Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (44): Barış istemek suç değil, hak

Kemal Can, bu hafta Anayasa Mahkemesi’nin Barış Akademisyenleri ile ilgili olarak 8’e karşı, 8 oyla verdiği “hak ihlali” kararını değerlendirdi. Daha önceki Ayşe Öğretmen kararına benzer olarak, barışla ilgili bir söylemin terörle ilişkilendirilmeyeceğini ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatan Can, AYM’nin kararını ve siyaseten yansımalarını yorumladı.

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba. İyi haftalar. Bugün 5 soru 10 Cevap’ta  geçtiğimiz haftanın bir gelişmesini konuşacağız.

AYM’nin Barış Bildirisi kararı ne anlama geliyor?

Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi Barış Akademisyenleriyle ilgili bir karar verdi. Ucu ucuna bir karardı. Sekize sekizle Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın katılımıyla denge değişti.  ve “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin imzacılarının mahkumiyet kararları ve yargılanmalarıyla ilgili Anayasa Mahkemesi fikir özgürlüğü hakkının ihlali kararı verdi. Daha önce Ayşe Öğretmen davasında da benzer bir karar ortaya çıkmıştı.  Barışla ilgili bir talebin herhangi bir terör faaliyetini destekleme anlamıyla kovuşturulamayacağı, bunun ifade özgürlüğü kapsamında olduğu zaten bilinen ve olması gereken şeydi, Anayasa Mahkemesi bunu söylemiş oldu.  Bu, yapılan işin baştan itibaren yanlış olduğunu ve aslında hukuk çevreleri açısından en üst mahkemenin final kararı ile bir tür itiraf oldu. 

Bu karar, eşit sayıda  üyenin farklı görüşleriyle bir dengenin başkanın oyu ile değişmesi sayesinde çıkarıldı. Oluşan denge bir hukuki denge değil. Tıpkı Türkiye’de her alanda olduğu gibi yüzde 50 sınırlarıyla ilgili bir sayısal dengenin ürünü. Anayasa mahkemesinden de bu siyasal ve sayısal dengenin sonucu çıktı. Ki daha önce de, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Şahin Alpay kararlarında ve Cumhuriyet davası kararlarında da Anayasa Mahkemesinin bu sayısal dengesini görmüştük. Erdoğan’ın atadığı üyeler, Gül’ün atadığı üyeler, Sezer’den kalmış üyeler, Meclis’ten seçilmiş üyeler…. Bütün hepsinin siyasal pozisyonlarına göre tavır aldıklarını ve hatta Cumhuriyet davasında özellikle gördüğümüz gibi aynı davadaki farklı isimlere farklı kararlarla kendisiyle çelişen bir hukuk zeminin -tırnak içinde hukuki zeminin- belirleyici olduğunu gösteriyor. Resim bu.. 

AYM kararı nasıl sonuçlar yaratacak?

Bir kere mevcut hukuk uygulanacaksa bunun itiraz mercii yok. Bağlayıcı ve nihai bir karar. Elbette ki yerel mahkemeler bir direnç gösterebilirler. Daha önce benzer örnekler görüldü. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının kısmen uygulanmadığı ya da geciktirildiği durumlar da yaşadık.  Şu anda yapılması gereken bu davaların yeniden görülerek mahkumiyet verilenlerin bozulup beraat kararı verilmesi , sürmekte olanların da hemen beraat ile  sonuçlanması ve mağdur olan davalılara tazminat ödenmesi bir zorunluluk. Zaten tazminat hükmü de var kararın içinde. Ama şu ana kadar Erdoğan’dan bir reaksiyon gelmedi. Biliyoruz ki daha önce bazı yargı kararlarıyla ilgili Erdoğan’ın tanımama ya da saygı duymama şeklinde açıklamaları olmuştu. Yandaş medyada ve bazı çevrelerde bu karara tepki duyan bazı yayınlar ve yorumlar yapıldı ama resmi olarak henüz yönetim  bir açıklama yapmadı. O yüzden bütün bunları ihtiyatla konuşuyoruz. 

Bu sürecin sadece bu davalarla sınırlı olmayan bazı etkileri de olabilir. Buna dikkat çeken isimlerden biri, Kerem Altıparmak. Bu kararla Türkiye’deki iç hukukun hak ihlallerinde pek işe yaramadığı konusundaki genel kanaati bozan bir algı yaratacağı ve AHİM nezdinde Türkiye’nin elini rahatlatacağı uyarısı yapıyor. Yani diyor ki; bu tür kararlar verilerek başka ihlallerle ilgili ya iç hukuk yeterli hızda ve etkili biçimde çalışmıyor iddialarını zayıflatabilir. Ayrıca biraz önce değindiğim gibi medyanın ve bazı üniversite yönetimlerinin hem bu kararlara karşı açıklama yaptıkları hem de bir tür karşı kampanya organize etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Dolayısıyla hukuki duruma bir tür siyasi direnç üretmenin zemini aranıyor. Ama bu konuda henüz yüksek bir reaksiyon organizasyon oluştuğu söylenemez. Tabi ki, önümüzdeki günlerde resmi açıklama ya da bir reaksiyon gelirse bambaşka bir yöne de evrilebilir. 

Bu hak ihlalini yapan sadece yerel mahkemeler mi?

Süreci hatırlarsak; evet onlarca mahkemede onlarca hakim tutuklama, mahkumiyet kararları verdi. Kimi cezanın ertelenmesine kimi ertelenmesinin mümkün olmamasına hükmetti. Bazı akademisyenler hapishaneye kondu, işlerinden atıldılar. Başka işlere girmeleri engellendi. Pasaportlarına el konuldu. Bazılarının eşlerinin de bu uygulamadan etkilendiğini biliyoruz. Çok yoğun bir mağdur etme, cezalandırma operasyonu halinde yürüdü bu davalar. Çünkü bu davanın en başında en yukarıdan verilen talimat vardı; “Hesabını verecekler”.  Bir görüş değil bir talimat vardı ve bütün mahkemeler kolluk güçleri, üniversite yönetimleri medyanın bir kısmı o talimata uygun biçimde davrandı. Talimata uygun davranarak bu insanları cezalandırmanın bütün imkanlarını kullandılar. 

Bir talimatla başladı. Bu talimata uyanlarla devam etti. Bunu seyredenler, destek verenler veya ses çıkarmayanlarla devam etti. Anayasa Mahkemesi’nin kararını ele alırsak barış akademisyenleri için ortaya çıkan bu hak ihlali, fikir özgürlüğünün bir suçmuş gibi yargılanması hali, pek çok insanın katıldığı bir suç ortaklığının ürünü olarak ortaya çıktı. Oluşturduğu mağduriyet, bugün Anayasa Mahkemesi’nin ortaya koyduğu tazminatla karşılanabilir değil. Çok açık biçimde bu hak ihlali, pek çok ihlalde olduğu gibi aslında organize bir suç . Çünkü bu ülkede bir süredir hak ihlalleri ihlal sınırının ötesinde organize bir faaliyet olarak, organize bir suç olarak hatta yasal kılıfları üretilerek ve bütün yetkili mercilerin katıldığı organize bir suç halinde yaşanmaktadır. 

Hak ihlallerinin organize suç olması ne demek?

Barış akademisyenlerinin yargılandığı bildirinin başlığı ‘Bu suça ortak olmayacağız’ idi.  Ama bu suça ortak olmayacağını söyleyen barış isteyen ve ifade özgürlüğü hakkını kullanan bu insanlara karşı işlenen hak ihlali suçu, çok sayıda suç ortağının katılımıyla gerçekleşti. Anayasa Mahkemesi kararına karşı kendi personelini imza atmaya çağıran bunu doğru bulmadığını açıklayan bir takım üniversite rektörlükleri gördük. Ana akım medya -artık ana akım denebilirse- iktidara yakın medyanın manşetleri doğrudan Anayasa Mahkemesi kararını sorgular içeriklerle çıktı. Mesela Hürriyet katliam diyenleri haklı bulmakla suçladı.  Anayasa Mahkemesi’nin kararı bildirinin ne dediğiyle ilgili değil bu tür bildirilerin yayınlanabileceğiyle ilgiliydi. Yani ifade özgürlüğüyle ilgili. Ama bu konuda yoğun biçimde bir karşı kampanyanın olduğunu fark ediyoruz. Bu şunu gösteriyor; Türkiye’de artık hak ihlali meselesi bir hukuki mesele değil. Sadece hak ihlaline neden olan yargı kararlarına imza atan mahkemeler,  hakimler ya da uygulamaları yapan güvenlik görevlileri, polisler değil sorumlusu. 

Normal demokratik ülkelerde uygulamadan ya da uygulama hatalarından doğan hak ihlalleri olur. Bunlar hukuki zeminde ilgili merciiler ya da üst mahkemeler tarafından karara bağlanır, çözümlenir. Ama Türkiye’de yaşadığımız hak ihlali meselesi böyle değil. Bir takım haklar var, yasal güvenceleri var, şu ya da bu nedenle bazı zamanlarda bazı hatalar, kazalar, yanlış uygulamalar nedeniyle ihlal edilebiliyor ve sonra da bu düzeltiliyor. Böyle bir durumla karşı karşıya değiliz. Belirli hak grupları fiili olarak engellenmiş, bunun yasal ya da fiili gerekçeleri üretilerek bütün kamu görevlilerince uyulacak bir hak ilgası ve hak ihlali organizasyonu haline dönüştürülmüş durumda. Burada hak sınırını belirleyen tamamen siyasi parametreler. Siyasi iktidarın öncelikleri. Siyasi iktidarın listesine girmeyen hakların ilga edilmesi, imha edilmesi bütün kamu görevlilerinin ve onları destekleyen veya suskun kalan herkesin katıldığı  bir suç olarak devam ediyor. Pek çok yalan beyanla desteklenerek haklar suç olarak tarif ediliyor. Bunu en yetkili ağızlar en etkili araçlarla herkese söylüyor. Bu süren organize faaliyet haline gelmiş durumda. Bunu hukuki mesele olarak değil siyasi mesela olarak ele almak gerekir.

Hukuki olmayan bir mesele mahkemede çözülür mü?

Tabi ki her şey bir yana, pek çok barış akademisyenini ağır mağduriyetler içine sokan bu kararın Anayasa Mahkemesi’nden dönmesi, onların beraat kararları alacak olmaları, bu beraat kararlarının bazı idari uygulamaların değiştirilmesi için vesile olacağı, bazı tazminat taleplerinin karşılanacağı ortada. Bunların elbette sevindirici bir tarafı var. Ama karşı karşıya olduğumuz şey, bir basit yol kazası değil. Bilerek isteyerek, kurulmuş talimatlarla yürütülen, bu talimatlara uyan, destekleyen, sessiz kalan herkesin de ortak olduğu bir faaliyet. Bu siyasi bir mesele. Hukuki olmayan meseleler mahkemelerde çözülmez. Şimdiye kadar da çözülmedi. Çeşitli zamanlarda çıkan mahkeme kararlarıyla bir mağduriyet alanı bir süreliğine rahatlayabiliyor. Genel olarak bir iyimserlik ya da olabilirlik hissi yeniden canlanıyor. Bunlar pozitif şeyler. Ama çok açık ki, bu tür gelişmeler pozitif de olsa aslında bir genel iyileşmenin ya da normalleşmenin, demokratikleşmenin işareti sayılabilecek resimler değil. Çünkü bu tabloyu yaratan bunu oluşturan bütün zemin, bütün aktörler, dinamikler ortada duruyor. Bunu zorlayan bir durumla henüz karşı karşıya değil. Geçici dönemlerde bazen konjonktürel etkilerle bu tür kararlar çıkabiliyor. Bazı çevreler bunu böyle lanse etmeye çalışıyor ama karşı karşıya kalınan şey bir hukuki mesele olmadığı için mahkemelerin verdiği kararlarla da çözülecek bir mesele değil. 

Meseleye bu pencereden bakmak ve hukukileşmeyi bir siyasi mesele olarak düşünmeye ve tartışmaya ve siyasi zemine taşımaya devam etmek gerekiyor. Yine geçtiğimiz haftalarda barolar birliği başkanının yargı reformunu “batıya atılacak demokrasi tokad”ı diye tarif ettiğine tanık olduk. Bu tür yaklaşımlar, yapılmış ağır ihlallerin, hukukilikten uzaklaşan her türlü uygulamanın biraz revize edilmesini bir demokrasi hamlesi olarak görmek ve göstermek, yaşadığımız sorunu anlamak için en zararlı faaliyet. Hak mücadelesinin bir hukuk zemini sorunu olmadığını, siyasal bir mücadele meselesi olduğunu bu vakanın bütün süreci itibariyle çok net biçimde gördük. Bu kararla bir grup akademisyenin belki mağduriyetleri azalacak ama yoğun biçimde devam eden başka davalardaki mağduriyetler devam ediyor. Mesela Osman Kavala hala tutuklu olarak Silivri’de. Cumhuriyet yazar çizer ve çalışanları hala hapishanede. Pek çok insan yargılanmaya devam ediyor. Pek çok insanın işleri, çalışma hakları, ifade özgürlükleri, itiraz hakları fiili uygulamalarla ellerinden alınıyor, engelleniyor. Dolayısıyla, resim gayet net. Bu iyi bir karar neticede ama her şeyi değiştiren bir karar olup olmayacağı bizlerin hem bu suça ortak olan hem bu suça itiraz edenlerin  siyasi mücadelesinden çıkacak. 

Şimdilik bu kadar tekrar iyi haftalar. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar