Tüm yönleriyle Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bugün İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyeleri ile ilgili iki önemli olay oldu. Birincisi, Ekrem İmamoğlu altıncı ayın değerlendirmesini yaptı. Ankara’da da Büyükşehir Belediyesi’nden CHP’li birtakım meclis üyelerinin kendisinden para istediğini söyleyen Sinan Aygün bugün basına bir açıklama yaptı. En çok konuşulan tabii ki Mansur Yavaş ve Ankara Büyükşehir Belediyesi. Çünkü iktidarın medya ağı ve buna ek olarak sosyal medya uzantıları ve troller yoğun bir şekilde Sinan Aygün’ün dediklerinden hareketle Mansur Yavaş’ı itibarsızlaştırma yolunda bayağı bir çaba sarf ediyorlar. Ama anladığım kadarıyla buradan bir şey çıkması mümkün değil. Çünkü her şey bir yana, bir yanda Mansur Yavaş var, bir yanda Sinan Aygün var. İki ismi yan yana koyduğunuz zaman, siyasî olarak hangi safta olurlar olsunlar, kimin kime güveneceğini ve kimden uzak duracağını herhalde takdir ederiz. Dolayısıyla burada suçlamayı ya da iddiayı dile getiren kişinin kimliğinin, zaten baştan Mansur Yavaş’ı çok fazla zorlamayacağı anlaşılıyor. Tabii burada ilginç olan nokta, Aygün’ün zamanında CHP’den milletvekili yapılmış olması. Olmuş olması demiyorum, yapılmış olması. Bu o tarihte de bir ilginç bir olaydı. Anladığım kadarıyla hâlâ CHP’ye üyeymiş; ama açıkçası onun adının CHP ile anılmasının CHP’nin çok hayrına bir şey olduğunu o zaman da sanmıyordum, bugün de zaten iyice anlaşıldı. Ama bu vesileyle iki belediye başkanı hakkında şu âna kadar yaşananlardan hareketle birtakım gözlemlerimi, düşüncelerimi belirtmek istiyorum. 

İmamoğlu’nun seçilmesinin üzerinden altı ay geçti, ikinci kez seçilmesi oluyor tabii ki. Mansur Yavaş daha fazla. Ve şu âna kadar baktığımız zaman nasıl bir bilanço var? Tabii CHP’nin başka yerlerde de belediye başkanları var büyükşehirlerde — İzmir’de, Adana’da, Antalya’da, Mersin’de özellikle. Ama esas olarak konuşulan, dikkat çeken iki isim tabii ki hiç kuşkusuz İmamoğlu ve Yavaş. Baktığımız zaman, –öncelikle kendi düşüncemi söyleyeyim; birçok kişinin de benzer görüşler dile getirdiklerinin farkındayım– İmamoğlu’nun seçim döneminde gösterdiği performans ve özellikle tabii ikinci kez seçilmesi ile beraber, bir de Mansur Yavaş’a baktığımız zaman İmamoğlu çok çok daha fazla öne çıkmıştı. Mansur Yavaş daha mütevazı bir kampanya yürüttü. Çok fazla sembolik çıkışlar yapmadı. Kendisini bir ara çok alâkasız bir şekilde suçlamaya kalktılar. Orada da tabii ki bir şey tutmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da o olayın içerisine girmişti. Bir para-pul alacak-verecek meselesinden hareketle Mansur Yavaş’ın önünü tıkamaya çalışmıştı. Olmadı. Yani birisi çok fazla öne çıktı; İmamoğlu. Diğeri ise daha köşesinde seçimini kazandı diyelim. Ama geçen süre içerisinde baktığımız zaman, Mansur Yavaş’ın çok prim yaptığını, çok… –nasıl söyleyeyim?– en son yapılan bu suçlamaları saymazsak –ki onların da çok anlamı olmadığı kanısındayım; ama yine de onu bir kenara koyarsak– Mansur Yavaş hakkında şu âna kadar gördüğüm kadarıyla hep genellikle olumlu değerlendirmeler oldu. Ve şu dendi: “Yavaş belediye başkanlığı yapıyor, iyi yapıyor, işini yapıyor”. Ekrem İmamoğlu için birebir bu tür şeyler pek söylenmedi; çünkü Ekrem İmamoğlu olayında başka bir durum söz konusu. O, aynı zamanda 31 Mart ve 23 Haziran’da gösterdiği performansla birlikte Erdoğan’ın karşısındaki muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıktı. Hep böyle bir misyon yüklendi kendisine. Dolayısıyla da Ekrem İmamoğlu’nun çıtası hep yüksekte oldu. Mansur Yavaş’a bir belediye başkanlığı çıtası yüklendi, çizildi ve Mansur Yavaş o çıtayı aşıyor. Kaldı ki kendisinin şu âna kadar yaptıklarıyla –zaten daha önce belediye başkanlığı deneyimi de var–, bu konuyu çok ciddiye aldığını biliyoruz. Şu âna kadar belediye başkanı olarak yaptıkları genellikle hep kendisine artı olarak yazılıyor. Bir de şunu unutmamak lâzım: 25 yıllık bir Melih Gökçek mirası üzerinden bir belediye başkanlığı yapıyor. Onun için aslında işinin çok çok zor olduğunu kabul etmemiz lâzım. Neden? Çünkü 25 yılda oluşmuş bir gelenek görenek, iş yapma biçimi, yapılmış işler, edinilmiş borçlar vs., kötü anlamda büyük bir mirasın üzerinden bir belediye başkanlığı yapmak istiyor. O kötü miras aslında bir yerde onun lehine oluyor. Çünkü birazcık farklı, biraz halka yönelik, toplumu işin içerisine katmaya yönelik olarak belediyecilik yaptığı andan itibaren farkını gösterme imkânı buluyor. Yani Gökçek’li 25 yıl –tam 25 yıl değil galiba; çünkü arada onu istifaya Erdoğan zorladıktan sonra bir Gökçek’siz zaman var; kaç ay olduğunu bilmiyorum, belki yıldır–, diyelim 25 yılı, Mansur Yavaş için hem bir artı hem de eksiydi. O bunun genellikle artılarını kullanıyor. O anlamda da performansının başarılı olduğu kanısındayım. 

İmamoğlu olayında, belediye başkanı olarak yaptıklarından ve yapmak istediklerinden ziyade siyasî olarak yapıp ettikleri daha fazla dikkat çekiyor. Ona yüklenen potansiyel cumhurbaşkanı adayı ve tabii ki potansiyel cumhurbaşkanlığı misyonunu çok da fazla reddetmiyor. Böyle de bir mesele var. Bu zor bir iş aslında. Hem İstanbul gibi bir yeri 25 yıl sonra bir gelenekten alıp yepyeni bir belediye başkanlığı yapma iddianız var –ki bu başlı başına çok çetrefil bir iş ve görüyoruz da zaten–, bir diğer yandan da Erdoğan’ın 17 yıllık iktidarına meydan okuyacak en önde gelen isim olma iddiası var. İkisini beraber yürütmek gibi bir zorluk var. Bu bir yanıyla zor, ama bir yanıyla da aslında kolay. Çünkü Erdoğan’ın da İstanbul belediye başkanlığından bir kariyer inşa ettiğini hatırladığımızda, pekâlâ Ekrem İmamoğlu belediye başkanlığında gösterdiği performansla kaçınılmaz bir şekilde muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olabilir. İşte oradaki o dengeyi ne derece kurup kuramadığı meselesi en çok tartışılan konu. Cumhurbaşkanlığı meselesi, muhalefetin lideri ya da tüm muhalefetin ortaklaşacağı isim olma meselesi, onun belediye başkanlığı faaliyetlerini engelliyor mu, zedeliyor mu tartışması var. Ve İmamoğlu ile ilgili yapılan değerlendirmelerin hemen hemen hepsinde, dikkat ederseniz olay dönüp dolaşıp cumhurbaşkanlığı meselesine geliyor. Kimisi olumlu anlamda kimisi olumsuz anlamda bunu söylüyor. Bunu özellikle not etmek lâzım. 

Peki şu âna kadar belediye başkanı olarak Ekrem İmamoğlu ne yaptı? Bugün altı ayının değerlendirmesini yaptı. Onu takip eden arkadaşımız Fırat Fıstık’la uzun uzun değerlendirdik anlattıklarını. Büyük ölçüde Kanal İstanbul’a yer vermiş. Bu aslında önümüzdeki döneme damga vuracak bir husus. Zaten Erdoğan da her vesileyle Kanal İstanbul’u tüm Türkiye’nin ve dünyanın gözüne gözüne sokuyor. Erdoğan buradan, Kanal İstanbul’dan yeni bir kutuplaşma çıkartmak istiyor. Bir taraftan Kanal İstanbul’u çok istiyor; çünkü burada şimdiden oluşmuş olan rant ağları vs., şu var bu var. Bir diğer taraftan Kanal İstanbul, baktığınız zaman, karşı çıksanız da destekleseniz de gerçekten büyük bir proje. Kişisel olarak bana sorarsanız, hayatının önemli bir bölümünü, 50 yıldan fazlasını İstanbul’da geçirmiş birisi olarak, benim açıkçası hiç heyecanlandığım bir proje falan değil. Gerekli olduğu sanmıyorum. Gereksiz olduğu ve hatta o konuda dile getirilen birtakım çevresel vs. ama aynı zamanda Montrö ile ilgili olarak stratejik itirazların da çok önemli olduğu kanısındayım. Ama işin esas boyutu, bence AKP iktidarının en temel izleği olan rant yaratma meselesi olduğunu düşündüğüm için de özel olarak o nedenle beni heyecanlandırmayan ve istemediğim bir proje. Ama bu benim isteyip istememem meselesi değil. Erdoğan bunu istiyor. Hem bu projeyi gerçekleştirmek için istiyor, hem de aslında anladığım kadarıyla buradan yeni bir siyasî maraza çıkartmak için istiyor. Bu Kanal İstanbul meselesi pekâlâ bir tuzak olabilir, Ekrem İmamoğlu için özellikle. Ama tuzak olabildiği gibi aynı zamanda çok büyük fırsat da olabilir. Erdoğan’la cumhurbaşkanlığı seçiminde yapacağı hesaplaşmayı Kanal İstanbul sürecinde aslında bir tür sınamış da olabilir. Ama burada hep o ince noktaya gelip, takılıp kalıyoruz. Bu tartışmaların bir polemik üzerinden mi yoksa başka bir zemin üzerinden mi gittiği, gideceği meselesi önemli olacak. Dolayısıyla İmamoğlu konusunda Kanal İstanbul meselesi çok ciddi bir şekilde belirleyici olacağa benziyor. 

Burada tabii özel olarak şunu vurgulamak lâzım. Bu alana İmamoğlu’nu ve muhalefeti, tüm muhalefeti çekmek isteyen Erdoğan. Dolayısıyla Erdoğan’ın istediği bir karşılaşma ve çatışmaya giriyor İmamoğlu. Erdoğan’ın bunu çok istiyor olmasına tabii ki bir mim koyması lâzım. Ama şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Erdoğan’ın her istediği çatışmada kazanmasının baştan garanti olmadığını en son yenilenen İstanbul seçimlerinde de gördük. Kanal İstanbul ısrarı Erdoğan için hem ekonomik anlamda bir rant yaratma vs. ve İstanbul’da kalıcı bir iz bırakma anlamında bir iddia olabilir. Ve tabii ki burada, uzun zamandır yaşadığı siyasî çıkmazdan, siyasî krizden çıkmak için bunu kullanmak istiyor olabilir. Ama pekâlâ bu, elinde patlayan bir silah da olabilir. Elinde patlayıp patlamayacağını da belirleyecek olan bence esas olarak Ekrem İmamoğlu’nun göstereceği performans olacak. Bildiğim kadarıyla çarşamba günü bu konuyla ilgili daha kapsamlı birtakım açıklamalar yapacak. Ve Kanal İstanbul kavgası başlamış durumda. Şu anda baştan bu kavgaya girmesi yanlış olur ya da çok iyi olur demek için erken. Nasıl yürüyeceği bu çatışmanın… Tartışma diyemiyorum açıkçası, bu çatışma olacak. Çünkü Erdoğan’ın üslûbu bu. Erdoğan kimseyle hiçbir şey tartışmak derdinde olan bir siyasetçi değil. Dayatma derdinde olan birisi, dayatmak isteyen birisi. Şunu biliyoruz ki Ekrem İmamoğlu bu dayatmayı kabullenmiyor. 

Şöyle bir sorun var: Bir medya meselesi var. Biliyoruz ki medyanın ezici bir çoğunluğu, şu anda var olan medya kuruluşlarının ezici bir çoğunluğu hükümetin, Erdoğan’ın denetiminde. Dolayısıyla Mansur Yavaş’ın da, Ekrem İmamoğlu’nun da medya imkânları çok sınırlı. Ama buna karşılık belediye imkânları da çok geniş olduğu için aslında yeni teknolojileri kullanarak, sosyal medya imkânlarını da kullanarak, kendilerini daha iyi anlatabilirler. Bu konuda tahmin ettiklerinden daha fazla imkânları olduğu kanısındayım. Bunu ne derece hayata geçirebiliyorlar, bu konuda kuşkum var. Özellikle Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da yürüttüğü birtakım sosyal projeler var, uygulamalar var. Süt dağıtımı gibi, öğrencilere yönelik birtakım burs vermek, ulaşımda indirimi artırmak gibi hususlar var. Ama bunları bir şekilde duyuramıyor, aktaramıyor ya da yaygınlaştıramıyor. Halbuki bunlar öyle çok da zor şeyler değil. Bunları duyurabilmesi için, yaptıklarını anlatabilmesi için insanların sürekli o bilinen televizyon kanallarına çıkmaları ya da o bilinen gazetelerde haber olmaları gerekmiyor. Zaten o kanallar ve o gazeteler İmamoğlu’nu ve Mansur Yavaş’ı, Tunç Soyer’i ve diğerlerini sadece ve sadece saldırmak için konu ediniyorlar. Onu biliyoruz. Dolayısıyla bu konuda kendi alternatiflerini geliştirmeleri gerekir. Bir de tabii ki, var olan, az sayıda da olsa var olan ama etkileri giderek artan birtakım bağımsız girişimlerle daha fazla bir teşrik-i mesai içerisinde olmaları gerekir. Ama onun da dışında kendileri vatandaşın geliştirdiği –“vatandaş gazeteciliği” olarak tanımlanıyor biliyorsunuz–, o imkânları seferber edebilirler ve doğrudan vatandaşla ilişki kurmanın yollarını yeni teknolojilerle hayata geçirebilirler. 

23 Haziran’dan sonra Ekrem İmamoğlu’nun yakalamış olduğu çok büyük bir dalga vardı, heyecan vardı. Onun yarattığı çok büyük bir cazibe vardı. Aradan geçen altı ayda o cazibenin azaldığını ben şahsen görüyorum. Kendisi ne düşünüyor bilmiyorum. Ama bu doğaldır tabii ki. O seçim zamanı idi, şimdi başka bir şey var. Ama yine de bence orada bu altı ay içerisinde, özellikle İmamoğlu bahsinde, yani şöyle söyleyeyim: Mansur Yavaş’ta birtakım şeyler artarken –ilgi diyelim–, İmamoğlu’nda azalmasının nedenlerini kendilerinin sorgulaması gerekiyor. Burada gitmeyen birtakım şeyler olduğu kanısındayım. Özellikle halkla ilişkiler konusunda bir mesele var. Bir de şunu söyleyeyim: Polemiklere girmeden de bu konuların üzerinde kafa yormaları gerekir. Mansur Yavaş’ın olumlu örneği var; diğer CHP’li belediye başkanları da aslında şu âna kadar baktığımızda CHP’nin büyükşehir belediye başkanları hakkında iktidarın yöneticileri, onların medya kuruluşları, onların trolleri fellik fellik açık arıyorlar. Onlara yüklenmek için, onların üzerine gitmek için bahane arıyorlar, ama kolay kolay bulamıyorlar. Bu anlamda baktığımızda 31 Mart’tan bu yana CHP’nin özellikle büyükşehirlerde kazanılan belediyelerinin performansının beklenenden iyi olduğunu kabul etmek lâzım. Buna Ekrem İmamoğlu da dahil, Mansur Yavaş haydi haydi dahil, diğerleri de dahil. 

Tabii bu arada şunu da unutmamak lazım: Özellikle iktidarın Güneydoğu’daki kayyum atamaları, oradaki belediye başkanlarını tutuklaması, haklarında soruşturmalar açması, tutuklamaları vs. meselesini Türkiye’de yerel yönetimleri tartışırken asla ıskalamamak lâzım. Keşke Diyarbakır’ın, Mardin’in, Van’ın seçilmiş belediye başkanları da görevlerinin başında olsalardı ve keşke onlarla ilgili de ayrı bir değerlendirme yayını yapma imkânım olsaydı. Şahsen bunun benim açımdan büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Hayalimde şu vardı: Belli bir süre sonra buralara gidip belediye başkanlarıyla makamlarında ve halkın arasında konuşup oralardan doğrudan gözlemlerle Van’ı, Diyarbakır’ı, Mardin’i, buraları anlatmak vardı. Ama devlet, devleti yönetenler, sudan sebeplerle bu kişileri görevden alarak bu hakkımızı, bu hayalimizi de gasp etmiş oldular. Ama şunu da biliyoruz ki bugün bir seçim daha olsa oraların hepsini yine o kişiler ya da kendileri olmasa bile onlarla benzer çizgide olan HDP’nin aday göstereceği kişiler alacak. Dolayısıyla bu içeri almalarla, mahkemelerle, yargılarla halledebilecekleri bir mesele değil.

Toparlıyorum. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a baktığımız zaman, birisinin başladığı yerden, 31 Mart’tan itibaren daha fazla ilgi gördüğünü; diğerinin ilgisinin azaldığını görüyoruz; ama bu ilginin azalması çok da ilgi görmediği anlamına gelmiyor. Çünkü 31 Mart ve hele 23 Haziran’dan sonra olağanüstü bir ilgiye ulaşmıştı Ekrem İmamoğlu. Artık bundan sonra yapacakları ile beraber o ilgiyi kontrol etmek ve tekrardan tırmanışa geçirmek pekâlâ kendisinin elinde. Ve bu noktada Kanal İstanbul olayı belirleyici olacak. Mansur Yavaş için de şu Sinan Aygün olayının kendisine zarar vereceğini sanmıyorum. Tabii ki rahatsız edici bir olay. Ama tam tersine onu… ne derler? “Meyve veren ağacı taşlarlar” deyişinden hareketle, bu yönünü güçlendirecektir. Tabii burada önemli olan, bu tür olaylarda Ankara gibi bir şehri yöneten, yönetmeye talip olmuş bir siyasetçinin kriz yönetme becerisi ile alâkalı bir şey. Eğer bu krizi iyi yönetirse –ki şu âna kadar iyi yönettiğini düşünüyorum–, Sinan Aygün üzerinden kendisine yöneltilmek istenen bu suçlamaları pekâlâ kendisinin lehine çevirme ihtimali hayli yüksek. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus