Erdoğan’ın nükleer silah arzusu: Bedeli ağır bir yol

Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki hafta Türkiye’nin nükleer silah sahibi olmasını istediğini açıkladı. Peki, NPT ve CTBT’ye taraf olan, dahası NATO üyesi bir ülkenin nükleer silah programı başlatması mümkün mü? Lübnan’daki American University of Beirut’tan Dr. Ali Ahmad’a göre, ancak yasadışı yöntemlere başvurması halinde Türkiye nükleer silah programı başlatabilir. Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması Örgütü (CTBTO) Sekreteri Dr. Lassina Zerbo ise kurumun izleme sisteminin nükleer silah geliştirilmesi için yapılacak tüm nükleer testleri tespit edebilecek kapasitede olduğunu Medyascope’a anlattı. Medyascope, Türkiye’nin nükleer silah programı başlatması halinde karşılaşabileceği potansiyel açmazları inceledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 4 Eylül 2019’da Sivas’ta düzenlenen Orta Anadolu Ekonomi Forumu’nda gerçekleştirdiği konuşmasıyla, uluslararası güvenlik çevrelerinde soru işaretleri yarattı. “Her şey iyi güzel de birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var. Bir tane, iki tane değil… Ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın. Ben bunu kabul etmiyorum. Şu anda dünyada gelişmiş ülkeler içerisinde neredeyse nükleer başlıklı füzesi olmayan ülke yok. Hepsinde var” sözlerinin ardından çeşitli anekdotlarla nükleer silahlanmanın önemini vurgulayan Erdoğan konuşmasının bu kısmını “Değerli kardeşlerim, biz şu anda çalışmalarımızı yürütüyoruz” diye sonlandırdı (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu ifadelerine, Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde yer alan 4 Eylül 2019 tarihli haberle birlikte yayınlanan videodan erişilebiliyor. Ancak söz konusu haberde yer alan metinde nükleer silahlara değinilmiyor).

Bu ifadelerin Türkiye’nin savunma stratejisinde gerçekten bir izdüşümü olup olmadığını kestirmek şimdilik zor. Rusya ve Japonya’yla imzalanan uluslararası antlaşmalar yoluyla nükleer enerji programını başlatan ancak henüz fiili olarak enerji üretme kapasitesine sahip nükleer reaktörlere sahip olmayan (İTÜ’de ve Küçükçekmece Gölü kenarındaki nükleer reaktörler araştırma için tasarlandığı için enerji üretemiyor) Türkiye’nin bilinen bir nükleer silah programı da bulunmuyor. Üstelik imzalayıp onayladığı uluslararası antlaşmalar Türkiye’nin nükleer silah programı başlatmasını da önlüyor.

Nükleer silahsızlanmanın temelindeki NPT en büyük engel

Türkiye’yi nükleer silah programı başlatmaktan alıkoyan en önemli şey, 1968’de imzaya açılıp 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Antlaşma (eng. Non-Proliferation Treaty ya da kısa adıyla NPT).

NPT’nin hedefi, nükleer silahlanma yarışını kısmen ortadan kaldırmaktı; 1967’ye kadar nükleer silah testi yapmamış ülkelerin nükleer silah programı başlatmasını yasaklayan antlaşma, barışçıl amaçlı kullanılacak nükleer teknoloji transferlerinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde paylaşımını teşvik ediyordu. Antlaşmaya göre nükleer silah programı olmayan ülkeler nükleer silah geliştirmeyecek, karşılığındaysa nükleer silah sahibi ülkeler nükleer teknolojilerinin barışçıl uygulamalarını diğer ülkelerle paylaşıp nükleer silahsızlanma hedefine uygun hareket etmeyi sürdüreceklerdi:

Madde-I: Antlaşmaya taraf nükleer silah sahibi her devlet, nükleer silahları veya diğer patlayıcı nükleer araçları ya da bu gibi silahların veya diğer patlayıcı araçların kontrolunü, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, kime olursa olsun, devretmemeyi, ve nükleer silah sahibi olmayan herhangi bir devlete, nükleer silahları veya diğer nükleer patlayıcı araçların kontrolunü elde etmesi için herhangi bir şekilde yardım, özendirme veya isteklendirmede bulunmamayı üstlenir.

Madde-II: Antlaşmaya taraf nükleer silaha sahip olmayan her devlet, nükleer silahları veya diğer nükleer patlayıcı araçları yahut bu silahların veya patlayıcı araçların kontrolunü, kimden olursa olsun, doğrudan doğruya veya dolaylı şekilde devralmamayı; nükleer silahları veya diğer patlayıcı nükleer araçları yapmamayı veya başka şekilde elde etmemeyi ve bu silahların veya patlayıcı araçların yapımı için herhangi bir yardım aramamayı veya almamayı üstlenir.

Madde-III, bent 2: Antlaşmaya taraf her devlet (a) kaynak veya fisyona uğrayabilen özel madde veya (b) fisyona uğrayabilen özel maddenin işlenmesi, kullanılması veya üretimi için özel olarak tasarlanmış veya hazırlanmış cihaz veya maddeyi, kaynak veya fisyona uğrayabilecek özel madde, işbu maddenin gerektirdiği güvenlik denetimine bağlı kılınmadıkça, nükleer silaha sahip olmayan herhangi bir devlete, kullanma amacı barışçıl olsa da olmasa da, sağlamamayı üstlenir.

Hindistan, İsrail, Pakistan, Güney Sudan (2011’de kuruldu) ve Kuzey Kore (Antlaşmadan 2003’te çekildi) dışında Birleşmiş Milletler üyesi tüm ülkeler NPT’nin tarafı. Buna karşın NPT’ye taraf ülkelerin antlaşma koşullarını sağlayıp sağlamadığını denetleyen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın, antlaşmanın ihlal edildiğini tespit etmesi halinde uygulayacağı tedbirler NPT kapsamında açıkça belirlenmiş değil. Ajans şimdiye Irak (1991), Romanya (1992), Kuzey Kore (1993), Libya (2004) ve İran’ın (2006) NPT’yi ihlal ettiğine hükmetti. Bu ülkelerden yalnızca Kuzey Kore NPT’den ayrıldı ve bugün bir nükleer silah programına sahip.

Türkiye’nin gizli olmayan bir nükleer silah programı başlatabilmesi için taraf olduğu NPT’den, Kuzey Kore gibi, ayrılması gerekecek. Bu da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde süren, NPT üyesi ülkeler ile Türkiye arasındaki barışçıl nükleer enerji teknolojisi ve uygulamaları aktarımlarının da son bulması anlamına gelecek. Yani NPT’den ayrılması halinde Türkiye’nin NPT’ye taraf Rusya, Japonya, Çin ve Fransa’yla halihazırda veya planlanan işbirliklerini sonlandırması gerekecek.

Diğer opsiyon NPT rejimi içinde kalıp, geliştirilecek nükleer silah programını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizlemek. Bu seçenek ise akla İran’ı getiriyor.

1957’de, Şah Rıza Pehlevi döneminde, ABD desteğiyle nükleer programını başlatan İran, 1970’lerin sonuna dek Almanya, ABD ve Fransa’yla nükleer enerjinin barışçıl uygulamaları konusunda işbirliği yapmayı sürdürdü. 1979 İran İslam Devrimi sonrasında yavaşlayan program, İran-Irak Savaşı’nın etkisiyle nükleer silahlanmayı odağına alarak 1980’lerde yeniden başladı. İran’ın nükleer programındaki dönüm noktasıysa 2002’de geldi. İran’ın bu yıl, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na sunduğu yakıt döngüsü planları, ülkenin nükleer programının gelişmişliğini ortaya çıkardı. O dönemde Ajans’ın direktörlüğünü yapan Muhammed el-Baradey’in İran’a 2003’te gerçekleştirdiği ziyarette, İran’ın nükleer programının oldukça ileri bir seviyede olduğu görüldü ve Ajans İran’da araştırmalarına başladı.

İran 2003’te ilan ettiği Tahran Deklarasyonu’yla, uranyum zenginleştirme ve yeniden işleme yoluyla plütonyum üretimini gönüllü olarak askıya aldı. İran, NPT imzacısı ülkelerin çoğunun imza atıp onayladığı Ek Protokol’ü imzalamayı kabul etti. 2004’teki Paris Antlaşması’yla İran’ın nükleer programı askıya alında. Ancak Ajans ile İran arasındaki görüşmeler 2005’te tıkanınca, İran 2006’da Natanz tesisinde yeniden uranyum zenginleştirmeye başladı ve Ek Protokol’ün gereklerini uygulamayacağını duyurdu. Bunun üzerine Ajans İran’ın durumunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne rapor etti. 2010’da İran’ın Fordov’daki tesislerde de uranyum zenginleştirdiği ortaya çıktı. Aynı dönemde İran, U-235 yoğunluğu bakımından yüzde 20’lik sınıra, yani silah haline getirilmeye uygun seviyedeki zenginleştirilmiş uranyuma erişti.

2013 ile 2015 arasında süren uzun görüşmeler sonrasında İran Nükleer Antlaşması (eng. Joint Plan of Action ya da kısa adıylaJCPoA) taraflarca kabul edildi. 2016’da yürürlüğe girecek antlaşma İran’ın nükleer programına 15 yıllık kısıtlamalar getiriyor, ihlal durumları dışında yaptırımların kalkmasını öngörüyordu. Antlaşma uyarınca İran 15 yıl boyunca U-235 zenginleştirmesini yüzde 3,67 seviyesinde tutacak, elinde sadece düşük seviyede zenginleştirilmiş 300 kilo kadar uranyum tutacaktı. Yüksek düzeyde uranyum zenginleştirme yapabilme kapasitesindeki tesisleriyse dönüştürecek ve santrifüj [Uranyum zenginleştirilmesi için kullanılan teknik. Santrifüj ünitelerinin niteliği ve sayısı arttıkça, uranyumdaki U-235 yüzdesini yükseltmek kolaylaşıyor. Böylelikle uranyum silah derecesinde kullanılabilecek zenginliğe ulaştırılabiliyor] kapasitesini sınırlayacaktı. Ancak 2018’de ABD antlaşmadan tek taraflı çekildi ve İran’a ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladı. Buna karşılık İran antlaşmanın hükümlerini ihlal etme kararı aldı.

İran örneği, NPT’nin ihlali halinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın belirleyebileceği yaptırımlar açık olmasa dahi, bir ülkenin Ajans tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne sevk edilmesi sonrasında gerçekleşebileceklere örnek teşkil ediyor. Aynı konuda zikredilebilecek diğer bir kötü örnek olan Kuzey Kore ise 2006’dan itibaren nükleer programı yüzünden pek çok BM yaptırımıyla karşılaştı.

Dr. Ahmad: “Türkiye’nin önünde hem NPT hem NATO engelleri var”

Lübnan’daki American University of Beirut bünyesindeki Enerji Politikası ve Güvenliği Programı Direktörü Dr. Ali Ahmad Medyascope’a yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin nükleer silah programı başlatması önündeki en büyük engelin NPT olduğunu söylüyor. Dr. Ahmad, NATO üyeliğinin de Türkiye’nin bu hedefini kolaylaştırmayacağı görüşünde: “Erdoğan’ın nükleer silah program isteğinin önünde duran iki engel var. İlk olarak, Türkiye bir NPT üyesi. Dolayısıyla hem uluslararası düzenlemeler hem de Türkiye’nin kendi kanunları nükleer silah program başlatılmasını ya da Türkiye’nin nükleer silah temin etmesini önlüyor. Öte yandan Türkiye bir NATO üyesi ve NATO’nun genişletilmiş güvenlik şemsiyesinin de bir parçası. Bu güvenlik şemsiyesi ABD, Birleşik Krallık ve Fransa gibi nükleer silah sahibi ülkeleri de içine alıyor.”

ABD hala nükleer silah envanteri için savunma bütçesinden harcama yaparken, meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kendi nükleer silahlarının aynı zamanda NATO için de bir koruma kalkanı oluşturduğunu vurguluyor.

NATO’nun Stratejik Kavram 2010 belgesinde de “Nükleer ve konvansiyonel yeteneklerin uygun bir karışımına dayanan caydırıcılık, genel stratejimizin temel unsuru olmaya devam etmektedir. Nükleer silah kullanımını düşündürtecek şartların oluşma olasılığı hayli düşüktür. Nükleer silahlar var oldukça NATO bir nükleer ittifak olmaya devam edecektir” ifadeleri yer alıyor.

Ancak yine de NATO nükleer silah kapasitesine kendi başına ulaşmak isteyebilecek üyelerine karşı pek de ılımlı davranmayabilir. Azaltım stratejileri uyguladığını ve nükleer silah sayısını düşürmeye devam ettiğini, hedefinin mümkün olan en az kuvvetle güvenliği mümkün kılmak olduğunu belirten NATO, NPT’yi ihlal ederek kendi nükleer silah programını geliştirmesi halinde Türkiye’yle bir kopuşun arifesine gelebilir. S-400’ler krizi de hesaba katıldığında, Türkiye’nin daimi NATO üyeliğinin sorgulanması için bir neden daha ortaya çıkması ihtimalini, nükleer silah programı başlatma kararını almadan önce Türkiye yeniden düşünmeli.

Türkiye, ABD’nin nükleer silah paylaşım programı kapsamında nükleer başlıklarını Avrupa’da konuşlandırdığı beş ülkeden biri. İncirlik’te ABD’ye ait yaklaşık 50 nükleer başlık bulunuyor. Türkiye haricinde İtalya’da 40, Almanya, Belçika ve Hollanda’da 20’şer ABD nükleer başlığı konuşlu. 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrasında ABD’nin Türkiye’deki nükleer envanteri tartışma konusu olmuştu ancak ABD nükleer başlıkları Türkiye’de tutmayı sürdürdü. Fakat S-400’lerin alımı sonrasında F-35 programından çıkarılan Türkiye, ABD nükleer silahlarının kullanılacağı görevlere NATO partnerlerinin katılımını sağlayan SNOWCAT (Support Nuclear Operations With Conventional Air Tactics) Operasyonları’ndan da dışlanabilir (Türk Hava Kuvvetleri’nin bu operasyonlara katılımı an itibarıyla, yük taşıyan uçağa eskortluk etmekle sınırlı). Yeni nesil nükleer savaş başlıklarının F-35’lerle taşınıp taşınamayacağı bir süredir tartışılıyor. Eski bir ABD Hava Kuvvetleri mensubu olan Rosanne Greco Nisan 2019’daki bir değerlendirmesinde ABD’nin nükleer envanterindeki en küçük nükleer cihaz olan B61-12 güdümlü nükleer füzelerinin, F-35’ler tarafından taşınmak üzere tasarlandığını aktarıyor. S-400 ve F-35 krizlerinin ardından Türkiye’nin kendi nükleer programını başlatması geriye kalan işbirliklerinin de sonlandırılmasına yol açabilir.

Yani nükleer silah programı Türkiye için hem Orta Doğu’da hem de NATO içinde yalnızlaşmayı getirebilir. Peki, NATO içinde ve kendi coğrafyasında yalnızlaşabilecek, eski partnerleri ve komşu ülkeler tarafından üst düzey bir tehdit olarak görülmeye başlaması Türkiye’yi daha güvenli bir ülke yapar mı? “Nükleer silah programı başlatması bir ülkeyi, daha doğrusu Türkiye’yi daha güvenli hale getirir mi?” soruma Dr. Ahmad şu yanıtı veriyor: “Tam tersi! Nükleer caydırıcılık konsepti tabiatı gereği hatalı. Eğer şimdiye kadar devasa bir küresel nükleer savaş yaşamamışsak bunun sebebi bizatihi nükleer silahların kendisi değil, nükleer savaşı önleyebilecek kadar şanslı olmamız. Pakistanlı bir general, ‘Nükleer silahlar bizi korumuyor, biz nükleer silahları koruyoruz!’ diyordu. Ayrıca Erdoğan acaba Türkiye’nin ne tip bir varoluşsal tehditle karşı karşıya olduğunu düşünüyor ki bu ifadeleri kullanıyor, bunu da merak ediyorum.”

Ahmad halihazırda pek çok çatışmanın sürdüğü Orta Doğu’da resmen nükleer silah programlarının yürütülmesinin bölgedeki güvenlik risklerini daha da artıracağı görüşünde: “Türkiye ya da İran’ın nükleer silah programları bölgenin güvenliğini ciddi şekilde istikrarsızlaştıracaktır. Öncelikle bölge ülkeleri bu örnekleri takip ederek kendi nükleer silah programlarını başlatacak ve bir nükleer silahlanma yarışı ortaya çıkacaktır. İkinci olarak nükleer silahları kullanma ya da bu silahların kullanılabileceğini ima etmek, yanlış hesapların getireceği riskleri de bölgedeki güvenlik ekosistemine ekleyecektir. Bir nevi ateşe nükleer silahla müdahale etmek gibi, üstelik Orta Doğu zaten yangın yeriyken…”

Türkiye’nin nükleer enerji programı, silah programına geçişi kolaylaştırmayacak

Türkiye’nin nükleer enerji programı henüz emekleme aşamasında. Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir kamu kurumu niteliğindeki ROSATOM ile Türkiye arasında yapılan anlaşma kapsamında, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) Mersin-Büyükeceli yakınlarındaki inşaatı, temel yapısında çatlaklar bulunduğu iddialarına karşın devam ediyor ancak kritik ünitelerin yapımına henüz başlanmış değil. Sinop için planlanan ve Mitsubishi (Japonya) ile Areva (Fransa, Areva 2018’de, Framatome tarafından devralındı ve isim değiştirdi) firmalarının inşa edeceği nükleer güç santralinde Türkiye ile Japonya arasındaki uluslararası sözleşme parlamentodan geçti ancak maliyetlerin yükselmesi sebebiyle Mitsubishi projeden çekildi. Kırklareli-İğneada’da için planlanan bir diğer nükleer güç santrali projesi hakkındaysa idarenin niyet beyanları dışında herhangi bir gelişme bulunmuyor.

Nükleer enerji programını şimdilik yalnızca ROSATOM ortaklığında geliştirmeye uğraşan Türkiye’yi, nükleer silah programı başlatması halinde bir hayli zor, maliyetli ve politik olarak çalkantılı bir süreç bekliyor.

Akkuyu NGS Nihai ÇED Raporu (Akkuyu NGS Nihai ÇED Raporu’na Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı açık kaynaklardan erişilemiyor) ile Sinop NGS ÇED Proje Başvuru Dosyası belgelerine göre, kurulması planlanan santraller için gerekli olan yakıt uluslararası tedarikçilerden ithal edecek. Akkuyu NGS Nihai ÇED Raporu’nda, “Proje kapsamında UO2 formundaki düşük oranda zenginleştirilmiş [U-235 oranı yüzde 5’in altında] uranyum planlanan NGS’de yakıt olarak kullanılacaktır. Taze yakıt gemilerle Rusya’dan NGS’ye taşınacaktır” ifadeleri yer alıyor.

Sinop NGS ÇED Proje Başvuru Dosyası’nda ise “Nükleer santral için kullanılacak olan yakıt %5’ten daha az ile sınırlandırılmış kısmen zenginleştirilmiş uranyum dioksit (UO2) olup, Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijerya ve Namibya gibi ülkelerdeki tedarikçilerle yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar ile temin edilecektir” ibaresi bulunuyor.

Nükleer silah programları için silah haline getirilebilecek uranyumun ortalama yüzde 90 oranında zenginleştirilmesi, yani yüzde 90 oranında U-235 içermesi gerekiyor. Bir başka yöntem ise nükleer enerji santralinde kullanılmış yakıt çubuklarının yeniden işleme tesislerinde plütonyuma dönüştürülmesi. Fakat Türkiye’nin nükleer enerji programında öngörülen yöntemler, nükleer silah programına geçiş konusunda Türkiye’ye avantaj sağlamıyor.

  • Türkiye topraklarında uranyum zenginleştirmesi yapılmayacak: Türkiye’de kurulması planlanan Akkuyu ve Sinop NGS projeleri enerji üretimi aşamasına gelirse, her iki santralde kullanılacak yakıt ithal edilecek; yani projeler kapsamında Türkiye’de uranyum zenginleştirilmesi öngörülmüyor. Diğer bir deyişle, nükleer enerji programları Türkiye’ye uranyum zenginleştirme teknolojisi ve santrifüj imkanları sağlamayacak. Türkiye nükleer silah programı başlatır ve silah seviyesinde (yüzde 90 U-235 içeren) uranyum zenginleştirmek isterse nükleer enerji yatırımları bu sürece bir fayda sağlamayacak.
  • Enerji santrallerine gelen yakıt çubuklarının silahlanma için kullanılması neredeyse imkânsız: Akkuyu NGS veya Türkiye’de kurulabilecek diğer nükleer güç santrallerinde kullanılmak üzere Türkiye’ye getirilecek yakıt çubuklarındaki yüzde 5’in altında U-235 yoğunluğuna sahip (sınırlandırılmış ya da kısmen zenginleştirilmiş veya düşük oranda zenginleştirilmiş) uranyum, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde kullanılacak. Görevi nükleer teknolojinin sadece barışçıl amaçlarla kullanıldığını teminat altına olmak olan Ajans, tüm dünyadaki nükleer enerji santrallerinde olduğu gibi, Türkiye’deki santrallerde de yakıt çubuklarının Türkiye’ye gelişini, reaktöre giriş ve çıkışlarını, tükenmiş yakıtın akıbetini takip edecek. Fisil maddeler [Reaktörlerde veya nükleer silahlarda yakıt ya da patlayıcı olarak kullanılabilen izotoplar] ve yakıtlar kilitli kaplarda nakledilecek ve kilitler açılıp kapandığında Ajans’ın bundan haberi olacak. Ayrıca yakıt çubuklarının reaktörde öngörülen süre boyunca kullanılıp kullanılmadığını da Ajans denetleyecek. Örneğin Akkuyu NGS projesinde her bir yakıt döngüsünün bir sene sürmesi öngörülüyor. Yakıt çubukları reaktörden bu sürenin öncesinde çıkarılırsa Ajans hem anında müdahale edebilecek hem de sorumlular hakkında soruşturma başlatabilecek. Yani Türkiye’ye nakledilen yakıt çubuklarını barışçıl amaçlar dışında kullanmak, reaktörden çıkarıp çeşitli tesislerde bu yakıtlar yoluyla silah seviyesinde zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum üretmek çok zor olacak. Üstelik bu eylem Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’yla çok büyük sorunlar yaşamayı göze almak anlamına gelecek.
  • Gizli yeniden işleme tesislerini tespit etmek mümkün: Türkiye her şeyi göze alıp tükenmiş nükleer yakıtları yeniden işleme tesislerinde plütonyuma çevirmeyi denese bile yakalanabilir. Zira plütonyum üretimi sırasında açığa çıkacak Kripton-85’i muhafaza altına almak çok zor. Yarılanma ömrü 10,8 yıl olan, tepkimeye girmeyen bu radyoaktif gaz havaya karıştıktan sonra tespit edilirse, yeniden işleme tesislerinin konumunun ortaya çıkması da olası.  

Dr. Ali Ahmad, bir nükleer silah programının milyarlarca dolara mal olabileceğini söylüyor ancak bir ülke ya da lider varoluşsal bir tehditle karşılaşıldığı inancındaysa bu bedelin çok da önemsenmeyebileceğini ekliyor. Fakat Dr. Ahmad’a göre asıl sorun, nükleer silah programı başlatmak için gerekli teknolojinin nasıl sağlanacağı: “Uranyum zenginleştirme teknolojisine sahip olan ülkelerin Türkiye’ye yardımcı olmaları mümkün değil zira NPT bunu önlüyor. Türkiye’nin nükleer silah edinebilmesinin tek yolu yasadışı yöntemlere ya da karaborsaya başvurması.”

Yasadışı tedarikçiler yoluyla nükleer silah programı başlatan ülkeler arasında Kuzey Kore, Hindistan ve Pakistan var. Bu konuda akla gelen en önemli isimse A.Q. Khan. Nükleer silah programları söz konusu olduğunda dünyanın en önde gelen ağı A.Q. Khan Network markasının yaratıcısı Pakistanlı bilim insanı ve müteşebbis Abdul Qadeer Khan.

1976’dan 2001’e kadar Pakistan’da kendi laboratuvarını işleten Khan’ın nükleer enerjiyle tanışması Hollanda’da oldu. URENCO (1970’te Almanya, Hollanda ve Birleşik Krallık hükümetleri tarafından kurulan, nükleer enerji ve uranyum zenginleştirme faaliyetleri yürüten çokuluslu şirket) için gaz santrifüj teknolojileri üreten Hollandalı bir firmada çalışan Khan, 1974’ten itibaren Pakistan’ın nükleer silah programını geliştirecek santrifüj tasarımlarını diplomatlar aracılığıyla ülkesinin yetkililerine sızdırmaya başladı. 1976’da Pakistan’daki uranyum zenginleştirme programının başına geçen Khan, 1983’te ülkesinde nükleer silah yapımında kullanılabilecek düzeyde üretim kapasitesine ulaşır ulaşmaz, aynı teknolojiyi başka ülkelere de pazarlamaya başladı. 1984’te Libya, 1985’te İran’la görüşmeler yapan Khan, İran’a sattığı santrifüj tasarım ve örnekleriyle ülkenin kendi programını başlatmasına yardımcı oldu. Khan’ın Kuzey Kore’yle iş yaptığı bilinse de bu ilişkinin boyutları tam olarak kestirilemiyor. Hatta Khan’ın tedarik ağının Pakistan’ın ulusal rakibi Hindistan’a bile uzandığı tahmin ediliyor. 2000’li yılların başında Hindistan’da kullanılmaya başlayan santrifüjlerin tasarımının A.Q. Khan Grubu’nun Pakistan’da kurduğu ve diğer ülkelere pazarladığı sistemlere olan benzerliği, bu şüpheleri artırıyor.

NPT düzenlemeleri yüzünden, Türkiye’nin herhangi bir şekilde nükleer silah programı başlatabilecek teknolojiye yasal yollardan erişmesi mümkün değil. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan ve kabinesi nükleer silah programında ısrarcıysa, programı başlatmak için A.Q. Khan Ağı’na benzer bir yasadışı tedarikçi bulmalı. Bu da aynı yöntemi deneyerek nükleer silah programı başlatma girişiminde bulunan İran’ın bugün yaşadıklarını akla getiriyor. 2002’de uluslararası kamuoyu ile arasında başlayan nükleer kriz hala sona ermeyen İran’ın da nükleer silah programı için kullandığı bazı malzemeleri A.Q. Khan Ağı’ndan tedarik ettiği anlaşılmıştı.

Nükleer test patlamaları önündeki engel: CTBT

Nükleer silah program başlatılması halinde aşılması gereken bir diğer engel, Türkiye’nin de imzacısı olduğu Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması (CTBT, Eng. Comprehensive Nuclear-Test-Ban Treaty). 24 Eylül 1996’da imzaya açılan antlaşma, dünya yüzeyinde, atmosferde, yeraltı ve su altında gerçekleştirilebilecek tüm nükleer patlamaları yasaklıyor. Bu da nükleer silah geliştirmek isteyen ülkelerin silahların tam kapasitesini ölçmek için imkân bulamayacakları anlamına geliyor.

23 yıl önce imzaya açılan CTBT’nin bugüne kadar kaydettiği aşamalar tartışma konusu. Bir yönüyle antlaşmanın diplomatik açıdan çok da başarılı olmadığını söylemek mümkün. Tüm dünyada nükleer test patlamalarını sona erdirmeyi hedefleyen antlaşma, 184 ülkenin imzasını, 168 ülkeninse onayını (184 ülke antlaşmaya imza koydu ancak bu ülkelerin 168’i antlaşmayı ulusal düzeneklerinde onayladı) almayı başardıysa da henüz resmen yürürlüğe girebilmiş değil (Toplamda 12 ülkenin imzası, 28 ülkeninse onayı eksik).

CTBT’nin resmen yürürlüğe girebilmesi için, Annex-2 ülkeleri [Ek-2] olarak tanımlanan 44 ülkenin antlaşmayı imzalayıp onaylaması gerekiyor. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu (Türkiye antlaşmayı 24 Eylül 1996’da imzaladı, 16 Şubat 2000’deyse onayladı) 44 ülkeden üçü (Kuzey Kore, Hindistan) antlaşmayı henüz imzalamadı. Antlaşmaya imza koyan Çin, İran, İsrail ve ABD ise henüz antlaşmayı onaylamış değil (Yani Annex-2 ülkelerinden üçü antlaşmayı imzalamadı, onaylamayanların sayısı ise sekiz). Hatta antlaşma Bill Clinton döneminde onay için ABD Senatosu’na gelmiş fakat üçte ikilik lehte çoğunluğa ulaşılamayınca Senato antlaşmanın onaylanmasını reddetmişti; ABD’den gelen bu ret, antlaşmanın hayatta kalamayabileceği endişelerinin dillendirilmesine yol açmıştı.

ABD Senatosu’ndan gelen ret kararı antlaşmanın evrenselleşmesini yavaşlatmış olabilir ancak CTBT hala uluslararası komünite için nükleer silahsızlanma ekosisteminin en önemli iki parçasından biri. Yürürlüğe girme konusunda yaşanan hayal kırıklığından ötürü CTBT’yi “yarım kalmış iş” olarak niteleyen SIPRI’den (Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü) Tariq Rauf, antlaşmanın NPT kadar önemli olduğunu vurguluyor: “Nükleer silah sahibi olmayan ülkelerin nükleer silah geliştirmesini ve tüm nükleer malzemeleri ile faaliyetlerini uluslararası kayıt altına alan NPT nükleer silah kontrolü sisteminin duvarlarını oluşturuyorsa, tüm ortamlardaki her türlü nükleer patlama testini sonsuza kadar yasaklayan CTBT’ninse bu sistemin çatısı olduğu söylenebilir.”

İmzalanmasının üzerinden geçen 23 yıla karşın henüz yürürlüğe girmeyen CTBT için uluslararası kamuoyu çağrılarını sürdürüyor. CTBT’yi bu açmazdan kurtarmanın öngörülen iki yolu var; ya kalan Annex-2 ülkelerinin antlaşmayı imzalayıp onaylaması sağlanacak ya da antlaşmanın öngörülen koşulları sağlamadan yürürlüğe girmesi için Birleşmiş Milletler tarafından yasal düzenlemeler yapılacak. Antlaşmayı imzalamayan Annex-2 ülkelerinden Kuzey Kore nükleer silah testlerine devam ediyor, Hindistan ile Pakistan ise uranyum zenginleştirmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla üç ülkenin de antlaşmayı imzalaması şimdilik olası gözükmüyor.

Öte yandan antlaşmayı imzalayan ancak onaylamayan ülkelerden İran ile İsrail’in durumları da tartışmalı. JCPoA’dan, yani Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan ABD’nin tek taraflı olarak çekilmesi sonrasında İran antlaşmayla öngörülen sınırları planlı bir şekilde ihlal etmeye devam ediyor; 300 kiloluk uranyum limitini aşan, uranyum zenginleştirmedeki yüzde 3,67’lik sınıra da uymayacağını daha önce duyuran İran geçtiğimiz hafta uranyum zenginleştirme süreçlerini hızlandırmak ve kapasite kazandırmak için AR-GE çalışmalarına yeniden başlayacağını ve uranyum zenginleştirme sürecinde kullanacağı santrifüj ünitelerini geliştireceğini duyurdu.

Nükleer silah programı belirsizlik üzerine kurulu olan, yani nükleer silah programı bulunduğunu bile kabul etmeyen İsrail’in barındırdığı nükleer başlık sayısı da tartışmalı. George W. Bush yönetiminde Savunma Bakanı olarak görev yapmış Colin Powell 2015’teki bir kişisel yazışmasında İsrail’in 200 nükleer başlığının Tahran’ı hedefler ve bekler vaziyette olduğunu, dolayısıyla İran’ın nükleer silahı varsa bile kullanmaya cesaret edemeyeceğini söylüyordu. Varlığı 1960’ta fark edilen Dimona’daki plütonyum ve trityum üretim tesisini bugüne dek çalıştıran İsrail’in yaklaşık 1 ton plütonyuma sahip olduğu sanılıyor. Ancak yalnızca fisil madde üzerinden yapılan kaba hesapla bulunan 200 nükleer başlık tahmininin aksine, 2014’te Bulletin of the Atomic Scientists için İsrail’in nükleer silah kapasitesini kaleme alan Kristensen ve Norris’e göre, diğer parametreler hesaba katıldığında İsrail’in yaklaşık 80 nükleer füze başlığına sahip olması daha muhtemel.

Türkiye Uluslararası İzleme Sistemi’ni aşabilir mi?

Antlaşmanın yürürlüğe girmemesi, nükleer patlama testleri yürüten ülkeler hakkında bağlayıcı tedbirler uygulanmasını da şimdilik önlüyor fakat 23 yıl önce imzaya açılan anlaşma henüz yürürlüğe girmemiş olsa bile, nükleer testleri önlemeyi büyük ölçüde başardı.

1945’ten CTBT’nin imzaya açıldığı 1996’ya dek, ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin ve Hindistan toplamda 2,046 nükleer test patlaması gerçekleştirmişti (ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’de patlattığı nükleer silahlar bu sayıya dahil değil). 1996 sonrasındaysa Hindistan ve Pakistan ikişer, Kuzey Kore ise altı nükleer test patlaması gerçekleştirdi. 1996 yılında bir çizgi çekildiğinde, CTBT sonrası dönemde 1945-1996 döneminin 200’de biri kadar bile nükleer test patlaması yapılmadığı görülüyor.

Peki, CTBTO (1996’da imzalanan Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması’nın imza ve onay süreçlerini yürütüp antlaşma gereği nükleer test patlamaları konusunda izleme faaliyetleri yürüten, CTBT Hazırlık Komisyonu ya da Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması Örgütü diye adlandırılan kurum) ne yapıyor da dünyadaki nükleer test patlamaları böylesine dramatik bir azalış gösterdi?

CTBTO, antlaşmayı imzalayıp onaylayan ülkelerin sayısını artırmaya çalışıyor ama bir yandan da nükleer test patlamaları yapılıp yapılmadığını denetliyor. Antlaşma yeraltı, su altı ve atmosferdekiler de dahil tüm test patlamalarını yasakladığı için, bu konuda gerçekleştirilen izleme faaliyetleri oldukça karmaşık. Üç aşamalı sistemin ilk ve en önemli kısmı Uluslararası İzleme Sistemi. Bu sistem dünya yüzeyinde ve okyanusların altında kurulu 337 tesisi kapsıyor:

  • Sismik incelemeler: 50 birincil ve 120 ikincil merkezden Dünya üzerindeki sarsıntılar inceleniyor ve nükleer patlama kaynaklı sismik hareketler aranıyor.
  • Hidroakustik araştırmalar: 11 istasyon okyanuslardaki dalgaları dinliyor ve okyanusların derinliklerinde taşınacak nükleer patlama seslerini tarıyor.
  • Sesötesi incelemeler: Yerküre yüzeyindeki 60 istasyon, nükleer patlamalardan kaynaklanabilecek, insanlarca algılanamayacak kadar düşük frekanslı ses dalgalarını tarıyor.
  • Radyonüklit ölçümleri: 80 istasyon atmosferdeki radyoaktif partikülleri inceliyor. 40 istasyon soygaz ölçümü yapıyor. 16 laboratuvar ise bu çabaları destekliyor.

Uluslararası İzleme Sistemi tarafından toplanıp Viyana’ya iletilen veriler, burada kurulu Uluslararası Veri Merkezi’nde inceleniyor. Nükleer test patlaması şüphesi yaratan veriler uzmanlar tarafından incelenerek hem veriler hem de raporlar CTBT’nin tarafı olduğu ülkelere gönderiliyor. Eğer veriler ve uzmanların çalışmaları şüpheli olayları aydınlatmak için yeterli olmuyorsa, CTBTO ekipleri şüpheli olayların yaşandığı bölgelere saha ziyaretleri gerçekleştirerek ölçümler yapıyor ve nükleer test patlaması gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini teyit ediyor.

Bir bakıma, anlaşmayı imzalamamış olsalar bile nükleer silah testi yapmak isteyen ülkelerin testleri dünyadan gizlemesi, CTBTO’nun izleme sistemi sayesinde neredeyse imkânsız.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’yla Avusturya’nın başkenti Viyana’da aynı yerleşkeyi paylaşan CTBTO’ya konuk olduğumda, CTBTO Sekreteri Dr. Lassina Zerbo’nun gündeminde de izleme sistemi vardı. Dr. Zerbo’ya göre, ülkelerin test yapmamasının arkasındaki temel sebep, izleme sistemi tarafından tespit edilebilecekleri endişesi: “Kendime sıkça sorduğum soru şu: CTBT olmasaydı dünyamız nasıl olurdu? Nükleer test patlamalarının nasıl tespit edileceğini bilemezdik, nükleer test patlamaları gerçekleştiriliyor olabilirdi. Çünkü test yaptığınızın tespit edilebileceği korkusu başlı başına, nükleer test yürütülmemesi için caydırıcı bir faktör. . . Antlaşmaya verilen her onay, CTBT’yi evrenselleştiriyor. Antlaşma evrenselleştiğinde, antlaşmanın parçası olmayanlar kendilerini yalnızlaşmış hissedecekler. . . Uluslararası İzleme Sistemi’nin yüzde 92’si tamamlandı ama tespit kapasitemiz yüzde 100’de hedeflediğimiz seviyenin bile üzerine çıktı. Bakım ve operasyonlarımız iyi yürütülüyor ve dolayısıyla veri güvenilirliğimiz olabilecek en yüksek seviyede.”

Dr. Zerbo, Uluslararası İzleme Sistemi’nin, pek çok kaynaktan veri toplaması, hiçbir istasyona tam manasıyla bağımlı olmaması sayesinde daha güvenli hale geldiğinin altını çiziyor: “Uluslararası İzleme Sistemi bir ülkedeki izleme istasyonlarına bağımlı kalmaz. Tüm dünyaya dağılmış bir izleme istasyonları ağımız var. Belli bir ülkedeki istasyon çalışmıyor olabilir ama bulutlara ya da radyoizotoplara baktığınızda, bulut başka bir ülkeye ilerleyip bir diğer istasyonumuz tarafından tespit edilebilir. . . Bir nükleer test patlamasını gözden kaçırabileceğimiz yönünde tek bir şüphe olursa Uluslararası İzleme Sistemi, Uluslararası Veri Merkezi ve saha ziyaretlerine güven kaybolur. O zaman da ‘İşe yaramayan bir antlaşmayı onaylayıp niçin kendimizi kısıtlayalım?’ sorusu sorulur.”

Yani Dr. Zerbo’ya göre tek bir hata bile CTBT’nin işlevselliğini sorgulamaya açabilir; bu yüzden 337 farklı tesisten veri toplayan sistemin hiçbir nükleer test patlamasını kaçırmaması gerek.

2006 ile 2017 arasında Kuzey Kore’nin gerçekleştirdiği altı nükleer test patlaması için sistemin performansı incelendiğinde, teknik kapasitenin her geçen yıl geliştiği görülebilir. Kuzey Kore 9 Ekim 2006’da ilk nükleer test patlamasını gerçekleştirdiğinde, Uluslararası İzleme Sistemi’nin 180 istasyonu faaliyete geçmişti ve 22 istasyon patlamayla ilgili verileri yakalamayı başardı. 2009’da 252 istasyondan 61’i, 2013’te 286 istasyonun 96’sı, 2016’daki ilk patlamada 301 istasyondan 102’si, ikincisindeyse 302 istasyondan 108’i patlamayla ilgili verileri elde etti. Kuzey Kore’nin son nükleer test patlamasını gerçekleştirdiği 3 Eylül 2017’deyse faal 304 istasyonun 134’ü patlamaya dair verilere ulaştı. O tarihten bu yana Uluslararası İzleme Sistemi’nin faal istasyon sayısı 337’ye çıktı. Dr. Zerbo’ya göre istasyonların verimliliği de arttı. Her bir olayda CTBTO, herhangi bir ülkedeki istasyonlara bağımlı kalmadan olayları tespit etmeyi başardı.

Dolayısıyla gizlice nükleer silah sistemi geliştirmek ve silah programı kapsamında gizlice nükleer silah patlaması gerçekleştirmek artık eskisinden daha zor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aktardığı anekdottaki sayılar sorunlu

Son bir not olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nükleer silah programının gerekliliği konusundaki ifadelerinde geçen sayılarda da hatalar ve zaman uyuşmazlıkları bulunduğu vurgulanmalı. Sivas’taki konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir devlet başkanıyla yaptığı görüşmede kendine iletilen silahlanma verilerini dinleyicilere şöyle aktardı: “İsim vermeyeceğim, bir tanesi şu anda cumhurbaşkanı değil, ziyarete gittiğimde bana dedi ki, ‘Bize <<Böyle böyle>> diyorlar… Benim elimde şu an 7,500 kadar nükleer başlıklı var. Ama Rusya’nın Amerika’nın elinde 12,500-15,000 nükleer başlıklı füze var’ dedi. ‘Ben de yapacağım?’ dedi. Şimdi hale bakın. Onlar nerede, neyin yarışını yapıyorlar, ha bize de ne diyorlar? Sakın ha, sen yapma! Ve yanı başımızda İsrail. Var mı? Var. Ve bütün her şeyini onunla korkutuyor. Değerli kardeşlerim, biz şu anda çalışmamızı yürütüyoruz.”

AKP’nin iktidara geldiği ve Erdoğan’ın başbakanlığı döneminin başladığı 2002’de, dünya üzerinde 21,281 nükleer füze başlığı bulunduğu tahmin ediliyordu. Bu sayıda ABD’nin payı 10,457, Rusya’nınkiyse 10,114’tü. 2002’den itibaren hem küresel nükleer füze başlığı stoku hem de Çin, İsrail, Hindistan ve Pakistan dışındaki ülkelerin sahip oldukları nükleer füze başlığı sayıları düştü. 2006 itibarıyla ABD ve Rusya’nın toplam nükleer füze başlığı sayısı 15,000’in altına düştü. 2014’e gelindiğindeyse küresel nükleer füze başlığı stokunun 10,167’ye gerilediği tahmini yapılıyordu; bu başlıkların 4,717’si ABD’de, 4,600’ü Rusya’daydı. 2019 itibarıyla –söküm bekleyen 2,385 nükleer füze başlığı hariç tutulduğunda– ABD’nin envanterinde 3,800 nükleer başlık bulunuyor, Rusya içinse bu sayı yaklaşık 4,490 (Rusya’nın söküm bekleyen ıskartaya çıkarılmış yaklaşık 2,000 nükleer başlığı bulunuyor). Dünyadaki toplam nükleer başlık sayısınınsa 9,385 civarında olduğu zannediliyor (SIPRI 2018 Yıllığı’nda, ıskartaya çıkan nükleer başlıklar da dahil edilerek, dünyadaki toplam nükleer silah envanterinin yaklaşık 13,865 civarında olduğu belirtiliyor).

Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aktardığı “Rusya’nın Amerika’nın elinde 12,500-15,000 nükleer başlıklı füze var” ifadesi, 2002-2006 dönemi söz konusu olduğunda doğru ancak nükleer silahlanma tarihi boyunca ABD ve Rusya haricinde hiçbir ülke, Erdoğan’ın aktardığı gibi 7,500 nükleer başlıklı füzeye sahip olmadı. Birleşik Krallık 1970’lerden 1980’lerin ilk yıllarına dek yaklaşık 500 aktif nükleer başlığa sahipti. 1990’lı yılların başında, yani nükleer silah envanterinin en geniş olduğu dönemde Fransa’nın yaklaşık 540 nükleer başlıklı füzesi bulunuyordu. Her iki ülke de bugüne gelene dek nükleer silah envanterlerini daralttı.

Çin, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi, nükleer silah envanterlerini genişletmeyi sürdüren ülkelerin sahip olduğu nükleer başlık sayısı ise 7,500 sayısının çok ama çok altında. The Bulletin of the Atomic Scientists tarafından yayınlanan the Nuclear Notebook araştırmacıları Hans M. Kristensen ile Matt Korda’ya göre, Çin’in 290, Pakistan’ın 140-150 arasında, Hindistan’ın 118-130 arasında, İsrail’inse 80 nükleer başlıklı füzesi bulunuyor (SIPRI 2018 Yıllığı’nda Çin’in 290, İsrail’in 80-90 arasında, Pakistan’ın 150-160 arasında, Hindistan’ın 130-140 arasında, Kuzey Kore’ninse 20-30 arasında nükleer başlığının bulunduğu belirtiliyor. Ülkeler kendi şeffaflık politikaları uyarınca envanterlerindeki nükleer silahların sayısını açıklamadığı takdirde, ülkelerin elindeki fisil madde miktarları, santrifüj ve yeniden işleme tesisi kapasiteleri ve silah haline getirme teknolojileri değerlendirilerek her bir ülkenin olası nükleer silah envanteri hakkında tahmin yürütülüyor).

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar