Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğerleri: Gazetecilikten tutuklanmışlardı…

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak da nihayet tahliye edildi. Sevinenler kadar, belki de daha fazla, bu durumdan memnun olmayanlar var. Geçmişte kendileri ve/veya yakınlarının mağduriyetinde onların parmağı olduğuna inananların intikam arzusu körelmemişe benziyor.

Yayına hazırlayan: Edanur Tanış

Merhaba, iyi günler. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak nihayet tahliye oldular dün gece — üç yılı içeride geçirdikten sonra. Tabii ki kamuoyunda belli bir ilgi yarattı bu; birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yarı yarıya bölünmüş denebilir: Bazıları sevinirken bazıları üzüldü. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın cezaevinde yatmalarının doğru olduğunu, çıkmalarının yanlış olduğunu düşünen insanlar var. Burada bu olayla ilgili daha önce defalarca bu konuyu ele almış birisiyim, ama ısrarla bu konuyu konuşmak gerektiği kanısındayım; çünkü Türkiye’de –sadece Türkiye’de de değil herhalde–, bizim ülkemizde insanlar hak savunuculuğunu sadece kendi hakları ve özgürlükleri için tercih ediyorlar; kendileri gibi olmayan, kendilerinden farklı, hele de kendilerine karşıt olan, kendilerini eleştiren, kendilerine düşman olanların hak ve hukuklarını gözetmemek hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar. Halbuki hak savunuculuğunda bence esas, temel olması gereken, insanların kendileri gibi olmayan insanların haklarını savunabilmesidir. Türkiye bu noktada maalesef çok çok geri bir yerde, çok da fazla ilerleyebilecek bir halimiz olacağa benzemiyor.

Şimdi Altan ve Ilıcak olayına baktığımız zaman, tabii ki yakın geçmişte Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerde bu kişilerin aldıkları pozisyonlar, Fethullahçılarla işbirliği yapmış olmaları vs., o sıradaki yargılamaların –ki bunların büyük bir kısmının kumpas olduğu yıllar sonra ortaya çıktı– bir parçaları olmaları nedeniyle ve buradan insanların mağdur olmaları nedeniyle, bu kişilerin başlarına gelenin müstahak olduğu kanısı var. Tabii bu büyük ölçüde psikolojik ve kişisel nedenlerle oluyor. Ancak şunu özellikle vurgulamak lâzım: Bugün de Kadri Gürsel’in sosyal medyada söylediği bir husus var, o çok önemli: Ne Ahmet Altan ne de Nazlı Ilıcak bu üç seneyi aşkın süreyi o tarihte yaptıkları yayınlar nedeniyle falan almış değiller. Tam tersine ondan sonraki süreçte hükümete, Erdoğan’a karşı oluşları ve özellikle 15 Aralık yolsuzluk sürecinin ardından cemaatle hükümet arasında çıkan, Fetullahçılarla AKP arasında çıkan savaşta hükümetin yanında yer almamaları –Nazlı Ilıcak daha aktif bir şekilde, Ahmet Altan onun kadar aktif olmasa da–, Fethullahçılarla beraber saf tutmuş olmaları… Yani o Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerden değil; tam tersine ülkeyi 15 Temmuz ve sonrasına taşıyan süreçlerden dolayı tutuklandılar. Tutuklanmalarının nedeni de gazeteci olmalarıydı, fikirleri nedeniyle hükümet karşıtı ve Erdoğan karşıtı olmaları nedeniyle tutuklandılar. 

“Gazetecilikten tutuklanmışlardı…” başlığını özellikle seçtim. Hepimizin bildiği gibi, bugün Ankara’dan Ünsal Ünlü’nün de hatırlattığı gibi, Taraf gazetesi zamanında Ahmet Şık ve Nedim Şener olayı söz konusu olduğu zaman, orada manşetten Savcı Zekeriya Öz’ün “Gazetecilikten tutuklanmadılar” sözünü manşete çıkarabilmiş bir gazeteydi. O tarihteki basın özgürlüğü ihlâllerini ve gazetecileri sırf görüşlerinden, yazdıklarından ya da yaptıklarından, kaleme aldıkları kitaplardan dolayı içeriye alınıyor olmaları gerçeğini kabul etmek istemeyen insanlar söz konusu. Ama birkaç yıl sonra benzer bir olay kendi başlarına pekâlâ gelebiliyor; o tarihte nasıl o kişiler gazetecilikten tutuklanmışsa, bu tarihte de Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, hepsi gazetecilikten, yazdıklarından ve görüşlerinden tutuklanmışlardı. Bir kere burada bir mutabakata varmamız gerekiyor: Yanlış yanlışı doğrulamıyor, bunu özellikle vurgulamak lâzım. 

Buradaki sorun ne? Devletler, sistemler, hükümetler –her ne ise– baskıyı her zaman çok daha fazla tercih ediyorlar. Dünkü yayında da ele aldığım güvenlik ve özgürlük dengesinde güvenlik sık sık öne çıkıyor ve güvenlik ne kadar artmışsa demokrasiden o kadar uzaklaşılıyor. Dolayısıyla geçmiş dönemde aynı şekilde güvenlik iddiasıyla, devletin güvenliği iddiasıyla yapılan operasyonlarda özgürlüklerden çok ciddi bir şekilde taviz verildi. Birçok insan suçsuz yere, abartılı bir şekilde işlerinden, özgürlüklerinden oldular. Sonra bir baktık o insanların yerine bugün başka insanlar oluyor; burada değişmeyen bir şey var o da devletin baskıcı çizgisi. Sonuçta devletin baskıcı çizgisi sürüyor, ama devleti yönetenler değişiyor, devleti yönetenlerin yanında yer alanlar değişiyor. Ama sonuçta birileri hep mağdur oluyor ve devlet bunları mağdur ederken hep yanında birtakım sivil destekçiler de bulabiliyor. Türkiye’de insanlar kendilerini mağdur edenleri mağdur edecekleri günlerin hayaliyle yaşıyorlar. Ama sonuçta herkes birlikte, sırasıyla mağdur olurken, devlet baskıcı kimliğini sürdürmekle kalıyor. Yani toplumun kendi içerisinde çıkan bu tür intikamcı yaklaşımlar, devletin baskıcı ve anti-demokratik kimliğini muhafaza etmesini alabildiğine kolaylaştırıyor. 

Kendimizden bir örnek vermek istiyorum: Biz Medyascope olarak çıktığımızdan beri hak ihlâllerini sürekli gündeme getiriyoruz ve kimi zaman gündeme getirdiğimiz kişilerle birçok açıdan çok farklı noktalardayız. Örneğin; Adana’da başlayan ve sonra ülke geneline de yayılan Furkan Vakfı olayını en yakından takip eden medya kuruluşlarından birisi biz olduk. Değişik vesilelerle Furkan Vakfı’nın temsilcilerini de yayına çıkardık vs. Bu bizim İslamcı olduğumuz, Furkancı olduğumuz anlamına gelmiyor. Kimilerinin sandığı ya da yaftalamaya çalıştığı gibi hükümeti yıpratmak amacıyla yapılmış bir şey değil; sadece bizim gibi olmasalar da çok farklı yerlerde duruyor olsak da, birilerinin hak ve özgürlüklerinin ihlâline karşı yaptığımız iş üzerinden buna haber değeri atfedip, haberleştirmek. Yakın zamanda benzer bir olay; Süleymancıların İstanbul Kâğıthane’de depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkılan yurdu konusunda oldu. Onu da haberleştirdik, çünkü şöyle de bir realite var: Bu tür haber değeri taşıyan şeyleri Türkiye’de medyanın ezici bir çoğunluğu görmezden geliyor. Bir kere hükümet yanlısı, yani iktidara bağımlı olan medya zaten görmüyor, bunu biliyoruz, onlar zaten medyanın ezici bir çoğunluğunu oluşturuyor. Ama diğer tarafta da muhalif olarak adlandırılabilecek birçok medya kuruluşu da bu kişiler ve kurumlarla aralarındaki mesafeler nedeniyle çok da fazla ilgi duymuyorlar. Halbuki Türkiye’nin medyada ve hak savunuculuğunda da ihtiyacı olan husus, ayrım gözetmeksizin kim mağdur oluyorsa olsun bunları haberleştirmek ve bunların hak ve hukuklarını savunabilmek olmalı. Kendi şahsımdan örnek vermek istemiyorum çünkü bilenler bilir; Ahmet Altan, o dönemde onun çizgisindeki gazetesinin birçok insanı çok ciddi bir şekilde mağdur ettiğini de biliyorum. Benim mağduriyetim onların yanında çok az kalır; ama bizzat benimle de uğraşmış olduklarını, gazetecilik hayatımı sonlandırmak istediklerini biliyorum. Denediler, çok şükür başaramadılar, o ayrı bir husus. Ama buradan yola çıkarak kalkıp intikam duygusuyla hareket etmenin bence hem insanî olarak hem de gazeteci olarak bir anlamı yok. 

Şunu kabul etmek lâzım: Şu son dönemde –özellikle 15 Temmuz sonrasındaki süreçte– yüzlerce, binlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı. Bunların içerisinde bazıları, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç ve Murat Aksoy gibi isimler kamuoyu tarafından daha bilinen isimlerdi. Bu kişilerin cezaevi süreçlerindeki tutumlarına baktığımız zaman şunu söylemek lâzım iki Ahmet dikkat çekiyor: Birisi Ahmet Şık. Biliyorsunuz her dönemin mağduru, geçmişte de mağdurdu bugün de mağdur oldu. Yani iktidarlar değiştikçe Ahmet’in kaderi değişmiyor; çünkü Ahmet hakikatten yana bir gazeteci ve şimdi gazeteciliği maalesef bırakıp siyasetçiliği tercih etti, ama aklının hep gazetecilikte olduğunu da biliyorum. Ahmet Şık ve Ahmet Altan gerçekten bu dönemde cezaevlerindeki ve mahkemelerdeki duruşlarıyla diğerlerinden birkaç adım farklıydılar. Ama burada özellikle şunu vurgulamak lâzım: Ahmet Altan “ben” diye konuşurken Ahmet Şık “biz” diye konuştu, bunu özellikle vurgulamak lâzım; o anlamda herkesin hakkını ayrı ayrı vermek lâzım. Tabii burada şöyle de bir husus var, onu da özellikle vurgulamak lâzım: Türkiye’de devletin baskıcı çizgisi aynen devam ediyor, dozlar tartışılır, hangisi daha baskıcıydı bunların hepsi tartışılır, ama en fazla dozu tartışırız. Yoksa devletin baskıcı karakterini, hak ve özgürlük ihlâllerini tartışacak halimiz yok. Burada önemli olan duruştur, vatandaşın ve aydının duruşudur. Bu anlamda Ahmet Şık örneği önümüzde gerçekten olumlu bir örnek olarak duruyor. Ahmet her dönemde kendi inandığı çizgide gittiği için her dönemde devlet tarafından mağdur edilmiş bir kişidir. Şimdi, geçmişte Taraf gazetesinin “Gazetecilikten tutuklanmadılar” diye manşete taşıdığı iki kişiden birisi Ahmet Şık’tı, diğeri Nedim Şener’di. Şimdi, Nedim Şener’in bugünkü pozisyonunu bilen biliyor. Şu anda Nedim Şener özgürlükçü, toplumcu, hak ve özgürlükleri, demokrasiyi gözeten bir gazeteci olmanın çok uzaklarında ve çok farklı bir yöne doğru seyrediyor. Biz, örneğin ben, o tarihte Ahmet ve Nedim’e alenen sahip çıkan gazetecilerden birisiydim. Bunu bir kader olarak taşımak diye bir yükümlülüğümüz yok. Şu anda kaderin garip bir cilvesi, Ahmet Altan’ın hakkını savunmak ve Nedim’in şu anda yaptığı işlerin yanlış olduğunu söylemek boynumuzun borcu olsun. Bunu söyleyeyim ve burada noktayı koyayım, çok da fazla uzatmanın gereği yok. 

Evet, sonuçta kim olduğuna bakmadan, kimin hakkının ihlâl edildiğini, başkasının hakkını kimin ihlâl ettiğini görerek pozisyon almakta her zaman yarar var. Bu iş takım tutmak vs. değil. Hak ve özgürlük savunuculuğu çok zor bir iş; özellikle de kendinden olmayan, hatta hiç sevmediğiniz, haz etmediğiniz insanların da hakkını, hukukunu savunabilmek gibi çok önemli bir kriter var. Buna ne kadar uyabiliyoruz, ne kadar becerebiliyoruz? Bu hepimiz için ayrı ayrı tartışma konusudur. Şimdi bunu söyledikten sonra birtakım Fetullahçılar bana kendilerinin haklarını hukuklarını gözetmediğimi söyleyeceklerdir; hiç de öyle bir şey yok. Bugün Türkiye’de yüzlerce, binlerce, altını çiziyorum: “gariban” Fethullah Gülen takipçisi çile çekerken, onlar KHK ile işten atılırken, saçma sapan gerekçelerle tutuklanıp ceza alırken onların haklarını savunmak tabii ki boynumuzun borcu. Ama bunu yaparken de onların üzerinden yurtdışında sefa süren, başlarına hiçbir şey gelmeyen, nasıl olduysa darbenin öncesinde ve hemen sonrasında tası tarağı toplayıp kapağı Avrupa, Amerika ya da Avustralya’da atan insanların da topluma karşı işlediği suçlardan cezalandırılması için sonuna kadar takipçisi olmak gerekiyor. Onların –devletle beraber– neden olduğu o mağduriyetlerde Fethullahçıların önde gelenlerinin de çok ciddi bir payı olduğunun altını çizmek gerekiyor. 

Evet, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğerleri gazeteci oldukları için, hükümeti ve Erdoğan’ı eleştirdikleri için çile çektiler, özgürlüklerinden mahrum edildiler. Onun için tahliyeleri kesinlikle iyi ve sevindirici bir şeydir. Ama bundan sonra yapacakları gazetecilik –eğer yapacaklarsa– yazıp çizmelerinde ne yapacakları ne edecekleri tamamen onları bağlayan bir şeydir. Bu işi benden olan ve olmayan şeklinde yapmamak gerekir.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar