Küresel gelir dağılımı ve küreselleşmenin politikaları: İliştirilmiş liberal kapitalizm

10 Mayıs 2019’da Londra Ekonomi Yüksekokulu (LSE) bünyesindeki Uluslararası Eşitsizlikler Enstitüsü (International Inequalities Institute) tarafından düzenlenen ve María Ana Lugo, Branko Milanovic ve Paul Segal’in katıldığı paneldeki tartışmaları Hülya Özdil derledi.

Küreselleşmenin son çeyrek yüzyılı, Sanayi Devrimi’nden bugüne, tarihin en köklü yeniden yapılanmasına tanık olmakta. Küresel Gini katsayısı 1988-2013 yılları arasında geçen yirmi beş yıllık süre içinde iki puan gerilerken, küresel gelir dağılımında üç değişim öne çıktı. İlk olarak Çin, önemli bir küresel “orta sınıf” yaratarak alt sıralardan koptu ve 1988’in çift-tepeli küresel dağılımını, bugün gözlemlediğimiz tek-tepeli dağılıma dönüştürdü. Gerçek “kazananlar”, 1988 yılında küresel gelir dağılımının ortalamalarında yer alan ülke gruplarında oldu ki bu aralığın yüzde 90’ı Asya’daki insanları temsil ediyordu. İkincisi, “kaybedenler”, 1988 yılında küresel gelir dağılımında yüzde 85’lik dilimde yer almış olan ülke grupları oldu ve grubun neredeyse yüzde 90’ı OECD ekonomilerini temsil ediyordu. Üçüncüsü, gelirleri kayda değer oranda artış gösteren küresel yüzde 1’lik zirve de bir diğer “kazanan” oldu.

Sözkonusu üç değişim şu üç politik meseleye kapı aralamaktadır. Gelişmekte olan dünyaya ait büyük soru: Çin gibi gelişmekte olan ülkelerde yükselen anlamlı siyasi katılım beklentileri nasıl yönetilmeli? Varlıklı ülkelerde soru: Küreselleşmeden cayıp popülist göçmen karşıtı politikalara yönlenmelerinin önünü almak için son 30 yılın göreceli kaybedenleri nasıl “yatıştırılmalı”? Ülke sınırlarını çapraz kesen ve her iki soru ile ima edilen soru: Küresel elitin yükselen ekonomik ve politik gücü nasıl dizginlenmeli? Batının zirvede yer alan “yüzde birlikleri” ile yakın zamana kadar siyasi gelişmelerin belirleyicisi olagelmiş orta sınıfları arasında artan mesafe, geçici bir sorun olmayabilir ve belki de küreselleşmeye iliştirilmiş (embedded) liberal kapitalizm sistemlerine içsel güçlerce harekete geçiriliyor olabilir.

Konuşmayı İngilizce dinlemek için tıklayınız.

Küresel gelir dağılımı panel notları

LSE Uluslararası Gelir Dağılımı Enstitüsü’nün düzenlediği panel, arka planına Branko Milanovic’in 2016 yılında “Global Inequality: A New Approach for the Age of Globalization” adıyla Harvard Üniversitesi Yayınevi tarafından kitaba da dönüştürülen araştırma bulgularını yerleştirerek küresel ölçekte gelir dağılımında yakın dönemde izlenen değişimleri tartışmaya açtı.

Branko Milanoviç

Yazının devamında katılımcıların araştırma bulgularını panel notları olarak bulabilirsiniz.

Küresel orta sınıf

İlk konuşmacı olan Branko Milanovic, güncel küresel gelir dağılımı bulgularını paylaşmadan önce tarihsel bir perspektife oturttuğu araştırmasına ilişkin bazı saptamalarda bulundu ve küresel gelir dağılımı analizlerinin tarihsel bir ele alışla yapılmasını bir önkoşul olarak vurguladı. Milanovic, bu çerçevede tarihsel sürekliliğin izlerine değinirken, bugünü geçmişten ayrıştırdığı savı ile iki temel tespitte bulunarak güncel durumu yorumladı: İlk olarak, içinden geçilen dönemi, Çin modelinin tanımlanması tartışmalarını dışarıda bırakarak, dünya tarihinde kapitalizmin tek başına ilk kez egemenlik sağladığı bir ekonomi-politik evre olarak niteledi. İkincisi, Asya ülkelerinde gözlenen hızlı gelir artışıyla şekillenmekte olan yeni dünya dengelerinin Asya ile Batı arasındaki ilişkinin 1500’lü yıllardaki konumuna bir dönüşe işaret ettiğini söyledi.

Konuşmacı bu iki tespitten hareketle, tarihte bir benzeri olmadığı iddiasıyla, yine Asya’nın yükselişinin bir sonucu olarak küresel bir orta sınıfın doğuşundan bahsetti. Branco’ya göre tarihin hiçbir evresinde küresel bir orta sınıftan bahsetmek mümkün değilken bugün küresel gelir dağılımı tablosunun orta basamaklarında, medyan düzeyinde yığılma gösteren bir grubun varlığından bahsedilebiliyor. Asya’da izlenen büyümenin etkisi ile sayıları her geçen gün artan küresel orta gelir grubu esasen Batı standartlarında bir refah düzeyine sahip değil. Henüz bir sınıf olarak da tanımlanmaları olası görülmüyor, en fazla eğitim düzeyleri ve/veya tüketim kalıpları itibarı ile benzerlikler ortaya koyuyorlar. Ancak bu eğilim Batı’da orta sınıflarda gözlenen daralma ile eş zamanlı bir eğilimi de ortaya koyuyor. 

Küresel aşırı yoksullar

María Ana Lugo, konuya Dünya Bankası Poverty and Equity Global Practice (Yoksulluk ve Eşit Haklar Küresel Uygulama Programı) çerçevesinden bir bakışla aşırı yoksulluğun (günde 1,90 Dolar altında gelir ile yaşayanlar), Asya’nın yükselişi beraberinde yeniden şekillenen dağılımına dair bulguları paylaştı. 1988-2008 dönemi özellikle de Çin, Hindistan gibi ülkelerin lehlerine bir gelişme gösterdi. Asya, aşırı yoksul oranlarını hızla azaltırken ortalamaları da etkileyerek dünya genelinde aşırı yoksul oranında 1990 ile 2015 arasında yaklaşık 25 puanlık bir gerilemeye de sebep oldu. Lugo 2030 menzilli projeksiyonların, aşırı yoksulluk oranlarında azalmaya işaret ettiğini ancak azalma hızında daralma ile birlikte 2015 yılında yüzde 10 olan aşırı yoksul oranının 2030 yılı ile birlikte yüzde 6’ya gerilemesinin beklendiğini ve bu kümenin yaklaşık yüzde 80’inin de Sahra altı Afrika’da olacağını ileri sürdü.

María Ana Lugo

Küresel elit

İngiltere, King’s College Ekonomi Bölümü akademisyenlerinden Paul Segal ise araştırmasının odağına, Branco’nun da değindiği yüzde 1’lik küresel eliti yerleştiriyor. Segal, diğer iki araştırmacıyla Asya etkisi konusunda ortaklaşarak küresel gelir dağılımının tepesinde yer alan yüzde 1’lik dilimdeki değişime dair bazı rakamlar paylaşarak konuşmasına başladı. 1996 yılında hiç Çinli milyarder bulunmazken Çin’de milyarder sayısı 2005 yılında 2’ye ve 2016 yılı ile birlikte 251’e ulaştı. Dünyada toplam milyarder sayısının 1810 olduğu düşünüldüğünde Çinli milyarderlerin toplam içindeki payının 2016 yılı ile birlikte hızlı bir artışla yüzde 14’e ulaştığı görülüyor. Aynı tarihte Hindistanlı milyarderin payı yüzde 4,6 ve gelişmiş ülkelerin genel toplam içindeki payı da yüzde 35 olarak saptanıyor.

Segal, gelir dağılımı analizleri ile sınıfsal analizler arasındaki farka dikkat çekti ve sonuçların paylaşımında kullanılan sınıf tanımlarının klasik anlamıyla ele alınmaması gerektiği konusunda dinleyici uyardı. Kısacası ne yoksul ne de orta sınıf olarak nitelenen kesimler esasen kendi içlerinde birer sınıf oluşturmuyor ancak gelir düzeyleri açısından aynı aralıkları paylaşıyorlar. Öte yandan, Segal’in araştırmasına konu aldığı, gelir hiyerarşisinin tepesinde konumlanan yüzde 1’lik küresel elit ise bir sınıf görünümü de arz ediyor. Bu sınıfın gelir aralığını tanımlarken dört kişilik bir hanehalkı için yıllık net gelir alt sınırı olarak 200 bin Doları veri kabul ediyor. Bu aralık, Segal’in tanımlamaları ile çoğunlukla, varlıklı ülkelerde yüksek gelir sahibi profesyonelleri hem varlıklı hem de yoksul ülke kapitalistlerini, büyük toprak sahiplerini ve deneyimli yöneticileri kapsıyor. Küresel elitin ortak özelliklerini ise uluslararası düzeyde yüksek mobiliteye sahip olmaları, Saskia Sassen’in tanımıyla küresel kentlerde yaşıyor, ortak dil olarak İngilizce’yi kullanıyor, ortak iş yapıyor ve dahası sınıflarının temel özelliklerinden biri olan küresel kapitalist sistem içerisinde ortak çıkarları paylaşıyor olmaları olarak sıraladı.

Segal, son dönemlerde izlenen Asya etkisi altında küresel elitin coğrafi dağılımında da kaymalar yaşandığını söyledi. Segal ayrıca, 2005 yılında gelişmiş ülke elitleri bu sınıfın yüzde 86’lık payına sahipken, son on yılda oranın yüzde 77’ye gerilediği, yeni katılımların ise Latin Amerika ve Doğu Avrupa beraberinde esasen Doğu Asya ve Çin kaynaklı olduğu tespitini paylaştı.

Küresel elitin siyasi ideolojisini tanımlarken Segal, küresel sosyolojik analizlere Türkiye gibi ülkelerden çıkışla okuma yapan okura hayli çarpıcı gelebilecek ve tartışmalı bir kavrama referans verdi. Segal, Liberal Liyakat Kapitalizmi’nin coğrafi sınırları çapraz keserek bu sınıfı ortaklaştıran ideoloji olduğu tespitiyle eşitsizlikleri besleyen ve yeniden üreten anlayışın tam da bu ideoloji olduğu iddiasını ileri sürdü. Segal’in paylaştığı araştırma sonuçları da bu iddiasını besliyor; gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu ülkeler yine liyakat sistemine olan inancın da yüksek olduğu ülkeler olarak ortaya çıktı. Segal, küresel elitin kendine meşruiyet alanı açarken benimsediği “piyasanın hak edenleri ödüllendirdiği” söyleminin esasen eşitsizlikleri besleyen ve hatta eşitsizliklerin daha da derinleşmesine kaynaklık eden ideolojinin tam da kendisi olduğu görüşünü paylaştı.

Segal’e göre yüksek eşitsizlik meritokrasi, bir diğer deyiş ile liyakat esaslı bir sistem ile birleştiğinde, gelir dağılımı tablosunun alt basamaklarında yer alan gruplar üzerinde cezalandırıcı bir etkiye sahip oluyor. Zenginler zenginleştikçe çocuklarını liyakat sahibi yapma imkânları genişliyor ve yoksullar kendilerinin değersizleştirilmelerine kaynaklık eden şeyin bireysel tarihlerini belirleyen fırsat eşitsizlikleri değil sistemin talep gösterdiği beceriden yoksunluk oldukları fikrine rıza göstermeye başlıyor. Tam da bu noktada Segal, Milanovic’in bir çıkış olarak öne sürdüğü Liberal Meritokratik Kapitalizm yaklaşımının vadettiklerinin mevcut eşitsizliklere bir yanıt olma potansiyelinden uzaklaştığı eleştirisini getiriyor.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar