Ahmet Davutoğlu’nun kurumsal siyasetten çekilme kararı bu kez kamuoyunda alışılmışın dışında bir yankı uyandırdı. Özellikle millet olma vasfımızı kaybetmemiz, devlet-yurttaş ilişkisinin anlamsızlaşması ve kalıcı otoriterliğe geçiş başlıkları ilgi çekti. Daha önce hemen onun her açıklaması önyargı ile kişisel değerlendirilirken, bu defa dört sayfalık veda metni ve ardından gelen sessizliği, özellikle muhafazakâr mahallede farklı bir muhasebeye yol açtı. Sanki yıllardır ilk kez “Galiba gerçekten ciddi söylüyor, hepimiz nereye gidiyoruz?” sorusu fanatikler dışındaki birçok insanın zihninde karşılık buldu. Bu durum, kendisini en sert eleştirenlerin bile içinde belli bir burukluk oluşturdu.
- Ahmet Davutoğlu Gelecek Partisi’nin feshedildiğini açıkladı: “Parti siyasetinden çekilme kararı aldık”
- Ruşen Çakır yorumladı: Hoca’nın parti siyasetine vedası
Davutoğlu hakkında yıllardır çok ağır eleştiriler yapıldı. Enver Paşa’nın günahlarına gösterilen anlayış, ona atfedilen günahlara gösterilmedi. Kimi zaman haklı siyasi eleştiriler dile getirildi, kimi zamansa mesele komplo teorilerine, ajanlık ithamlarına ve ahlak sınırlarını zorlayan suçlamalara kadar vardı. Buna rağmen bugün farklı çevrelerin üzerinde büyük ölçüde uzlaştığı iki gerçek oluştu.
Birincisi, dört sayfalık metnin hemen her vicdanda karşılık bulmasının arkasında uzun yıllara yayılan ciddi bir deneyim ve entelektüel birikim bulunabilmesi. İkincisi ise Türk siyasetinde giderek daha az rastlanan mütevazı hayatı, ailesi ve sınırlı kişisel imkânları. Buna rağmen bu iki vasfın bile öfkenin ve hakaret dilinin önüne geçememesi, benim yıllardır savunduğum “kimlik kapanı” tezini doğrular nitelikteydi.
Elbette Davutoğlu’na yöneltilen eleştirilerin haklı tarafları da vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kendisiyle dostluğumuz boyunca gerek özel görüşmelerimizde, gerek kamuoyu önünde entelektüel nezaket sınırları içinde çok sert eleştiriler yönelttim. Bazen bu eleştirilerime kızar ama kırılmazdı, telefon açar, uzun uzun tartışırdık. Fakat hiçbir zaman dostluğumuz zarar görmedi. Hatta latife olsun diye kendisine, “Beni sosyal medyada takipten çıkarmadıysan hâlâ kırılmamışsın demektir” derdim.
Acaba Ahmet Hoca, kendisine yıllardır yönelttiğimiz yapısal ve siyasal eleştirilerin tamamını hayata geçirebilseydi gerçekten başarılı olabilir miydi? Bugün yaşadıklarımızdan sonra bu hipotetik soruya eskisi kadar rahat “Evet” de diyemiyorum.
Bu yazının konusu “Gelecek Partisi neden başarılı olamadı?” veya “Davutoğlu hangi siyasi hamleleri yapsaydı bugün farklı bir yerde olurdu?” tartışması değildir. Bunun zamanı da değildir. Benim zihnimi meşgul eden soru daha farklı.
Muhafazakâr mahallenin “altın çocuğu”
Bence Ahmet Davutoğlu, 1980’lerden itibaren muhafazakâr mahallenin “altın çocuğu” olarak yetişti. Daha genç yaşlarda ne yapmak istediğini biliyordu. Babası ve çevresi de bu hedefi destekledi. Bir taraftan Anglosakson akademik disiplininin içinde yetişirken diğer taraftan gelenekle bağını hiç koparmadı. Zihninde İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizine ilişkin bir “paradigma inşası” fikri oluşmuştu. Bilim ve Sanat Vakfı da bu arayışın kurumsal zeminiydi. Bana göre doğru şartlar oluşabilseydi, burası İslam dünyasının çağdaş Beytülhikmesi olabilecek nitelikteydi.
Bu çalışmalar yalnızca muhafazakâr çevrelerde değil, devletin farklı kurumlarında da dikkatle takip edildi. Dönemin cumhurbaşkanı da askerî ve sivil bürokrasi de görüşlerine önem veriyordu. AK Parti kurulurken bu güven büyük ölçüde devam etti. Bilim ve Sanat Vakfı’ndan yetişen birçok genç, devlet tecrübeleri olmasa da yeni bürokrasinin entelektüel omurgasını oluşturdu. Bugün devletin kritik noktalarında görev yapan çok sayıda üst düzey bürokrat, doğrudan veya dolaylı olarak Davutoğlu’nun akademik ikliminden geçti.
Üstelik Davutoğlu’nun geliştirdiği dış politika perspektifi, bütün tartışmalara rağmen Türkiye’nin bölgesel krizlerdeki arabuluculuk kapasitesini şekillendiren önemli referanslardan biri olmayı sürdürdü. AK Parti kültürel iktidar üretmekte ve kendi entelektüel kadrolarını yetiştirmekte istenen başarıyı gösteremedi; fakat Davutoğlu, en azından dışişleri bürokrasisinde bir paradigma ve kadro geleneği oluşturmayı başardı.
Buna rağmen muhafazakâr mahalle, Ahmet Davutoğlu’na hiçbir zaman bir siyasetçi gözüyle bakmadı. Ona hep “bizim hoca”, “âlim”, “entelektüel”, “fazıl insan” gözüyle baktılar, fakat güçlü yönetebilen bir siyasi lider olarak benimsemediler. Bugün bile muhafazakâr çevrelerde hâkim kanaat, “Görevden alınış biçimi doğru değildi, onuru incitildi; keşke sembolik de olsa bir görevle gönlü alınsaydı” şeklindedir. Muhtemelen bundan sonra da benzer uzlaştırma arayışları sürecektir. Ahmet Bey ise ilkesellik noktasında mahalleyi ikna edemediğine kırgın. Aslında temelde siyasetten kopuş nedeni de bu.
Asıl üzerinde durmamız gereken ise Ahmet Davutoğlu değil, muhafazakâr mahallenin kendisidir.
Mütedeyyin mahalle içeriden tartışabilse
Eğer bugün kültürel hegemonya tartışmalarında hâlâ Bilim ve Sanat Vakfı geleneğinden yetişmiş bürokratlara, akademisyenlere ve entelektüellere ihtiyaç duyuluyorsa, muhafazakâr mahalle Ahmet Davutoğlu’nu kaybetmenin gerçek maliyetini yeniden düşünmek zorundadır.
Ben bu yazıyı Ahmet Davutoğlu’nun siyasi muhasebesini yapmak için yazmıyorum. Asıl mesele, muhafazakâr mahallenin kendi içinden yetiştirdiği en donanımlı isimlerden biriyle kurduğu ilişkinin niteliğidir. Bir mahalle, kendi yetiştirdiği entelektüel birikimi koruyamıyor, eleştirel sesleri ihanet olarak görüyor ve ancak insanlar her şeyden vazgeçtikten sonra söylediklerini dinlemeye başlıyorsa, orada yalnızca siyasal değil, vicdani ve zihinsel bir kriz vardır.
Artık ortada ne makam hesabı var ne de parti hesabı. Geriye sadece söylenenler kaldı. Mütedeyyin mahalle, bu kez Ahmet Hoca’yı değil, ikazlarını çekinmeden bari içeriden tartışabilse.













