Erdoğan, Davutoğlu’nun partisine neden erken doğum yaptırdı?

Dün gece AKP MYK toplantısında Ahmet Davutoğlu ve arkadaşlarının “kesin ihraç” talebiyle Disiplin Kurulu’na sevki oybirliğiyle kararlaştırıldı. Bu karar, Davutoğlu’nun parti kurma çalışmalarını nasıl etkiler?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bu sabah Murat Yetkin’le bir yayın yaptık ve o yayının da ilk konusu Ahmet Davutoğlu ve arkadaşlarının kesin ihraç talebiyle AK Parti’de Disiplin Kurulu’na sevk edilmesiydi. Bu bir yandan şaşırtıcı olmayan, ama yine de bir sürpriz yönü olan bir karar. Belli ki Cumhurbaşkanı Erdoğan Ahmet Davutoğlu’nun partiyle daha fazla alâkası kalmasını istemiyor. Çünkü Ali Babacan –parti kurması söz konusu olan diğer kişi– gitti, Erdoğan’a istifasını söyledi, partiden ayrıldı. Ve onunla hareket eden bazı isimler de internet sitesine girerek parti üyeliklerini sonlandırdılar. Ama Ahmet Davutoğlu’nun hâlâ parti üyeliği sürüyordu — kendisiyle beraber hareket edenler de, keza, öyle. Ve bir yandan da sürekli –Davutoğlu başta olmak üzere– konuşuyor, eleştiriyordu ve onun bu durumu bir kafa karışıklığına yol açıyordu. Yani yeni bir parti mi kuracak, yoksa AKP içerisinde iktidara mı talip? Ve sonuçta Cumhurbaşkanı Erdoğan noktayı koydu. Onu ve arkadaşlarını kesin ihraç istemiyle disipline sevk etti. Bunun devamı gelecek. Çünkü illerde ve ilçeler bazında da birtakım ihraç taleplerinin geleceğini biliyoruz. Muhtemelen Davutoğlu ile beraber hareket eden bazı partililer de ihraç taleplerini beklemeden istifa edecekler. Aslında Davutoğlu’nun da istifa etmesi mümkündü. Ancak burada Erdoğan ondan daha erken davranmışa benziyor. Bu da dolayısıyla Davutoğlu’nun kuracağı söylenen partiye bir nevi erken doğum yaptırmış oluyor. Ancak burada şöyle bir mesele var: Davutoğlu’nun yakın çevresinden kişilerle konuştum, onlar bunu tam bir erken doğum olarak tanımlamıyorlar. Zaten kendi kafalarındaki planın da 2019 bitmeden partiyi kurmak olduğunu, zaten eylül ayında olunduğunu, ama Erdoğan’ın bu kararıyla beraber işlerin hızlanacağının kesin olduğunu söylüyorlar. Çünkü Davutoğlu’na hâlâ “Acaba parti kuracak mı?” sorusu geliyordu. Artık Davutoğlu’nun ya siyaseti tam anlamıyla bırakması söz konusu, ya da yeni bir partiyle yola devam etmesi. Ve anlaşılan o partiyle yola devam edecek.

Biraz hafızaları tazelemek istiyorum. 12 Aralık 2002 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da bir Avrupa Birliği zirvesi vardı. Ve Türkiye’nin orada tam üyelik müzakerelerine başlayıp başlamaması konusu ana gündem maddelerinden birisiydi. Erdoğan hâlen siyasi yasaklıydı. Başbakan Abdullah Gül’dü. Erdoğan o ziyaretten önce kurmayları ile beraber Washington’da dönemin Amerikan Başkanı Bush’la görüşmüşler, oradan Kopenhag’a gelmişlerdi. Ve orada –ben de gazeteci olarak izliyordum zirveyi– Ahmet Davutoğlu ile karşılaştık. Ahmet Davutoğlu orada Başbakan Başdanışmanı olarak, Abdullah Gül’ün Başdanışmanı olarak ilk defa aktif bir görevdeydi ve o müzakerelerde yer almıştı. O tarihten itibaren Davutoğlu’nun hızla basamakları tırmandığını biliyoruz. Başdanışmanlığa ek olarak büyükelçilik unvanı verildi kendisine. Daha sonra milletvekili olmamasına rağmen 1 Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı oldu. Uzun bir süre AKP iktidarının dış politikasını belirlemekte çok etkili olduğu söyleniyordu. Ama Erdoğan’ın başbakan olmasından sonra, Abdullah Gül Dışişleri’ni de üstlenmişti, Davutoğlu bir nevi ona yardım ediyordu. Ama Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasıyla beraber, Ali Babacan bir dönem Dışişleri Bakanlığı’na getirildi. Ve 2009 Mayıs’ında Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı’nı ondan devraldı. Milletvekili değildi, 2 yıl sonra 2011’de milletvekili oldu. Ve tabii ki o büyük olay, 27 Ağustos 2014’te de partinin genel başkanı olarak atandı. Seçilmedi, atandı. Çünkü Erdoğan halk oyuyla cumhurbaşkanı seçilmişti ve bir gün sonra cumhurbaşkanlığını Abdullah Gül’den devralacaktı. Kongre’de Ahmet Davutoğlu’na parti genel başkanlığını ve başbakanlığı devretti. Normalde beklenen şuydu: Görev devir-teslim töreni olacak, daha sonra AKP kongreye gidecek ve Abdullah Gül de muhtemelen parti genel başkanlığına aday olacak ve yine muhtemelen kazanacaktı. O zaman da Erdoğan’la Gül yer değiştirmiş olacaktı. Ancak Erdoğan bunun önünü kesmek için, Gül’ün kendi yerine parti genel başkanı ve başbakan olmasını engellemek için Davutoğlu’nu seçti, Davutoğlu’nu kendi yerine uygun gördü. Ve Davutoğlu da benim de canlı izlediğim o kongrede çok heyecanlıydı. Çok uzun bir konuşma yaptı. Ve o konuşmada teşekkür etmediği tek kişi belki de Abdullah Gül’dü. Garip, ilginç bir olay olarak kayıtlara geçmişti. Daha sonra da iki yıl başbakanlık ve genel başkanlık yaptıktan sonra Erdoğan’ın bir operasyonuyla tasfiye edildi. Bir Pelikan Bildirisi ile gitti. Yerine, partinin başına ve başbakanlığa Binali Yıldırım geldi. Sonrasını biliyoruz. 

Daha sonraki seçimlerde Ahmet Davutoğlu aday da olmadı. Ama partiyle bağı sürüyordu. Ve onun bir çıkışını 22 Nisan’da “manifesto” olarak adlandırmıştık, öyle de kaldı, bir belgeyle eleştirilerini dile getirdi. Bu aslında bir siyasî hareketin, yeni bir partinin startı olarak kendini gösterdi. Ama o tarihten itibaren Davutoğlu değişik vesilelerle konuşmalar yaptı, yayınlara çıktı. Önce.Youtube’da Sputnik yayıncılarının karşısına çıktı. Ama Sputnik yayını değildi. Bu nedenle de Yavuz Oğhan ve diğer Sputnik yorumcuları işlerinden oldular. Daha sonra da en son, yakında TV 5’te, Saadet Partisi’nin kanalı olan TV 5’te 4,5 saatlik bir yayında gazetecilerin karşısına çıktı. Davutoğlu ile beraber hareket eden isimler de değişik vesilelerle sürekli medyanın karşısına çıkıyorlar. Yani dolayısıyla konuşan, hareket eden yeni bir oluşum söz konusu. Ama bu oluşum AKP içerisinde durup, AKP içerisine konuşmaya devam ediyordu. Ta ki Erdoğan dün gece bu olayı noktalamaya karar verene kadar. 

Erdoğan niye böyle bir şey yaptı? Erdoğan bu yeni partilerden endişeli, bu yeni partilerin kurulmasını istemiyor. Ama kurulacaksa da –ki kurulması kaçınılmaz gözüküyor–, kendisine olabildiğince az zarar vermesini sağlamaya çalışıyor. Burada da, dün geceki olayı bir tür “En iyi savunma saldırıdır” olarak görmek mümkün. Erdoğan artık bu partiden ihraç etmenin muhtemel olumsuz sonuçlarını da göz önüne alarak bu ihraç kararını verdi. Ama baktığımız zaman, demin Davutoğlu’nun öyküsünü anlattım, AKP iktidarı ile özdeşleşmiş bir öykü. Onun her yerinde bir şekilde var olmuş bir isim. Çok iyi hatırlıyorum, onun genel başkan seçildiği zaman –ya da atandığı zaman–, sosyal medyada Erdoğan-Davutoğlu fotoğrafları –hatta bazılarında MİT Müsteşarı Hakan Fidan da eklenmişti–, böyle bir yüceleştirme vardı birçok yerde, billboard’larda ve kongre salonlarında: Erdoğan-Davutoğlu. Daha sonra hemen bunlar indirildi. Şu anda da –sert bir ifade, ama gerçekten böyle–, Erdoğan onu kapının önüne koyuyor. Bu tasfiye böyle bir tasfiye; AKP’nin tarihinde aslında yok. Ayrılan çok kişi oldu. İhraç edilenler de oldu. Ama çoğunun ismini kimse hatırlamıyor. Kendi isteğiyle ayrılanlar oldu. En ilklerinden birisi Abdüllatif Şener’dir. Onun dışında kendilerini kopartanlar, mesafe koyanlar oldu. Dışlananlar ve kendilerini çekenler oldu. Ama bu kadar sert bir tasfiye, ihraç süreci –ki ihraç edileceği anlaşılıyor– olmamıştı. Bu da aslında Davutoğlu için hazin; ama esas olarak AK Parti için hazin bir son. Aslında Davutoğlu’nun ihraç kararı, ihraç edilmesi için disipline sevk kararı –ki ardından herhalde ihraç karar çıkacaktır– çünkü MYK’da oybirliği ile alınmış bir karar. Bu sevk kararı aslında AKP’nin bir anlamda sonunun da bir ilanıdır. Tabii ki varlığını sürdürüyor, tabii ki etkisini sürdürüyor, ülkeyi yönetiyor. Ama Ahmet Davutoğlu’nu bile tutamayan ve onu ihraç etmek zorunda kalan bir partinin önümüzdeki dönemde yapabileceği çok fazla bir şey olduğunu sanmıyorum.

Bu, Ahmet Davutoğlu’nun önünün açılacağı, son derece açık olduğu anlamına da gelmeyebilir. Ama burada kaybeden –belki ikisi birden kaybetmiştir, bilemiyorum ama– AKP’nin kaybettiği çok açık, bâriz. Kongre sürecinde ne yaptı Erdoğan böylece? Kongre sürecinde Davutoğlu taraftarlarının ve hatta Babacan taraftarlarının AKP teşkilatlarında etkili yerlere gelmesine izin vermeyeceğini açıklamış oldu. Tamam, onlara izin vermeyebilir. Ama kimlerle yola devam edecek? Yerlerine kimi koyacak? Partide vitrine kimleri çıkartacak? Bu anlamda baktığımız zaman elinde çok fazla bir seçenek yok. Çünkü tasfiye Erdoğan’ın son dönemde en çok yaptığı şey oldu. Hâlâ partinin içerisinde olmakla beraber, Ali Babacan da ya da Ahmet Davutoğlu ile beraber hareket etmemekle birlikte birçok ismin, bir dönem çok önemli yerlerde yer almış birçok ismin hiçbir fonksiyonlarının kalmadığını gördük. İyice küçülüyor. Ve Erdoğan bütün gücü elinde topladığı ölçüde, eleştirilere kapısını kapadığı ölçüde iyice yalnızlığı artıyor. AKP’nin de, iktidarın da sorun çözme kapasitesi aynı şekilde azalıyor. Sonuçta Davutoğlu ve arkadaşlarının ihraç için sevki, aslında AKP’nin ve Erdoğan’ın bir manevrası, ön kesme çalışması, bir karşı hamlesi olarak gözüküyor. Ama aynı zamanda ne kadar çaresiz olduğunu da gözler önüne seriyor. Ne demişti Erdoğan Konya’da? “Kâğıt üzerinde üyemiz gözüküp de gönlünü ve yolunu bizden ayırmış olanlar varsa, onları ayıklamaktan çekinmemeliyiz” dedi. Bunun Konya’da olması anlamlı. Çünkü Davutoğlu Konyalı, Konya Taşkentli. Erdoğan Konya’ya gitti. Bugün Abdülkadir Selvi Konya’daki mitingden çok memnun olduğunu yazıyor. Ama benim bildiğim kadarıyla Konya mitingi Erdoğan için çok da parlak geçmedi. Sabah Murat Yetkin de bunu söylemişti. Bir şeylerin elinden kaydığını görüyor. Bizim hepimizden daha iyi herhalde kendisi görüyor. Ama bunu engelleme konusunda çok fazla yapabileceği bir şey yok. Bunu yaparken de, bu çaresizlik hali içerisinde de kendisine meydan okuyan… Ki burada ilginç aslında, Davutoğlu’nun şu âna kadar doğrudan Erdoğan’ı hedef aldığı hiçbir konuşmasına tanık olmadık. Üstü kapalı olarak söylediği, dolaylı olarak söylediği çok şey var — ucu Erdoğan’a dokunan. Ama doğrudan Erdoğan’ı hedef alan bir çıkışı olmamıştı. Buna rağmen Erdoğan doğrudan onu hedef alan çok önemli bir adıma imza attı. Bu da herhalde AKP’nin bunca yıllık tarihinin en acı anlarından birisi olarak kayda geçmiştir. 

Bunun ardından yıl bitmeden Davutoğlu partisini herhalde kuracak, anladığım kadarıyla, öyle gözüküyor. Babacan da partisini kuracak. Üçü birlikte bir zamanların AKP’si etmeyecekler. Şu anda görülen o. Ayrılacak olanların var olan AKP’den çok şeyi alıp götürecekleri de muhakkak. Ama sonuçta baktığımız zaman, etkisini, enerjisini, gücünü sürekli yitirmekte olan bir hareket söz konusu. Üçe bölünüyor, ama ilk başladığı yerdeki bir etmiyor. Peki AKP’den kaçanlar kime gidiyor? Bu konuda da ilginç birtakım sonuçları daha önceki seçimlerde gördük. En çok istifade eden partinin MHP olduğunu görmüştük. MHP’den İYİ Parti’ye, AKP’den MHP’ye gibi ilginç oy kaymaları yaşanmıştı daha önceki seçimlerde. Ama söylemini de milliyetçiliğe teslim etmiş olan AKP’nin ve Erdoğan’ın bu gidişatı toparlaması çok mümkün gözükmüyor. Buradan belki MHP bir ölçüde istifade edebilir. Ama şu hâliyle gördüğümüz kadarıyla ne kendi içerisinden çıkacak partileri engelleyebilecek, ne de kendi partisine, AKP’ye kongre yaparak ya da kabineyi değiştirerek taze kan bulabilecek. Bir de bütün bunların içerisine ekonominin her geçen gün daha da kötüye gittiği realitesini eklersek, işin hiç de kolay kolay tasfiyelerle düzelemeyecek ölçüde vahim olduğu gerçeğini Erdoğan değiştiremiyor. Oyunu yeniden kurma şansını tam anlamıyla kaybetmiş durumda. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar