Transatlantik: ABD Kongresi’nden Türkiye’ye yaptırımlar, Libya’da neler oluyor? Gelecek Partisi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi günler, “Transatlantik” ile karşınızdayız.   Bu hafta Ömer Taşpınar yok. Sadece Gönül Tol ile yapacağız. Gönül merhaba, evet, Ömer’in okulunda sınavları var galiba — hoca sınavı olarak. Öncelikle şu Amerikan Senatosu’ndan da geçen en son karar diyelim; aslında karar değil, onlar bir bütçeyi oyluyorlar ve bunun içerisinde de Türkiye’ye yönelik yaptırımlar bayağı bir kayda geçmiş oldu. Tam olarak şu anda ne oldu? Bundan sonra ne olabilir? Daha doğrusu Trump’ın bunu bir şekilde onaylaması gerekiyor herhalde. Ne olabilir? Ne bekliyorsun?

Gönül Tol: Şimdi, geçen hafta bu Temsilciler Meclisi’nden geçmişti zannediyorum; şimdi bu hafta da Senato’dan geçti –zannediyorum ki 86’ya 4 ya da 6, tam emin değilim– ama büyük bir çoğunlukla Senato’dan geçti. Bu yasa tasarısı, Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası denen bir yasa var, bu her yıl güncellenen bir yasa, onun bir parçası olarak geçti; yani başlı başına tek başına Türkiye’ye bir yaptırım yasası olarak değil de, bu ulusal savunma yetkilendirme yasasının bir parçası olarak, o paketin bir parçası olarak geçti. Şimdi bu yasa her yıl Amerika’nın dış politika ve savunma bütçesini düzenleyen bir yasa. Muhtemelen o Kongre’dekilerin ve siyaset yapıcıların bunu içine almasının sebeplerinden bir tanesi, Trump’ın imzalamasını sağlamak.  

Şimdi ne oldu? Bu geçen yasa tasarısıyla ne oldu? Deniyor ki: Bundan sonra Türkiye’nin F-35 alımını yasaklıyor.  İkincisi de, S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye uygulanacak CAATSA yaptırımlarının Trump tarafından yürürlüğe sokulması isteniyor. Yani bunun birkaç ayağı daha var Türkiye’yi ilgilendiren; yoksa çok geniş bir paket: Amerikan ordusunda çalışan insanların maaşından tutun izin günlerine kadar, bunları düzenleyen çok geniş bir paket. Türkiye’yi ilgilendiren kısmında Kıbrıs’a 1987’den itibaren uygulanan bir Amerikan silah ambargosu vardı. Bunun koşullu olarak kaldırılması var — bu da Türkiye’yi ilgilendiriyor.  Türkiye’yi asıl ilgilendiren kısmı da biliyorsun Türk Akımı ve Kuzey Akım 2 projeleri var ve bunların 2020 yılında yürürlüğe girmesi bekleniyor. Neydi bunlar? Türk Akımı Rus doğalgazını Karadeniz üzerinden Avrupa’ya taşıyor; Kuzey Akım 2 de Rus doğalgazını Baltık Denizi üzerinden Almanya’ya taşıyor. Şimdi bu yaptırım yasa tasarısında bu iki boru hattının Avrupa’yı Rus enerjisine bağımlı kılacağından bahsediliyor ve deniyor ki: “Amerika her ne pahasına olursa olsun bunun önüne geçmek zorunda; Avrupa’nın enerji bağımsızlığına katkıda bulunmak zorunda.” O nedenle bu iki proje kapsamında oraya boru döşeyen gemilere ve bu gemilerle bağlantısı olan yabancı uyruklu kişilere yaptırım öngörülüyor. Şimdi, zannediyorum 8 Ocak’ta Putin Türk Akımı’nın açılışı için Türkiye’ye ziyarete gelecek; bu Türkiye’yi etkileyecek bir şey. Buradan nereye gidilecek? Bundan sonraki adım ne? Bunu da söylemeliyim. Bu yaptırımların 5 yıl olması öngörülüyor ve Trump’ın bunu kaldırma yetkisi var. Şimdi Trump’ın imzası nasıl olacak? Fakat Trump geçen hafta attığı bir tweet’te şunu söylemişti — dediğim gibi bu çok büyük bir paket olduğu için ve çok önemli müzakerelerin sonunda varıldı ve müzakereler sürdü; Beyaz Saray ağırlığını koydu ve Trump geçen hafta attığı tweet‘te dedi ki: “İstediğimiz her şey bu yasa tasarısının içerisinde var; o yüzden Senato’dan geçer geçmez ben bunu imzalayacağım” dedi ve dolayısıyla Trump bunu imzalayacak. 

Peki Türkiye için ne anlama geliyor? Tasarının diline baktığımızda, daha önce mesela CAATSA yaptırımlarında olduğu gibi bir takvim öngörmüyor. Bir takvim öngörmediği için de Trump Türkiye’ye olan yaptırımları görmezden gelmeye devam edebilir ve şu anda bulunduğumuz nokta bu. Tabii farklı yaptırım tasarıları da var, onları da konuşuruz. Fakat bu ulusal savunma yetkilendirme yasası çerçevesinde imzalanan yaptırımların akıbeti bundan ibaret görülüyor şimdilik; yani Trump’ın uygulayıp uygulamamasına bağlı.

Peki burada, sonuç olarak yine Türkiye bir anlamda Trump’ın insafına kalmış durumda, öyle değil mi?

Evet öyle, dediğim gibi bu tür tasarılarda dil çok önemli; yani kullanılan dili çok iyi okumak gerekiyor — bir takvim öngörülmediğinde mesela. Bir yasa tasarısı veto edemeyeceği bir çoğunlukta geçebilir mesela. Fakat kullanılan dil biraz muğlak ise bunu görmezden gelebilir, ya da uygulamasını hep ileri bir tarihe itebilir. Bu yasa tasarısına baktığımda benim gördüğüm şey, böyle bir takvimi olmaması; ama takvimi olmadığı için de Trump bunu görmezden gelebilir.

Ama buradan şunu da çıkartabiliriz tabii: Şu anda bunun bir alt zemini yok, ama Trump mesela kafası kızarsa pekâlâ bunları ânında hayata da geçirtebilir. O da Türkiye’nin aleyhine çok ciddi sonuçlar doğurur. Böyle bir ihtimal hep var.

Evet, Trump ile Erdoğan arasındaki şahsî ilişkinin riski de bu zaten. Trump’ın kafası attığında elinde nükleer bir bomba var; yani sadece Türkiye ile ilişkileri yerle bir edecek değil, aynı zamanda Türk ekonomisini ve Türkiye’nin savunma alanındaki önceliklerini çok zarara uğratacak kozlar var elinde Trump’ın.

Peki, Libya’ya geçecek olursak, Libya’da Türkiye ile Rusya arasında sanki bir anlayış var, ya da anlayış oluşturulmak isteniyor gibi. O aslında sadece Doğu Akdeniz’in doğal kaynakları ya da doğalgazı meselesinin ötesinde, Libya’nın içerisinde süren iktidar müdahalesine müdahil olma boyutu var. Türkiye’nin oraya askerî yardım yollaması, hatta paralı asker yollanması gibi iddialar dile getiriliyor. Karışık bir yere, kaotik bir yere Türkiye bir şekilde müdahil olmak üzere ve CHP’nin de buna karşı çıktığını gördük; ama mesela Saadet Partisi destekliyor, muhalefet olmasına rağmen. Burada tabii Amerika Birleşik Devletleri gözükmüyor ya da ben mi görmüyorum?  ABD mesela Libya konusunda kayıtsız mı? Bunu tamamen diğer yerlere bırakmış durumda mı? Libya’da tam olarak ne oluyor?

Şimdi ben Türkiye’nin Libya’da yaptığı şeyi Rusya’nın Suriye’de yaptığı şeye benzetiyorum bir parça. Türkiye onu yapmaya çalışıyor. Rusya Suriye’de ne yapmıştı? 2015’ten itibaren birebir kendisi askerî bakımdan angaje olarak oradaki çatışmaya, hem Suriye’nin geleceğinde başat aktör haline gelmişti –hem askerî ve diplomatik anlamda–,  hem de Suriye içerisinde oynadığı bu önemli rolü kendisi için diğer dış politika alanlarında bir koz olarak kullanmıştı. Yani mesela Ukrayna konusunda, Kırım meselesinde, Batı’nın baskısına karşı Suriye kozunu kullanmıştı. Bölgedeki nüfuzunu artırmak için Suriye’de oynadığı bu önemli rolü kullanmıştı; ama ne kadar başarılı oldu olamadı o başka bir tartışmanın konusu; fakat Rusya bunu yapmıştı Suriye’de. Hem o askerî varlıkla Suriye çatışmasını yönlendirmişti, hem de başka alanlarda onu koz olarak kullanmıştı. Şimdi Türkiye de Libya’da bunu yapmaya çalışıyor bence.  Zaten Erdoğan ne demişti? “Eğer Libya’ya müdahale edilmezse Suriye’ye dönüşebilir” demişti. Bence Erdoğan Libya’da şunu yapmaya çalışıyor: Mümkün olduğunca oradaki askerî varlığımızı güçlendirelim — ki zaten Türkiye oraya askerî olarak angaje olmuş durumda; yani zaten BM silah ambargosunu delerek Trablus hükümetine ve bazı gruplara zaten askerî yardım yapıyor. Fakat bir de oraya asker göndermesi tabii bunu farklı bir boyuta taşımak anlamına geliyor. Şimdi bunu yaparak bence şunu ümit ediyor Türkiye: Hem orada askerî olarak angajmanımızı artıralım, böylece masada da söz sahibi oluruz; Libya çatışmasının geleceğinde de söz sahibi oluruz.

İkincisi de, Libya’ da elde ettiğimiz üstünlüğü, bizim için diğer önemli dış politika konularında koz olarak kullanırız. İşte bu durumda mesela Doğu Akdeniz meselesinde bunu kullanmayı ümit ediyor. Şimdi Türkiye bunu yapabilir mi? Yani Rusya’nın yaptığı şeyi yapabilir mi? Onu düşünmek gerekiyor, çünkü birincisi şunu söylemem gerekiyor: Suriye’de –siz ahlakî ve meşru olarak kabul edin ya da etmeyin– Esad rejimi Suriye’de bütün dünyanın meşru olarak tanıdığı hükümetin başında. Dolayısıyla Beşar Esad Rusya’ya gel dediğinde aslında hukukî olarak Rusya’nın oradaki varlığı çok da sorgulanamaz bir noktaya geliyor; fakat Türkiye bunu yaptığında, her ne kadar BM tarafından tanınan Trablus hükümetinin uluslararası bir meşruiyeti varmış gibi gözükse de, aslında onun statüsü Esad’ın statüsünden farklı. Neden? Çünkü Trablus hükümetini kuran yasa aslında tam olarak yürürlüğe girmedi ve uluslararası anlamda tanınmıyor. Çünkü bir de Tobruk’ta, biliyorsun, bir Temsilciler Meclisi var; mesela siz bir anlaşma imzaladınız –Türkiye’nin yaptığı gibi Trablus’ta–; eğer Temsilciler Meclisi bunu gayrimeşru ilan ederse o anlaşmanın hiçbir hükmü olmayacak.  O yüzden Rusya’nın Suriye’de yaptığı şeyi Türkiye eğer Libya’ da yaparsa, oraya asker gönderirse, bu bütün dünyayı karşısına alması anlamına gelecek. İkicisi de, Trablus hükümetinin davetine bağlı Türkiye’nin oraya asker yollaması. Trablus hükümeti davet eder mi? Onu da düşünmek lazım. Çünkü sadece oraya Türkiye yardımcı olmuyor; her kadar en önemli askerî yardımı Türkiye yapsa da, mesela İngiltere var, İtalya var. Trablus hükümeti dolayısıyla böyle bir adımı atarken Türkiye’nin çok problemli olan ilişkileri olan Batı ülkelerinin ne tepki vereceğini de göz önünde bulundurmak zorunda. Esad için böyle bir durum söz konusu değildi; o yüzden Türkiye kendisini çok sorunlu bir başka coğrafyaya kendisini askerî olarak bu şekilde enjekte ederek çok riskli bir adım atıyor bence ve karşılığında ne alacağını da düşünmek lazım. Yani Türkiye’nin bütün bu planları Libya savaşının ne yöne evrileceğine bağlı. Dediğim gibi anlaşmalar imzalıyor, askerî yardım yapıyor, ama mesela Temsilciler Meclisi’yle bir şekilde aynı çizgide buluşulamazsa bunların hiçbir anlamı olmayacak; ya da Doğu Akdeniz’de bir şeyler umuyor Libya’ da, ama ne olacak bilmiyoruz. Üstelik Suriye’dekinin tersine — Suriye tamam, burada sınırımızda, oradaki kültürel etkileşim var — Kürtlerle, Araplarla bir tarihi şey var; yani Suriye angajmanını bir parça rasyonel bir şeye sokabilirsiniz, ama Libya öyle değil. Libya’ da Türkiye’nin çıkarlarını nedir? Ekonomik çıkarları var orada. Orada çatışma başlamadan evvel inşaat şirketlerinin çok önemli yatırımları vardı ve Türkiye bunları geri almaya çalışıyor — bu önemli. Enerji kaynakları var ve bazı bölgelerde petrol arama çalışmaları yapmak istiyor Türkiye. Bütün bunlar Türkiye’nin çıkarları olabilir, fakat hâlâ sıcak bir çatışmanın olduğu ve çatışmanın tam olarak nereye gideceğinin belli olmadığı bir noktada, bu kadar ciddi bir askerî anlaşma riskli gibi görünüyor. 

Gönül, son olarak Davutoğlu konuşalım, Gelecek Partisi’ni konuşalım.  Davutoğlu uzun bir süre Türkiye’nin dış politikasını belirleyen kişi oldu, şimdi de partisini kurdu. Cuma günü yaptığı konuşma var, Parti’nin programı var, Parti’nin kurucuları var. Daha önce konuşmuştuk zaten birkaç kere bu konuyu; ama şimdi olay artık ortaya çıktı. Parti, adı, logosu, her şeyiyle çıktı. Ali Babacan’ın partisi de sırada. Şu haliyle Davutoğlu’nun partisi hakkında ne düşünüyorsun?  

Bence Türkiye’nin en önemli meselesi insan hakları ve demokrasi alanında yaşanan sıkıntılar. Yani pek çok insan diyor ki demokrasi değildir, mesele sokaktaki insanın evine ekmek götürmesidir. Fakat ben onun da demokrasi ve insan hakları alanında yaşanan erozyonla birebir alâkası olduğunu düşündüğüm için, bunun çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.  Ve bu konuda Davutoğlu ve programı bana yeterince inandırıcı gelmiyor. Çünkü her şeyden önce bir lider partisi olarak ortaya çıkıyor ve bu başlı başına bir sorun aslında. Çünkü bugün Türkiye’yi insan hakları ve demokrasi alanında sıkıntıya sokan en önemli mesele, Türkiye’nin tek adam rejimine dönüşmüş olması. Dolayısıyla bir lider etrafındaki oluşumu ben çok sıkıntılı görüyorum. Ama ilginç bir şekilde, mesela Fatih Altaylı ve Ali Babacan’ın yaptığı söyleşiyi hatırlayalım, dedi ki Fatih Altaylı: “Ben,” dedi, “Ali Babacan’a baktığımda, böyle karizmatik, yumruğunu masaya vuran, ben böyle olmasını istiyorum diyen bir lider görmüyorum” dedi.  Şimdi tam da sorun o: Öyle bir lidere ihtiyacı yok bence Türkiye’nin. O anlamda Ali Babacan gibi bir kadro hareketi olarak ortaya çıkan ve “ben” yerine “biz” diyen, hiçbir soruya “Bunu arkadaşlarımla konuşmadan bu soruyu yanıtlayamam” diyen bir oluşum daha inandırıcı geliyor bu anlamda. Davutoğlu’nun partisi bir lider hareketi olarak ortaya çıktığı için bence bu konuda baştan çok büyük bir yanlış yapılıyor. 

İkincisi, bir lider hareketi olarak ortaya çıktığı için liderinin karakteristiği çok önemli hale geliyor. Yani nedir o? Gerçekten demokrasiyi içselleştirmiş mi? Çok kısa bir zaman öncesine kadar AK Parti’nin içindeydi ve ülkenin bu noktaya gelmesinde çok büyük bir pay sahibiydi. Bu konuda hiçbir özeleştiri yapmaması bir tarafa; sırf bu gerçek bile, bu kadar kısa zaman öncesine kadar bunun bir parçası olmuş olması gerçeği bile sorunlu. Fakat bu gerçeği göz ardı edebilirdiniz. Ne zaman ederdiniz? Hakikaten bu insan demokrasiyi içselleştirebilir –çünkü tecrübe denen bir şey var–, geçmişte sorunlar olabilir, hatalar olabilir, bunlardan bir şeyler öğrenmiş olabilir ve bunun sonucunda demokrasiyi içselleştirmiş olabilir ve pozitif bir katkı sağlayabilir. Ben Davutoğlu’na baktığımda bunu görmüyorum. Yani mesela diyor ki, “Dışişlerinin yapım sürecinde toplumun farklı kesimlerini de bu sürece dahil etmek istiyoruz” diyor. Halbuki kendi Dışişleri Bakanı iken ona yakın çalışan diplomatlara sorduğumuzda, “Kesinlikle bir istişare süreci yoktu” diyorlar, “Bütün kararlar Davutoğlu tarafından alınıyordu. Dışişleri Bakanlığı neredeyse bir sekreteryaya indirgenmişti” deniyor ve yine karşıt fikirlere, eleştirel fikirlere Davutoğlu’nun tahammülsüzlüğüne dair bir sürü örnek var ve şimdi bugün gelinen noktada, eğer siz bu mirası reddedip şunu demek istiyorsanız topluma: “Evet, ben bu hataları yaptım, ama AK Parti bana şunu öğretti; hakikaten ideolojik davranmamak gerekiyor, istişare önemli ve ben bundan demokratik bazı şeyler öğrendim, demokrasiyi içselleştirdim” demek istiyorsanız, bir lider hareketi olarak ortaya çıkmamalısınız, etrafınızda takımınız olmalı, bütün kararlar birlikte alınmalı. O yüzden çıkış itibariyle bu bana problemli geliyor. 

İkinci mesele de tabii Kürt meselesi. Her şeye rağmen, bütün problemlere rağmen Kürt meselesinin hâlâ Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu düşünüyorum ve hiçbir partinin bu konuda gerçek ve somut çözümler üretmeden, bu sorunun varlığını amasız fakatsız kabul etmeden demokrasiye katkıda bulunabileceğini düşünmüyorum. Davutoğlu’nun ise ne kendi konuşmasında ne de parti programında bu konuyu ciddi anlamda ele almadığını görüyorum.  Üçüncü konu da daha evvel senin işaret ettiğin ve benim çok katıldığım bir şey; o da devlet aklına referans vermesi. Yani Türkiye’deki muhalefet olsun hükümet olsun bütün aktörlerin demokratikleşmeye ciddi anlamda katkı verememesinin ben temel sebebinin o devletçi anlayış olduğunu düşünüyorum. Toplum yerine devleti ön plana çıkarma anlayışı ve bu anlayıştan vazgeçmediğiniz sürece toplumda o demokratik kültürün tohumlarını atamazsınız; oysa Ahmet Davutoğlu hâlâ devlet aklına vurgu yapıyor ve bunlar bana çok problemli geliyor. Buna karşın mesela Mustafa Yeneroğlu’nun söyledikleri, meselenin ideolojik boyutu bir tarafa, Yeneroğlu’nun söyledikleri, hem de İslamcılık eleştirisi… son derece sağlam bir eleştiri yaptı. Yani nasıl İslamcılığın dünyayı okuyamadığını, Batı’yla sorunlu ilişkisini… Bana çok cesur geldi Mustafa Yeneroğlu’nun söyledikleri ve dedi ki: “Ben bu suçun bir parçasıydım ve üzgünüm sesimi yükseltmediğim için” demesi bu dakikadan itibaren benim gözümde artırıyor krebilitesini. Benim gibi insanların ne düşündüğü çok önemli olmayabilir seçim anlamında; ama Davutoğlu AK Parti’nin tabanından destek alabilir — özellikle AK Parti tabanı Erdoğan’ın artık çözüm olmadığını anlarsa. Ama geniş bir kitle partisi olmak istiyorsa, benim gibi insanların da demokratikleşme ve insan hakları konusunda kaygılarına inandırıcı bir şekilde yanıt vermesi gerekiyor ve bunu yapamıyor bence Davutoğlu’nun partisi.

Burada noktayı koyalım. Herhalde Ocak ayının ilk haftasında da Babacan’ın partisi kurulmuş olur diye bekliyoruz. İşler renkleniyor, ama Türkiye hep aynı kalıyor. Böyle bir halimiz de var bizim maalesef. Çok teşekkürler, Ömer’e de selam söyle.  İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Bu hafta “Transatlantik” böyleydi, haftaya buluşmak üzere. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus