milletin vicdanından kopuşu gösteriyor”

Halkın beklentisi ve arayışı, vicdan ve temiz bir siyaset anlayışından kopmamadır. 13 bin oydan 800 bin oya çıkmışsa bunun sebebi milletin vicdanından kopuştur. Bir seçimde beka kaygısından bahsedip neredeyse bu şekilde düşünmeyen herkes ötekileştirilince öbür seçimde İmralı ile temasa geçmek, onu meşrulaştırmak vicdanları yaralamıştır. Hâlâ üst düzey atamalarda yakın kişiler atanıyorsa bu kopuştur. Hatta liyakaten uzak kişiler atanıyorsa bu vicdani kopuştur. Temiz ve ak bir siyaset inşa edilmediği sürece kopuş devam eder. Adalet son dönemlerde o kadar örselendi ve çifte standartlar yapıldı ki insanlarda güven sarsıldı. İnsanlar eğer hukuk sistemine olan güvenlerini yitirmişse orada bir kopuş başlamıştır demektir. Adalet duygumuzu sarsacak her türlü davranışa karşı vicdanen hareket etmemiz gerekiyor.

Eğer ki bir kişiyi yakınları FETÖ’cü diye tutukluyorsanız, diğer taraftan FETÖ’nün üst düzey sorumlularının kardeşleri, yakınları devlete en üst düzeyde görev alıyorsa orada adalet yoktur. Şu veya bu siyasete bağlı olabiliriz. Düzeltilmesi mümkün olmayan tek şey adalete olan güvenin azalmasıdır.”

“Ekonominin başında dünyayı anlayanlar vardı”

Davutoğlu, birileri yön vermeye çalışsa da ülkenin bir ekonomik krizin ve darboğazın içinde olduğunu belirterek şöyle konuştu: “İstanbul’da esnaf kardeşlerimiz kan ağlıyor. 2008 döneminde olduğu gibi yönetimde bulunan arkadaşlarımızla birlikte çözüm için çok fazla çaba sarf ediyorduk. O dönem bir seferberlik vardı. Hepimiz o dönem biliyorduk ki ekonomi bir liyakat, ekip işidir. O zaman Cumhurbaşkanının dediği gibi, teğet geçti. O zaman ekonominin başında dünyayı anlayan insanlar vardı, bir stratejik vizyon vardı. Halka verdiğimiz bir söz vardı, asgari ücrette yüzde 30 zam vereceğiz diye. İnsanlar itiraz etti ama biz eğer bir başbakan verdiği sözü unutursa güven azalır. Ekonomiyi çözmek isterseniz önce güven kazanmanız lazım. Kamu ihalelerini şeffaf yapmak lazım. En önemlisi ekonomi yönetimini üstlenen kişinin her şeyi kendisinin bildiğini düşünen bir bir ekonomik yönetim anlayışla biz bu ekonomik darboğazdan çıkamayız. Şimdi biz bunları söylediğimizde sanki AK Parti’yi bölmeye çalıştığımızı söyleyenlere, ‘Siz bu partiden yokken biz bu davayı omuzlayıp çalışıyorduk’ diyoruz. Siz yaptığımız çalışmaların kaymağını yerken bizden susmamızı bekleyemezsiniz, susmayız” diye konuştu.

“Çarpık bir parlamenter sistemden çarpık bir başkanlık sistemine geçildi”

12 Eylül döneminin çarpık bir parlamenter sistem olduğunu, anayasa sisteminin kişilere ve partilere göre inşa edilemeyeceğini vurgulayan Davutoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ama maalesef bütün uyarılarımıza rağmen çarpık bir parlamenter sistemden çarpık bir başkanlık sistemine geçildi. Bu sisteme geçilmeden önce Cumhurbaşkanına gittim ve üç saat anlattım bu sistemin çarpıklıklarını. O anayasanın değişmesi gerekiyordu ama bu şekilde değil. Bugünkü şartlar bunu gerektiriyor dediğiniz her değişim sıkıntı yaratıyor. Niye kendi içimizde konuşmuyoruz diyorlar. Şundan emin olun, son üç yıl içinde neredeyse konuşmamıza tahammül edilmediği dönemlerde bile düşüncelerimizi kendisine detaylı olarak anlattım. Bizim hesabımız doğru olanı söylemektir. Ben başbakan ve bakanken de doğru olanı söylüyorum ama şimdi sade bir vatandaş olarak da size söz veriyorum, neyi yanlış ve doğru görüyorsam söyleyeceğim.

“Devlet yapısıyla aile ilişkileri kesinlikle ayrı olmalıdır”

Daha net ifadelerle söyleyeyim, cumhurbaşkanı ile genel başkanlık makamlarının birleşmesi hem cumhurbaşkanının kuşatıcı kimliğine hem genel başkanlık kimliğine hem de AK Parti’nin kurumsallaşmasına zarar vermiştir. Devlet yapısıyla ile aile ilişkileri kesinlikle ayrı olmalıdır. Devlet hiyerarşisi içerisinde ast üst ilişkisinde birinci derece yakın akrabalıklar olmamalıdır. Eğer burada bir deprem olursa hepimiz ilk olarak kendi yakınlarımıza koşarız. Bunu bir devlet kurumu olarak görürsek çocuklarınızı, yakınlarınızı içine almayacaksınız sadece devleti düşüneceksiniz. Bu onların vatandaşlık haklarının yok sayılacağı anlamına gelmez. Tekrar vurguluyorum şeffaflık yasası derhal çıkarılmalıdır. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giderken çok ciddi değişiklikler yaptık ve halk bunu gördü. Ama 31 Mart’an 23 Haziran’a gelen süreçte halk bir değişim görmedi. İşte G-20 zirvesinde yaşanan tartışmaları görüyorsunuz. Kendi milli kimliği ve evrensel hukuk değerleri ile başkalarının peşinden gitmeyenler ve dünyaya mesajı olanlar ileride milletler olarak çok ciddi başarılar elde edecektir. Ama beka kaygısı ile ve hamasi duygularla hareket edecek olanlar da tarih sahnesinde silineceklerdir. Çözümün yolu radikal bir değişmedir. Makam değişiklikleri çözüm değildir bir ahlak bir hukuk değişikliği bir hal değişikliği olmalıdır. Şimdi bütün siyasilerden beklediğimiz omuz omuza vererek yeni bir halin hazırlığını yaparak, çoklu reformlarla devlet ve siyaset mimarisi yeniden inşa edilebilir. Herkes bilsin ki yeni bir hal neyi gerektiriyorsa onu da yapmaya hazırız.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus